Japonya’da Afet Kültürü ve Algısı Üzerine: Prof. Dr. Tolga Özşen’le Söyleşi

Türkiye ve Japonya arasındaki diplomatik ilişkilerin 100. yılını idrak ederken ülke çapında gerçekleştirilen bir dizi etkinlikte, özellikle iki ülke arasındaki dostluğun ve kültürel alışverişin önemi vurgulanıyor. İzmir’de 23-25 Şubat arasında JİKAD tarafından düzenlenen Japon Sakura Esintisi etkinliği, konuya olan ilginin artışı adına çok özel bir fırsat oldu. Biz de doğal afetler ve özellikle de yıkıcı depremler konusunda bir tür duygudaşlık ilişkisi kurduğumuz Japon toplumuna daha yakından bakmak istedik. Etkinlikte Japon Mucizesi seminerini izlediğimiz Prof. Dr. Tolga Özşen, Japonya’da afet kültürünün toplumsal düzeyde nasıl kurulduğuna ilişkin sorularımızı yanıtladı. 

BS: Uzun yıllar Japonya’da kalmış ve akademik çalışmalar yürütmüş biri olarak Japonya’da genel olarak afetlere bakışı nasıl değerlendiriyorsunuz,  bu olgu gündelik yaşamda nasıl şekilleniyor?

İşin teknik kısımlarını bir yana koyalım. Japon toplumu; deprem, fırtına gibi felaketlerin doğal olduğunun farkında ve bunu kabullenmiş durumda. Bu yokmuş gibi yaşamıyorlar. Bu, Japonya’daki toplumsal yaşamda afetler açısından en önemli nokta. Ve bütün sistemi, devlet, toplum, eğitim, sağlık yapılanmalarını bu bilinç üzerine kuruyorlar. 

Mesela Japonya’nın en güçlü devlet kurumlarından biri meteorolojidir. Çok ciddi, çok sağlam tespitlerde bulunur. Tahminlerin tutma oranı çok yüksektir. Yaşanacak afetleri neredeyse dakika dakika tutturur. Devlet de bunun farkında çünkü devleti yöneten de aynı bilinçle yetişiyor. Yani depremin, fırtınanın, tayfunun, muson yağmurlarının doğal olduğunun farkında. Bu nasıl sağlanıyor derseniz, iki nokta var: Birincisi, binlerce yıllık bir yerleşik yaşam var. Düşünsenize 14 – 15 göbek geriye kadar atanızı bildiğiniz bir yerden bahsediyorsunuz. Ve orada yaşaya yaşaya bu artık sizin kültürel DNA’nıza oturuyor. Burada deprem oluyor, burada eylül ayında çok şiddetli fırtına oluyor, çatı uçuyor. Bunu biliyorlar ve devlet sistemi, devlet aygıtları da bu kabulleniş üzerine sistemlerini oturttuğu için gerekli çalışmaları yapıyor, dersleri yürütüyor. 

 TOPLUMSAL BİLİNÇ VE KOLEKTİF ANLAYIŞ

BS: Özellikle 99 depreminden sonra Türkiye’de ciddi bir bilinçlenme olduğunu görüyoruz. Ancak bizde depreme hazırlık ve sonraki süreçlerde yapılacaklara ilişkin uygulamalar politika yapıcılardan çok Nasuh Mahruki gibi isimlerin önderliğinde çeşitli dernek ve özel çabaların etkisiyle gelişti. Afet kültürü anlamında Japonya’da üretilen politikalar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Japonya’da iki husus var:  İlkin yukarıdan aşağı diyeceğimiz bir sistem kuruluyor; kanunu, yönetmeliği yapıyor ve bir devlet örgütü bununla ilgili çalışıyor. İkinci ve daha önemli olarak da mahalli örgütlenme çok ciddi düzeyde. Japonya’nın her mahallesinde, her köyde toplum grupları vardır, sosyal gruplar, yaş grupları, yaşlı grupları, genç grupları, kadın grupları ve bir de itfaiye grubu vardır. Bunlar belediyenin maaşlı çalışanları değiller. Siz, ben, o, bizler bir köyde yaşıyoruz, o mahallenin  gençleriyiz, belli bir yaş sınırı var bunun.  Oraya gitmek zorundasınız.  Ayda bir toplantısı olur, yemekler yenir, hoş sohbet yapılır. O arada da konuşulur. Yüzyıllardır orada yaşandığı için, kim nerde yaşıyor, neredeki ev ne durumda, her şey bilinir.  Bilimsel, kanuni bir şeyden, mevzuattan, belediyeden bahsetmiyorum.  Yerel topluluklardan, sivil inisiyatiflerden bahsediyorum. Nasuh Mahruki bunun makro düzeyde bir örneği bizde. Bütün ülkede yapmaya çalıştı bunu. Son zamanlara kadar da ciddi başarılıydı.  Japonya’da makro boyutta böyle bir örgütlenmeye gitme ihtiyacı yok, her köyün zaten itfaiye grubu var. Bir köyde mesela bir ağaç devrildi.  Belediyeye tabii ki haber veriyorlar ama belediye gelene kadar o grup gidiyor oraya. Çünkü örgütlenmiş durumda. Davranış kalıpları da buna müsait. Kolektif bir anlayış var yani. Bu da bence afet sonrası yaklaşımlar için çok önemli. Biz mesela darmadağınız. Bunun politik, siyasi, ekonomik, sebepleri sayılabilir ama biz darmadağınız. En basiti bir sene önce, hepimiz iyilik yapmaya çalıştık, hepimiz bir şey yapmaya çalıştık ancak ortalık kaosa döndü. Japonya’da böyle olmuyor. Çünkü toplumsal bilinç ve kolektif anlayış var. Her şeyin nerede, nasıl yapılması gerektiği kültürel kodlarda oturmuş durumda. 

İS:  Japonya’daki sosyal toplumsal örgütlenmeyi anlatırken çok güçlü bir yapıdan bahsettiniz, neden Türkiye’de bu şekilde güçlü bir örgütlenme yok?

Sosyolojik farklılık var. Çünkü Japonya mahalli bir toplum. Japonya 100 yıl öncesine kadar, derebeylikler arasındaki savaşlarla yönetiliyordu. Coğrafyası da buna izin veriyordu. Derebeylik derken burada üniter yapının bozukluğundan ya da farklı milletlerin bir arada yaşamasından bahsetmiyorum. Hepsi millet anlamında Yamato ırkından geliyor ama mahalli bir durum vardı. Hâlâ öyledir. Örneğin 200 km ötedeki bir yerin dağ köyüne gittik, sadece ben değil rehber olarak benimle gelen Japon arkadaşım bile tercüman kullanmak zorunda kaldı orada. Çünkü o kadar içine kapanmış beyliklerin bir arada yaşaması… Bu neyi getiriyor? Yerel yönetimin, mahalli idarenin ve iradenin çok ciddi, güçlü olmasını beraberinde getiriyor. Siz bunu burada uygulayamazsınız. Buranın dinamikleri çok farklı. Burada yerel yönetim dediğiniz şey Japonya’daki gibi kültürel bağlamda işleyemez. Çünkü buradaki üniter yapı bambaşka bir dinamiğe, bambaşka tartışmalara sahip.  İş siyasete gidiyor o zaman. O da zaten çıkmaz bir nokta benim açımdan. Çözülemiyor. Orada öyle değil bu durum.

İS: Yani esasen devlet aygıtlarının herhangi bir teşviki, yönlendirmesi söz konusu değil.

Hayır hayır, ben size şöyle söyleyeyim, bu sosyal gruplar varken devlet aygıtı yoktu. Var olduğu, ortaya çıktığı dönemler olarak 1400’lerden 1500’lerden bahsediyorum. Cenaze grupları diye bir şeyle çıkar. Birbirine otokontrolle bağlanmış mekanizmalar bir süre sonra beraber yaşamak zorunda olduğu için “Yahu madem patrona vergiyi beraber ödüyoruz, e o zaman cenazeyi de beraber kaldıralım, şuradaki ağacı beraber temizleyelim, su kanalını da birlikte düzenleyelim.” demeye başlıyorlar. Sene 1500, 1600. Devlet sistemi yok. Modern devlet zaten 100 senelik geçmişe sahip.  1876 sonrası. Dolayısıyla birbirini besliyor. Şu an tabii mevzuatlar yoluyla bütçe filan da veriliyor bunlara ama çıkışı aslında içten. Öz kaynaklarla ortaya çıkan bir güç söz konusu. 

JAPON TOPLUMU ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK ÜZERİNE KURULU

BS: Peki, afet riskleri günlük hayatı nasıl etkiliyor, insanlar gündelik yaşamı nasıl organize ediyor?

Haddimi aşmadan konuşmak isterim. İnşaat ve mimariden anlamam ama orada uzun yıllar yaşadım. 7.6’lık bir deprem gördüm ve evinden çıkan tek kişi bendim. Dışarının daha tehlikeli olduğunu ben Japonya’da öğrendim. Ev sahibim alt katta oturuyordu, Tolga sen nereye gidiyorsun dedi, evde kal, çünkü dışarısı daha riskli. Hani, araba üstüne devrilir, yer yarılır içine girersin, evin yıkılacağını ise kimse düşünmüyor. Bu tabii işin mimari, teknik kısımlarıyla ilgili. Gündelik yaşamda risklerin azaltılmasıyla ilgili olarak yine kültürel bağlamda konuşabilirim. Japonya öngörülebilirlik üzerine kurulmuş bir toplumdur. Tüm sosyal ve ticari ilişkilerini öngörülebilirlik üzerinden kurar. Ticareti anlarım ama sosyal ilişkisini de bunun üzerinden kuruyor. Dolayısıyla siz afetin gündelik yaşam içinde bir olgu olduğunu ona benimsettiğiniz ve bunun da mevzuat olarak önünü açtığınız müddetçe Japon rahat yaşıyor ve risk anlamında bir şey yapmıyor. Somut olarak sorarsanız belki daha rahat cevap verebilirim. Şimdi aklıma gelmiyor ama mesela bizdeki gibi değil, örneğin gerçekten toplanma yerleri var.

BS: Sadece deprem değil, Japonya’da tsunami, tayfun gibi pek çok doğal felaket söz konusu değil mi?

Tabii, her eylülde güçlü tayfunlar olur. Haziranda muson yağmurları olur. Gerçi o bir felaket değil ama olur. Buna yönelik ne yapılıyor derseniz bunların meteoroloji üzerinden tespit edilmesi öngörülebilir kılıyor. Mesela size tayfunun ne zaman geleceğini tüm televizyonlar ekranın bir köşesinde Japonya haritası açarak haber veriyorlar, diyorlar ki üç gün sonra saat 12.00 ile 13.00 arası işte İzmir Balçova’dan geçecek, 13.30 – 16.00 arası Seferihisar tarafından güneye doğru inecek. Bunun için bir erişime ihtiyacınız yok, özel bir kanala para ödeme söz konusu değil. Herhangi bir belediye anteninden ulusal televizyon kanallarını izliyorsunuz ve bu çıkıyor. Radyo aynı şekilde deprem olmadan, çok değil ama birkaç saniye öncesinde uyarı veriyor. Bütün ülkenin ulusal televizyonlarında da deniyor ki işte şu an örneğin İzmir’de şu şiddette deprem var. Ya da üç saat içinde tsunami gelme ihtimali var diyor. Ama buna karşı yine aynı yere dönmek zorundayım ben. Japon: “Ne olacak canım ihtimal var dedi” demiyor. Ne gerekiyorsa eğitim ve toplumsal kodlar anlamında onu yerine getiriyor.

BS: Peki eğitim açısından bakarsak orada eğitim yaklaşımları bu algıyı nasıl kuruyor?

Afet eğitimi çok ciddi düzeyde veriliyor ve gelişmiş bir afet eğitimi programları var. İçeriğine hakim değilim, uzmanlığım değil. Afet eğitimi bizde de veriliyor, evet. Ben eğitim fakültesinde hocayım, fakültede öğretmen adaylarına da afet eğitimi veriliyor öğrencilere versinler diye ama bizde doğal olarak bu sadece sıranın altına girmek ve fotoğraf çekilmekten öteye gidemiyor. Çünkü biz varlığını kabul etmiş değiliz, hiçbirimiz. Yani burada yaşayan biri olarak ben de kabul etmiş değilim. “Ne yapabilirim” senaryosu üzerine hiçbirimiz çalışmıyoruz. Japonların bu senaryo üzerine çalışmasına da gerek yok artık. Çünkü her şey belli. Bir afet olduğunda ne olacağını herkes iyi biliyor. Dört yaşında çocuk da biliyor, seksen dört yaşındaki nine de biliyor. Dolayısıyla ben şuna katılmıyorum: Japonlarda çok iyi eğitim sistemi var, afet eğitimini çok iyi verdikleri için çok iyi mühendis yetişiyor filan. Hayır, Japonların iyi köprü yapabilmesinin sebebi afet eğitimini iyi alan mühendisler değil. Binlerce yıldır 6.800 küsur adada yaşamaları ve köprü yapmak zorunda olmaları. Bunun üzerine bir de siz bu bilinci aşılar ve kültürel DNA’ya bu bilinci kodlar, üzerine bir de modern eğitim alırsanız ortaya bu çıkıyor.

 İS: Bu konuya yaklaşım olarak kent Japonyasıyla kırsal Japonya arasında farklılıklardan bahsetmek mümkün mü?

Makro düzeyde bahsedemeyiz diye düşünüyorum. Ama tabii durumlara göre değişiklikler vardır. Üzerinde çalıştığım en son köy 2017’de yıkıldı. Ben 2018’de gittim hemen sonrasında. Orada öz kaynaklarla daha fazla hareket etme zorunluluğu devreye giriyor çünkü siz dağın başındasınız. Düşünsenize, dağ başında bir yerdesiniz. Diyelim Urla’nın bir dağındasınız. Köyde bir şeyler oluyor, felaket oluyor. Devlet mekanizması, Konak’ta olanla aynı tepkiyi geliştiremez doğal olarak. Japonlar o anlık tepki konusunda daha idmanlılar. Bir şey olduğunda kendi başımızın çaresine bakmak zorundayız bilinci daha yüksek. Ama orada bu anlamda belirgin merkez-çevre ayrışması var mı derseniz, yok.  Onlar şunun farkında: Burada bir şey olduğunda belediye gelene kadar bizim bir şey yapmamız lazım mantığına daha fazla sahipler. Çünkü Tokyo’da yaşayan adamın onu düşünmeye ihtiyacı yok. Zaten orada mevcut yani her şey.

“İLKOKULA GİDEN ÇOCUKLARIMIZ DEPREMDEN KORKUYOR MU YOKSA DEPREMİN FARKINDA MI?”

BS: Türkiye’de en ufak sarsıntıda ‘acaba büyük İstanbul depremi mi geliyor?’ diye medyada tartışmalar başlıyor. Korku refleksi çok ön planda ama bunun alınması gereken önlemlere yansımadığını görüyoruz. Bu açıdan Türkiye ile Japon toplumunu karşılaştırsak fark nerede?

Sakinlik, dinginlik, soğukkanlılık. Fark bence burada. Teknik ekonomik vb. kısma girmiyorum, o benim işim değil, haddim değil o konuda yorum yapmak.  Ama toplumsal kodlar üzerinden bakarsak, korkmuyor Japon. Sakin. Öngörülebilir bir dünya içinde zaten altyapısı hazır, dolayısıyla da korkmuyor. Tabii ki biz de burada hazırlıklı olsak belki biz de korkmayacağız ama bence mesele sadece hazırlık değil. Yani 9 şiddetine dayanıklı bir evde otursak da biz depremden korkuyoruz, çığlık atıyoruz. Japon çığlık atmıyor. En son sosyal medyadan izlemişsinizdir deprem anındaki videoları. Japon halkı o esnada duruyor sadece. Orada dedikleri de genelde şu: “Sakin, tamam bitiyor, bitecek.”  Ya da durumun analizini yapıyor sakin sakin.  Ben 7.6’lık deprem yaşadım.  Benim bardak çanak ne varsa düşüp kırıldı. 12 daireli apartmanda evinden ses çıkan tek kişi bendim. Ev sahibim geldi, ne oldu bir sıkıntı var mı, dedi. Ben de bütün bardak çanak, her şey gitti dedim. Niye, dedi. Ben soruyorum, sizde niye gitmedi? Sen nereye koydun kırılacak eşyaları, dedi. Yukarı koydum, dedim. Çünkü ben öyle gördüm evimde. Sizi bilmem ama ben evimde öyle gördüm. Yukarıya koyuyorsun, ulaşabileceğin bir yere. Tencereyi alta koyuyorsun. Ama onlar kırılacakları alta koyuyor. Çok düz bir mantık baktığımızda ama anlatabiliyor muyum, yani toplumsal kodlar bunu yapıyor. Burada bir mühendislik yok, burada teknolojiye ihtiyaç yok.  Siyasete, politikaya ihtiyaç yok. Üste koyarsak düşer kırılır; bu kadar basit yani.  

BS: Japonya ile ilişkilerde onları önde görüyoruz, onlara özeniyoruz ama örnek alma konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Bunu kabul etmemize rağmen neden biz bunu hayata geçiremiyoruz? 

Bizdeki sıkıntı bu işin toplumsal okumasıyla alakalı. Bizim ilkokula giden çocuklarımız depremden korkuyor mu yoksa depremin farkında mı? Bunun yanıtını verdiğimizde olacak. Ekonomi teknoloji bağlamında Japonya’ya ilişkin eleştirel bir cümle kurmak sadece kendimizle dalga geçmek olur. Çünkü bunlar zaten söylemeye ihtiyaç bile duyulacak noktalar değil. Mevzuatları, teknolojisi, ekonomisi depreme yönelik eğitim sistemi… Ben bunları konuşmuyorum. Gerek duymuyorum, zaten var. Bunun üzerine ne var derseniz işte bu toplumsal bilinç üzerine söylediklerim var. Bu önemli bir ayrıntı. Çünkü sadece teknoloji, ekonomi vb. sayesinde Japonlar bu kadar gelişmiş gibi düşünülüyor. Öyle bir şey yok. Bizdeki farklılık bu, biz korkuyoruz. Ahmet Mete Işıkara’nın söylediklerini oturtamadık hâlâ. Depremle yaşamayı öğrenmeyi oturtamadık.  Ben deprem uzmanı değilim ama en azından bir birey olarak diyebilirim ki öğrenemedik. En son İzmir depreminde örneğin, sanayideydim, sanayi yıkıldı Balçova sanayi önümde, kız okulda, ben her şeyi bıraktım hiç soğukkanlı bir tutum değil, koştur koştur saçma sapan bir şekilde oraya gittim, buraya geldim, bir bir buçuk dakika boyunca ne yaptığımı bilmeden hareket ettim. En büyük farkımız bu. Diğerleri bence bizde de hallolur. Para bir şekilde bulunur. Mevzuat mı? Emin olun birçok konuda eleştiririm ama Türkiye bu konuda birçok alandaki mevzuatta dünyada gerçekten çok ileride. Yazılı kısımda gerçekten çok sağlamız çünkü bizim ciddi bir devlet kültürümüz var. Olması gerekeni biliyoruz.  Ama maalesef iş liyakata ve uygulamaya geldi mi aksamalar başlıyor, çuvallıyoruz, o ayrı bir konu.  

Türkiye ile Japonya arasındaki yüz yılı aşkın modernleşme üzerinden gelişen etkileşim, afet olgusu çerçevesinde gelecekte nasıl bir bağlama erişebilir? 

Çok iyi ilerliyor aslında. Türkiye’de afet eğitimiyle alakalı çok ciddi çalışmalar yapıyorlar. Ayrıca afet eğitimi ve yönetimine ilişkin lisans, yüksek lisans programları var, biliyorsunuz. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinde Afet Eğitimi ve Yönetimi bölümü var, yüksek lisans programı var. Yavaş yavaş bizde de oturmaya başlıyor elbette ama bir tarafta 3000 yıllık bir kültürel DNA var. Bir tarafta ise daha bu coğrafyaya geleli zaten beş-on asır oldu. Daha biz buraya tam oturamadık. Dolayısıyla ben hâlâ yaşadığımız eksiklerin toplumsal kodlar ve kültürel genetikle alakalı olduğunu düşünüyorum.