₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Fransa’da tarihsel inat: Sokağın diyalektiği

Fransa’da emekçilere ülke ekonomisi adına parmak sallayanların, bu ekonominin çalışanlara reva gördüğü hayat hakkında söyleyecek içi dolu tek bir sözü kalmadı. Yoksullaşmayı “ekonomik zorunluluk” diye savunup kârların aksamasını kıyamet alameti gibi pazarlayanların hipokrasisi, grevcilere yönelttikleri suçlamaların gürültüsü altında saklanamayacak kadar açıkta. Geçinemeyen insana sabrı buyururken sözümona “memleketin geleceğini” koruduklarını söylemeleri, çalışanların geleceksizliği pahasına sürdürülecek ayrıcalıklarına “memleket” adını vermelerinden kaynaklanıyor zaten.

Çalışandan gittikçe daha azla geçinmesini talep edenlerin, yatırımcının kazancına dokunulduğunda sıraladıkları felaket senaryolarını iktisat biliminin değişmez hükmü gibi dinlemeye gerek yok. Bütçe açığının faturasını emekçinin boğazına basarak ödetmeye hazırlanıp bu gaspı “ekonomik zorunluluk” adıyla sunarken, hakkını arayan insana cahil muamelesi çekilmesi pekâlâ zifiri bir sınıfsal tercihtir.

1936’nın fabrika işgallerini ve 1968’in genel grevini tarihten ayıklayıp Fransa’nın sosyal haklarını medeni bir yönetimin bahşettiği başarılar olarak kakalamak, mücadeleyle sökülüp alınmış olanı iktidarın cömertliğine bağlamaya bal gibi de hizmet eder. Bugün bu kazanımlarla övünüp grevciye “ekonomik sorumluluk” vaazı verenler, öğretmeye kalkıştıkları tarihin kendilerini yalanlamasına da katlanacak o halde. Ücretli izin hakkını kazandıran mücadeleleri cumhuriyetin hanesine yazıp haklarını savunan işçileri cumhuriyetin başında bela gibi göstermek, tarihsel cehaletle açıklanamayacak kadar hesaplı bir seçime dayanıyor.

Hukuktaki boşlukların koruduğu düzen

Grev hakkını anayasal güvenceye bağlayıp üretimin durmasına katlanamayan yönetimlerin, çalışanlardan hak ararken sermayenin gelirini de gözetmelerini istemeleri kadar aşağılayıcı bir hukuk yorumu bulmak hakeza güç. Grevin yarattığı ekonomik baskıyı kabul edilemez bulanların, işsiz kalma korkusuyla kabul edilmiş ağır şartları “sözleşme özgürlüğü” diye savunmaları, hukuki eşitlik örtüsünün altında korunan maddi zoru saklamaya yetmiyor, yetmeyecek. Çalışan, yaşayabilmek için önüne konulan şartlara razı geldiğinde bunu “özgür irade” belleyenler, örgütlenip şartları değiştirmeye giriştiğinde ekonomiye gayrimeşru müdahale edildiğini keşfetmiş bir de. Bak sen.

Devletin tarafsızlığına dair liberal mavalın ayakta tutulabilmesi için, hükümetlerin sermaye birikiminin sürmesine duyduğu bağımlılığın tartışmanın dışına çıkarılması gerekiyor bir kere. Özel yatırım kararlarının istihdam üzerindeki belirleyici gücünü koruyan ekonomik örgütlenme, sermayenin beklentilerini “kamu yararı” kılıfıyla sunabilmenin maddi zeminini çoktan hazırlamıştı bile.

Polis müdahalesine “kamu düzeni” kisvesinde meşruiyet arayanlar da üretim yeniden başladığında kimin kazancının güvenceye alındığını çok iyi bildikleri hâlde, bu hesabın açıkça yapılmasına tabii ki yanaşmıyor. Geçim koşulları üzerinde söz isteyen insanı siyasal muhatap kabul etmeyip dağıtılması gereken bir kalabalık olarak karşılayınca, itiraz edenlerin copla susturulması da ‘toplumsal barış’ diye sunuldu çoktan. Ne var ki emekçileri sokağa döken sefaletin sürmesinde huzuru bozacak bir taraf göremeyenlerin barıştan anladığı, çalışanların kendi kayıplarına sükûnetle razı gelmeleri değilse nedir?

