“Kadın Emeğinin Görünürlüğünü Artırmak İçin Çalışıyoruz”: Yönetmen Gülten Taranç’la Söyleşi

BS: Türkiye gibi festival düzenlemenin çok zor olduğu bir ülkede Kadın Yönetmenler Festivali yedinci yılına giriyor. Yıllanan bir festival olmak nasıl bir duygu? 

Açıkçası bu işin bu kadar büyük yerlere gelebileceğinin biz de farkında değildik. Başladığımızda gerçekten samimiyetle yola çıktık ki hâlâ da öyle devam ediyoruz. 2018’de kadın yönetmenlerin bir araya geleceği bir etkinlik yapmak istedik. Kadın Yönetmenler Haftası olarak başladık. Sanıyorum bu samimiyet ve ihtiyaç festivali bu günlere getirdi. Üçüncü yılımızda festivale dönüştük. Dördüncü yılımızda pandemiyle birlikte uluslararası nitelik kazandık.  Bugün gelinen noktada İstanbul Film Festivali’nden sonra ikinci en büyük uluslararası festival olduk, sekiz kategoride yarışmaların düzenlendiği çok ciddi bir uluslararası yarışmaya dönüştük.

BS: Bu, geçen yıl Hayri Çölaşan’ın yaptığı araştırmada çıkan sonuçtu yanılmıyorsam.

Evet. Velhasıl kelam, şimdi biz buna çok sevindik ama bir yanıyla bu üzücü de aslında. Çünkü bizim bütçemiz büyük festivallerin 60’ta 40’ta  birine karşılık geliyor. Böyle olunca diğer tarafta şöyle bir sorgu da oluyor. Geçen yıl diğer kurumlar neden uluslararası festivallerini kapattı, sansür nedeniyle düzenlenemeyen festivaller oldu biliyorsunuz. Yönetmen olarak bir yanım buna üzülüyor çünkü büyük festivalleri kaybetmememiz gerektiğini düşünüyorum. 

BS: Bu festivali çok düşük bütçelerle ayakta tutuyorsunuz. Bütçeler kısıtlı olunca destekler imdada yetişiyor mu?

Tabii biz böyle tematik ve butik bir festivaliz, son derece kısıtlı bütçelerle çalışıyoruz. Hâl böyle olunca  tabii destekçiler çok önemli. Bu yıl, Tuborg Aş ve Megapol’ün özel kuruluşlar olarak verdikleri destekler önem kazandı.  Zaten İzmir Büyükşehir Belediyesi 5 yıldır etkinliğimizi destekliyor. Üç yıldır da Avrupa Sivil Düşün Projesi’nden destek alıyoruz. özel kurumların katkısı, bizim daha rahat çalışmamıza olanak verdi. Ekip arkadaşlarımızı genişlettik, festival koordinatörümüz Sıla Topçam oldu. Görsel İçerik koordinatörümüz Fatoş Yapıcı oldu. Böylelikle daha profesyonel bir kadronun altında toplandık ve öğrencilerin de fazlaca tecrübe kazanacakları bir alana dönüştürmeyi başardık burayı.

“GÖRÜNENİN ARDINDAKİni ANLATAN FİLMLERE ŞANS VERİYORUZ”

BS: Kadın yönetmenler Festivalini farklı kılan nedir? Film seçimlerinde özel kriterler uyguluyor musunuz?

Biz burada farklı bir iş yapmaya çalışıyoruz. Farkımız da görünenin ardındakini anlatan filmlere şans vermek. Çünkü farklı olanın yadırgandığı bir dönemde yaşıyoruz. Ötekileştirme sözcüğünü sevmiyorum pek. Onu söylerken bile öteki yapıyoruz yani.  Kriterlerimiz de feminist bakış açısı, kadının filmin içindeki temsiliyeti, konuyu işleyiş tarzı biçim olarak da önemli tabii. Özgünlük arayan eserleri filmleri seçmeye çalışıyoruz.

BS: Festivalin çıkışında kadınların temsiliyetini ve görünürlüğünü artırma, sektörde kadın yönetmenlerin emeğini vurgulama amaçları vardı.  Sizce bu amaçların sürdürülebilir kılınmasıyla ilgili festival nerede duruyor?

Biz hep zaten büyük büyük konuşuyorduk. Kendimize alan açmaya çalışıyoruz, yönetmenler bir araya gelerek bir dağıtım ağı kurmak istiyoruz. Atölyelerimizi yıl boyunca yaparak genişletmek istiyoruz gibi. Bu yıl bir de İZKF İzmir Kültür Fonu desteği ve Goethe-Institut Cooperation işbirliğiyle “İzmir’den Karakter Yaratmak” proje geliştirme atölyeleri düzenliyoruz, oradan aldığımız fon ödülleriyle bunu da gerçekleştiriyoruz. Bunlar hep bizim amaçlarımız içindeydi.  Yani bir sponsorluk dosyasındaki amaçların neredeyse tamamına ulaştık. Şimdiki hedefimiz yönetmenlere daha fazla ödül koyabilmek, 8. yılda belki ya da 10. yıl daha mantıklı böyle bir şey için.

BS:  Festivaldeki “Kadın Yönetmenler” ibaresine takılanlar, bu adlandırmayı da ayrımcı bulanlar, eleştirenler oldu. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? 

İşte 30. yıl hedeflerinde de o kadın ibaresini festivalden kaldırıp sadece Altın Makara olmasını sağlamak var ama bunun için sektörde çalışan kadın erkek oranının yarı yarıya ya da yüzde 60’a yüzde 40’a gelmesi gerekiyor. Çünkü şu an her 10 yönetmenden yalnızca 1’i kadın. Yüzde 10 bile olmuyor hatta. Bu sayıların artışına bir katkımız olsun diye bu festivale başladık. Yoksa hem Kadın Yönetmenler Derneği bünyesinde hem de bizim jürilerimiz içinde hâlihazırda erkekler de var. Festival, kadın erkek herkese açık. Çalışanları da yarı yarıya kadın-erkek dengesini kurarak alıyoruz. Yani bizim derdimiz burada 8 Mart haftasında farkındalık yaratmak. Yoksa öyle erkek düşmanlığı yapan bir feminist etkinlik değiliz. Zaten öyle olsa bugünlere gelemez bu festival diye düşünüyorum.

EN ÖNEMLİ AMAÇ: EŞİT TEMSİLİYET YARATMAK

İS: Kamusal ve siyasal alanda eşit temsiliyeti görmek pek mümkün değil. Oran belirttiğiniz gibi 10’da 1. Bu sadece sinemada değil pek çok alanda böyle. Bu eşit temsiliyet meselesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz bir kadın yönetmen olarak?

Kadın yönetmenlerin bile yüzde 80’inden kadın hikâyesi çıkıyor. Temsiliyet dediğimizde masallara kadar uzanan bir süreç var. Yani işte kadının kurtarıcı değil kurtarılan rolü oynaması gibi, bizim klasik anlatı yapısı dediğimiz yapıda kadının konumlandırıldığı yan roller, baş roller hep belli. Anne kadın, kötü kadın, fettan kadın, hep böyle yan rollerde ezik tipler. Yani güçlü kadın imajlarını aslında biz Türkiye sinemasında 2010 sonrasında daha rahat görmeye başladık. Ve bu böyle sallantılı bir süreç aslında, bir ileri gidiyorsa iki geri geliyor. Tam bir güçlü kadın imajı yaratılmaya çalışırken bir anda, dizilerde özellikle, bir CEO geliyor o kadına aşık oluyor ve onu gecekondu mahallesinden kurtarıyor. Burada aslında bizim sinema kadar mücadele ettiğimiz bir alan da televizyon medya grubu. Biz bunu bir türlü aşamadık.

BS: Bu noktada televizyon dizileri başta olmak üzere ana akımda bir geriye dönüş de gözleniyor aslında, buna katılır mısınız? 

Yeşilçam’ın etkileri devam ediyor aslında. Yeşilçamcıların emekleri çok kıymetli, olanaksızlıklar içinde çıkardıkları çok güzel işler var. Ama bu yanıyla da kara listede feministler adına. Üzücü tabii. Şöyle de bir şey var, şu an Yeşilçam döneminden bile farklı bir kadın bakış açısına sahibiz toplum olarak, yani bunu sosyolojik olarak net biçimde söyleyebilirim. Anneannemin, babaannemin kuşağıyla bizim kuşak bambaşka Türkiye’lerde yaşadı.  Yani yaptığınız bir organizasyonu, bir filmi yaşadığınız toplumdan çok da soyutlayamıyor, ayıramıyorsunuz ama aslında bu değiştirilebilir diye düşünüyorum. Böyle olması şart değil. Bu biraz referans yaratma saçmalığından da geliyor. Referans film hikâyesi şöyle: İşte çeşitli fonlara başvuru için siz bir film çekmek istediğinizde bir referans film götürüyorsunuz, diyorsunuz ki benim filmim buna benzer bir şey olacak. Yapımcı da buna güvenerek filmin tutup tutmayacağına bakıyor. Zaten tutan şeyler belli. O kalıpların dışına ana akım sinema da çıkamıyor. O zaman birbirinin kopyası, eklemeli işler izliyoruz. Bu, bağımsız sinema süreçlerini de etkiledi. Ben bağımsız sinemanın yedi sekiz salona kapatıldığını düşünüyorum. Ana akımla çok iş birliği içinde değiliz. Ana akım yönetmenleri burada çok ağırlamıyoruz. Zaten çok fazla da yok. En azından bağımsız sinemayı bu noktada kurtarabiliriz diye düşünüyorum. Ve istatistiklere baktığımızda sayımız eşit değil ama Avrupa’da filmleriyle ödül alan kadınlar geniş bir yer kaplıyor. Yani verilere göre erkeklerden daha başarılı kadınlar. Bunlar da önemli istatistikler.

BS: Bağımsız bir festival düzenlemek ve bunu kentle kaynaştırmak oldukça zor bir iş. Özellikle bu anlamda kentliye ne kadar ulaşıyor festival? Kent yaşamında festivalin nasıl bir işlevi var?

Biz İzmirli bir grubuz. Danışma grubunda İstanbul’dan insanlar da var ama İstanbul’dan izmir’e döndüğümde bana söylenen şuydu: Dediler ki burada düğün mü çekeceksin, burada ne var ki? Ama işte hayat öyle değil. İnsanların da demek ki canına tak ediyor ve burada biz aslında İstanbul’dan özerk bir bölgede, Ege Bölgesi’nde İzmir gibi bir yerde festival yapıyoruz. Bunun tabii ki Avrupa’da da karşılığı büyük.  Çünkü tam bağımsız oluyor o noktada. İstanbul’daki lobiler yok festivalimizde. Herkes film gönderiyor buraya. Belli bir kesime yapılan bir iş yok. Belli bir yaş ortalamasına yapılan iş yok. Başlarda biz zaten bu sorunu yaşadık. Herkese hitap ettiğinizde biraz da bu sizi geriye düşürüyor. Bu kapsayıcılıkla yol almak zor bir şey. Örneğin belli festivallerin takipçisi belli. Ama biz hem kadın yönetmenler diyoruz hem bir lobiye hizmet etmiyoruz. Dolayısıyla  ‘ben oraya gitmeyeyim’ gibi bir sonuç oluyor. Bunun ben altıncı yılda biraz kırıldığını düşünüyorum. Yedinci yılda daha da kırılacağına eminim.

BS: Bu “ben oraya gitmeyeyim” durumu, destekler için de geçerli mi?

Tabii ki… Örneğin Kültür bakanlığı destekleri finalde geliyor. Yani biz işi bitiriyoruz bir ay sonra öğreniyoruz destek almışız gibi. Bu da üzücü. Biz kimseyi ayırmıyoruz ama bizi ayrıştırmak isteyebiliyorlar. Sadece bakanlık özelinde söylemiyorum bunu. Ama genel olarak böyle yani.

YEREL YÖNETİMLER SANATA DAHA GÜÇLÜ DESTEK OLMALI

İS: İzmir Büyükşehir belediyesinin destekleyici bir rol oynadığından bahsettiniz ama yerel yönetimlerin hem kadın yönetmenleri hem de böyle bir festivali desteklemek adına mevcutta var olan politikaları neler ve bunları nasıl geliştirmeliler? 

Çok inanarak destek verdiklerini düşünmüyorum maalesef. Sema Pekdaş’ın Konak Belediye Başkanı olduğu dönemde başladı festival, onun desteğini alarak devam ettik ve buraya geldiğimizde festivalin onursal başkanı şu an Sema Pekdaş.  Yani bir avukatın eşliğinde götürüyoruz festivali. O bizim adımıza festivalin haklarını koruyor. Sema Pekdaş, istisnalar kaideyi bozmaz bir örnekti. İşi sahiplendi ve devam ettirdi ve bunu gönüllü olarak yapıyor yani. Gönüllü eğitim veriyor bize. Sponsorla nasıl konuşulur, kimi nasıl davet edeceğiz, ne yapacağız, biz ondan bilgi alıyoruz. Spesifik bir örnek ama onun dışında zaten Türkiye’de genel olarak siyasette kadın temsiliyle ilgili bir sıkıntı var.  

Keşke şansım olsaydı 8 Mart değil de başka bir haftada yapsaydım etkinliği çünkü zor bir şey, Türkiye’nin sıralamadaki ilk başlayan festivali olunca fonları bekliyorsunuz işte hemen fonlar çıkmıyor, Kültür Bakanlığında yaşadığımız sorunlardan biri de bu.  Ve aslında böyle 8 Mart’a hapsetmek kadınları doğru bir şey değil. Çünkü sadece yerel yönetimlerin değil şehrin de çok farkında olduğunu düşünmüyorum.

BS: Sebepleri neler bunların?

Onu ben çözemedim. İzmir’den çok göç vermemize bağlıyorum biraz. Ankara Film Festivali’nde de çalıştım, Amasra Film Festivali’nde koordinatör olarak görev aldım. Orada gördüm, bu etkinliklerin bir kitlesi var. Buraya geldiğimizde İzmir’de şöyle bir sıkıntı oluyor. Zaten bu işleri yapanların birçoğu İstanbul’a gitmiş durumda. Burada kalan sinema öğrencilerinde özellikle ciddi bir isteksizlik görüyorum ama sadece festivalle ilgili değil çalışma anlamında da. Her şeyin kolay ulaşılabilir olması bizleri etkiliyor. Biz eskiden bir şarkı dinlemek istediğimizde kalemle kaseti geriye sarıyorduk. Şimdi böyle bir kuşak kalmadı. Netflix vb. dijital platformlar işlerin ulaşılabilir olmasını sağladıkları için yan yana gelmek aslında daha değerli oldu ama bir yandan da bir kısım için daha önemsizleşti. 

BS: Daha niş bir kesime hitap ediyor demek mümkün mü bu durumda?

Evet, bu genel olarak İzmir’deki bence bütün festivallerin sorunu. O göçle birlikte böyle bir etkisi oldu. 

İS: Yerel yönetim açısından şu an yaşananı konuştuk ama biraz da idealin nasıl olması gerektiğinden bahsedebiliriz misiniz?

Öncelikle belli pozisyonlarda nitelikli insanların olması lazım, Türkiye’deki her işle ilgili liyakat eksiği diyoruz ya. Bununla ilgili bir sorun yaşanıyor bence. Bu işleri yapacak insanların liyakatli insanlar olması lazım. Sinema yapmaktan çok iyi anlıyordur ama insan ilişkileri iyi değildir ya da enerjisi yoktur. Festival yapmak başka bir enerji gerektiriyor yani. Olağanüstü savaş gibi bir süreç yaşanıyor orada. Ve festival organizasyonu yapmak bu yanıyla film yapmaya benziyor. Ama bu iş mesela gençlere teslim edilmiyor. Pek gençlere bırakmamaya çalışıyorlar. Engel oluyorlar, ben de çok büyük engellerle karşılaştım. Bu konuda gençlere fırsat verilmeli. Ütopyamın başına bunu yazabilirim. Onun dışında biz aslında çok kilit bir noktadayız coğrafi olarak da Ortadoğu ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprüyüz ve çok rahat daha başka projeler çıkabilir ülkemizden. Ama bunlar gerçekten politikacıların umurunda mı, o noktada bir soru işareti yaşıyorum. 

Benim ütopyamda bir diğer nokta, festival direktörleriyle ilgili olur herhâlde, fonlarda festival direktörlerine de bir pay yazılması gerek. Çünkü başvurduğumuz fonlarda bu festivallerin direktörleri asla ve asla bu işle ilgili para kazanamıyorlar. Bu benzer bir şekilde film üretimlerinde de böyle. Siz bakanlık destekli bir film çektiğinizde vazgeçtiğiniz şey önce yönetmen kaşeniz oluyor. Beyan imzalıyorsunuz “Erteleme istiyorum film bittikten sonra alacağım.” diye. Festival direktörlüğündeyse hiç yok. Ne bulabilirseniz onunla yaşıyorsunuz. Şimdi Kültür İletişimi diye galiba bölümler açılmış, birkaç üniversitede var. Bu, başlı başına bir meslek yani. Ama bunun bir meslek olarak görülmesi zaman alacaktır. Çünkü bu işleri hep aynı insanlar yapmış, beş altı kişi var bunları yapan. Yeni insanlar yapmaya çalışınca zorlanılıyor. Aslında bu noktada biz ütopyamızı kendimiz kurduk galiba. Biz, olsun diye bir festival yapmıyoruz, festivali olduruyoruz.  İkisi çok farklı şeyler. Ben aslında az kaldı bitiyor duygusuyla bir iş yapmak istemiyorum benim en büyük ütopyam bu.  Her ne kadar zorlukları da olsa bu işin, olsun da bitsin, bunu yapmış olalım, gibi bir şey değil.

İS: Festivale desteğin az olmasında kalıplaşmış “sanat karın doyurmaz” anlayışı da etkili olabilir mi? Özellikle makam sahiplerinin, politika yapıcıların bu fikirden hareket ettiğini söyleyebilir miyiz? 

Lüks kalıyoruz. Şu an enflasyon da var. O da büyük sebep oldu buna. Artık bir sanat eserini izlemek bile çok pahalı. Bu anlayış da pek yanlış değilmiş aslında. Sanat karın doyurmaz kısmı. Dağıtım kısmı çok sorunlu, orada hakların korunması çok problemli. Bunun sadece politikacılarla ilgili değil ülkenin zihniyetiyle ilgili bir sorun olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde böyle bir algı var yani. Sadece politikacıların hatası olarak görmüyorum. Ben bir yıl Meksika’da yaşadım. Bazı uygulamalar oradaki gibi olabilir. Orada sanatçılar vergi ödemek yerine devlete örneğin resimlerinden hediye ediyorlar. Ve vergileri o şekilde karşılanıyor. Bizim mesela vergi indirimimiz yok, muafiyetimiz yok, biz ciddi ciddi  en yükseğinden vergileri ödüyoruz. Aslında belki de sorunun yanıtı şu: Karşı tarafı bir esnaf gibi değerlendiriyorlar ama biz esnaf değiliz. Duygusal insanlarız. Belli ihtiyaçlarımız var ve bu noktada da hem politikacılar hem siyaset yapanlar hem de yerel yönetimlerdeki belli gruplar, bizi böyle bir esnaf pozisyonuna sokabiliyorlar; bu da çok üzücü.

BS: Türk sinemasında son dönemlerde kırsal, taşra daha ön planda. Kentin genelde geride kaldığını gözlüyoruz. Son dönemde kadın yönetmenlerin filmlerinde kente ait meselelerin daha iyi yansıtıldığını söyleyebilir miyiz?

Kentli bir kadının sinemacı olma ihtimali daha yüksek.  Sinema da kendi kişisel hayatından çok da bağımsız olamayacağı için kentli kadın hikâyelerini daha fazla izliyoruz. Kentli kadın yönetmenlerin filmlerinde taşra da var tabii ki. Bu biraz benim de sık karşılaştığım bir sorun. Ben de kentli kadını daha çok anlatıyorum. Sanki onların hiç sorunu yokmuş gibi bir algı da var. Aslında vahşi kapitalizm içinde mücadele veriyoruz. Her gün pek çok mobing durumuyla uğraşıyoruz. Tüm bunlar karşın biz burada aslında Şirinler köyü kurduk. Bu anlamda festivalimizi biricik görüyorum. Burada mobing olmadan, aksilikler çıksa da birbirimize sövmeden devam ettirmeye çalışıyoruz.

BS: Son olarak ilerisi için hedefler neler? On yıl sonra bizi nasıl bir festival bekliyor olacak?

Biz samimiyetimizi kaybetmek istemiyoruz. En başta onu söyleyeyim. Bu festivali bir şaşaanın içine gömmek istemiyoruz. Bu başka bir festival. Çok büyük olanaklarımız da olsa 10 yıl sonra da önemsediğimiz şey insanlara katkı sağlamak olur, insanlara gösterişli bir organizasyon yapmak olmaz. Bu anlamda biraz Türkiye’de bunu da yanlış buluyorum ben. Görünümler evreninde yaşıyoruz yani.  Benim kişisel tarihimde de dış görünüşüm sebebiyle yadırganıp ön yargıyla yaklaşıldı ve bu kız koşamaz deyip hiçbir yer iş vermeyince olay buralara geldi. Ben geldiğim yeri hiçbir zaman unutmayacağım. Velhasıl kelam on yıl sonra Avrupa’dan ve dünyanın pek çok ülkesinden daha fazla bağlantımız olur diye tahmin ediyorum. Ulusal filmleri uluslararası platformlara ulaştırmak, hep bizim öncelikli hedefimiz olacak.