Tarihin sonuna erken sevinenler

Üretimin ortak emeğe dayandığı bir toplumda, üretimin yönüne ve ortaya çıkan zenginliğin kullanımına dar bir mülkiyet çevresinin karar vermesini doğal kabul edenlerin demokrasi tarifine, üreticilerin yönetme iradesi de sığmadı. Çalışanların kendi hayatlarını belirleyen kararları bizzat alma iddiası, liberal demokrasiyi insanlığın son siyasal ufku ilan edenleri bugün de huzursuz etmeye yetiyor.

Paris Komünü’nün açtığı iktidar tartışmasının bugüne uzanan ağırlığı, bu yönetme iddiasının devletin örgütlenmesine kadar varan sonuçlarında yatar. Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ta işçi sınıfının hazır devlet aygıtını aynen devralıp kendi amaçları için kullanmasına yönelttiği itiraz, aygıtın sınıfsal yapısını da doğrudan mücadelenin merkezine oturtmuştu. Emekçilerin siyasal iradesini seçim aralıklarında kullanılacak bir oy hakkıyla sınırlamaya çalışanların, bu tartışmayı geçmişte bırakmaya ihtiyaç duymaları kendi konumları açısından fazlasıyla tutarlı.

Var olan çelişkilerden kendiliğinden bir devrim çıkacağını zannedenlerin rahatlığına da yer yok. Farklı mücadeleleri ortak bir hatta buluşturacak örgütlenmenin zahmetini üstlenmeden tarihsel materyalizm adına zafer kehanetleri dağıtmak, siyasal sorumluluktan kaçışı teorik mazeretlerle örtmeye yarar ancak.

Uzun lafın kısası, bir yerlerde insan kalmaya devam eden herkes Fransa sokaklarındaki emekçi direnişini tereddütsüz desteklemeli. Sermayenin uluslararası tahakkümü karşısında emekçilerin enternasyonal dayanışmasını savunmanın meşruiyeti, bu tahakkümü yönetenlerin iznine bağlanamaz zira. Sermayenin zararını sıralayıp emekçiye susmayı öğütleyenler, önce çalışanların hayatından çalınanların hesabını vermekle mükellef.

Uzlaşmadan söz etmeye niyeti olanlar da lafa, kendi sınıfsal ayrıcalıklarından vazgeçmeye hazır oldukları yerden başlasınlar hadi.

Fransa ayakta: Gençler, işçiler ve çiftçiler nasıl bir gelecek istiyor?

Krizin yükünü kimin taşıyacağı siyasal bir tercihtir

Çalışanların daha azla geçinmesini isterken sermayenin kazancını korumak, ekonomik zorunluluk diye sunulan kararların sınıfsal yönünü gösteriyor. Ekonomik sorumluluk, çalışanların geçim koşullarını ve ürettikleri zenginlikten aldıkları payı da kapsamak zorunda.

Sosyal hakların arkasında örgütlü mücadele var

1936’nın fabrika işgalleri ve 1968’in genel grevi, bugünün haklarının hangi mücadelelerle kazanıldığını hatırlatıyor. Bu hakları korumak, grevin üretim üzerinde baskı kurabilmesini ve çalışanların koşulları değiştirme gücünü savunmayı da gerektiriyor.

Geçim mücadelesi, yönetme meselesine uzanıyor

Üretimi birlikte gerçekleştiren insanların, üretimin yönü ve ortaya çıkan zenginliğin kullanımı üzerinde söz istemesi demokrasinin kapsamını genişletiyor. Bu iradenin siyasal güce dönüşmesi ise farklı mücadeleleri ortak bir hatta buluşturacak örgütlenmeye ve sınırları aşan emek dayanışmasına bağlı.

Greta Thunberg Fransa’da liselilerin yanında: “Geleceğimiz gözlerimizin önünde çalınıyor”

Eğitimde kriz çöküşe dönüştü: Okul çocuğa ne vaat ediyor?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →