En Kolay Gözden Çıkarılabilir Şeydir İnsan

Geceleri uyuyamayan, gündüzleri kalkamayan dostlarım olmuştu. Öğle vakti henüz yaşanmamış günün yorgunluğuyla durumdan yakınır, kırk kere işittiği nasihati bir kere daha dinledikten sonra yılgınlıkla kafasıyla onaylarca bir hareket yapar, birkaç saatlik ruhsal gezintinin ardına gözleri açılırdı çoğu zaman. Akşamüstü günün en verimli saatine dönüşürdü böylelikle. Hayaller, gerçeklikten sanki bir adım uzaklıkta bir ihtimaldi bu vakitlerde. Ne güldüysek ne sevdiysek işte bu aralıkta olur biterdi. Bugün onlardan birini belki bir anda hepsini yad ederek kazıdım kendimi yataktan. Henüz geceleri uyuyamasam da gündüzleri erkenden gözlerim açılıyor, bedenimi var gücümle yatağa, yastığa bastırarak biraz daha uyumaya çalışsam da biraz zaman geçmeden yatak beni kusuveriyor. İşte öyle bir yorgunlukla başladığım bir gün daha. Her şey yerli yerinde benim kalkmamı bekliyor, suyu ısıtıp demlediğim kahvenin yanına bir tütün sarıyorum, derken ardı arkası gelmiyor, camdan görebildiğim kadarıyla sokağı izliyorum, buraya gelmeden önce yaşadığım kentteki dar balkonu anımsıyorum, ne çok otururdum, tütün içerdim orada da, iki adımlık mesafedeki karşı binanın balkonuna istemsizce dikerdim gözlerimi, insan gözlerini istese de kaçıramaz ki sürekli derdim kendime de, bir kere denk gelmiştik orada yaşayan biriyle, asla bakmamıştı bana doğru, yüzünü bana doğru çevirmek zorunda kaldığında bile beni bakışına dâhil etmek istemediği belliydi hâli tavrından. Sonra içeri girerken kapı, pencere, perde ne varsa çekip gitmişti. Sonraları bir gün sardığım tütünü çayıma katık etmek için mutfaktan çıktığımda, ölmüş bir güvercin gördüm balkonlarında, öylece duruyordu sırt üstü, kanatları iki yana alabildiğine açılmış, gagasının arasında bir parmaklık mesafe, gözlerine son bir dehşet takılı kalmış, bir ara düşünceme musallat olmuş, birinin Angelis Novus adlı bir resmin tasvirini yorumlayışını anımsatmıştı bana, tarihin meleği gibi öylece durdu aylarca balkonda. Bir daha hiç açılmadı o perde, bu şehirden ayrılırken ardımda bıraktığım şeylerden biri de o tarihin meleğiydi işte. Artık yorgun bitap düşmüştü yaşamın keşmekeşi karşısında, çoktan teslim olmak isterdi belki ama çabalamak onun tabiatına kazılıydı. Burada, yeni evimde pencerem daha çok gökyüzü görüyor, sokağa, insanlara, hayvanlara, seslere karşı daha savunmasız. Belki böylesi iyi olmuştur. Kendimi bu dört duvardan söküp çıkarmalıyım dediğim vakitlerde gökyüzünün cezbine kapıldığım oluyor yahut sokakta bir balkondan diğerine seslenenleri dinlerken çok yakında ben de bu bağırışmaya dâhil olacakmışım gibi hissediyorum, bir an olsun rahatlıyorum, insanın kendiyle olan derdini dolayımlamasıdır biraz da bir başkasının, bir insanın varlığı, işte sen de onlar da yeni bir güne başlamaktasın, haydi ayaklan artık, belli belirsiz de olsa yolun, bir hedefin olmasa da, karış sokağa.

Öylece kendimi attım evden dışarı, az ileride köşede üç kadın, içlerinden en yaşlıları, anneleri, belki de aralarında ruhu en genç kalanı, ağaç dallarını temizliyor ki yakacak odun çıksın. Önce gözlerimle selamlıyorum, ardından kolay gelsin teyze, diyorum geçerken yanlarından, ilktir diye mi bir an oluşan sessizlikten sonra, yaşlı kadın dualar ediyor arkamdan, bir koyup on aldığım bir selamlaşmaya dönüşüyor, bir şölen adeta, toprağa, kilit taşların altındaki toprağa bir an yakınlaşmış hissettiğin, cılız bir meltem gibi, bizim oraların adeti bu taşlaşmış kentte yeşeriveriyor bir anda, uzaklaşmışken bile sesi belli belirsiz duyuluyor, Allah seni bağışlasın oğlum, teyze siz gençlere kurban olsun, diyor arkamdan.

Sokağı bitirdiğin vakit ince ama yoğun bir caddeye kavuşuyorsun, bir köşesinde fırın, karşısında irili ufaklı dükkanlar. Bugün bir selamlaşasım var ki, gözlerim karşılaşmalar arıyor, dökülmek istiyor sözler içimden, kimseyi yakalayamıyorum, herkes kendi hâlinde, yaşamın rutin ritminde, kimse beni fark etmeden geçiyorum içlerinden. Geçenlerde yine burada metro durağından çıkmış, kendime türkü mırıldanıyorken ismi her birkaç senede bir değişen bir siyasi partinin gömleğini giymiş beş altı insan gördüğümde başlamıştı tekrar bu bulaşma isteği içimde. Bana kağıdı uzatmalarına kalmadan, neredesiniz yahu siz, diye yüklenmiştim içlerinden birine, sesinin şiddetini ayarlayamamış, heyecanla tanıdıklığın getirdiği bir sitemi taşıyan bir hâlde çıkmıştı ağzımdan sözcükler. Ne semboller ne renkler, gömlekleri giymiş insanların yüzleri tetiklemişti beni şuncağız zamanda, herkes geldi bir bizim parti gelmedi diyordum ben de diye eklemiştim sonra. Tebessümle birbirimize bakıştık, sırayla selamlaştık, beni partiye davet ettiler, geleceğim dedim, çalışmaya çağırdılar, olur dedim, e haydi gel şimdi dedi içlerinden biri, olmaz bugün gelemem dedim, vedalaştık. Aylak insanın ne gün ne yapacağını bilmesi zordur, her gün işi var gibi görünür ona, günler ise bomboş geçermiş gibi gelir yaşarken. Şöyle zihnimin takviminde bir gezinti yaptıktan sonra haftaya giderim diye karar verdim kendi kendime. 

Metro durağının girişinde kimsecikler yok bugün, az ötede baretli, formalı insanlar birikmiş, kabası bitmiş olsa da yarım yamalak peyzajından mıdır nedir işçiler ya hep durağın civarındalar, ya içinde bir yerde iskemlelere oturmuşlar, içlerinden bazıları geleni geçeni bilgilendirirken bazılarıysa bıkmadan usanmadan yolcuları telkin ediyor, sarı çizgiyi geçmeyin diye dolanıyor raylara paralel. Onlardan biriymiş gibi volta atıyorum ben de, iki dakika sürmüyor tam bir tur atmam, herkesin durduğu, durarak beklediği bu yerde ileri geri sürekli hareket hâlinde olmak, sanki huzursuz ediyor kimilerini, ben o insanların yerine geçip huzursuzluğu onlar adına yaşıyorum ya da, ama yine de yürümekten alıkoyamıyorum kendimi, durmak daha da yoruyor. Durdukça sanki bir şeyler beni içine çekiyor kolaylıkla, istemiyorum fakat direnemiyorum da, yürüyorum ben de.

Durağın en sonlarında bir yerde, benim gibi yerinde duramayan biri daha var, o daha küçük hareketlerle, tiki olan birini andırırcasına bir devinim içinde, durmuyor o da benim gibi, en çok ondan çekiniyorum durakta, hiç bulaşmayalım birbirimize diye ona üç beş adım kala dönüyorum arkamı diğer yöne. Bir şeyler mırıldanıyor, belki de bu bir mırıldanmadan fazlası ama üzerime alınmamaya gayret ediyorum.

İşte sonunda tren geliyor, tam altı tur atmışken tekrar bayraklar sallanıyor, bayraklar beni rahatsız ediyor, rüzgâr yüzümüze yüzümüze vuruyor, bense yine ona doğru yürüyorum, bana bakıyor, gözlerimiz kenetlenmişken birkaç soru soruyor, içlerinden seçebildiklerime cevap veriyorum, tekrar soruyor, tane tane tekrar ediyorum söylediklerimi, aynı vagona biniyoruz, arkalı önlü oturuyoruz, o sürekli konuşuyor, ben de iç sesimi, onun sesini, vagondaki huzursuzluğu bastırırcasına bir ezgi mırıldanıyorum kendimce, İran Kürtlerinin bol davullu bir ezgisi bana trenin demirlerini dövdürüyor, kimi zaman usulca, yer yer coşkulu, arada kulağım arkaya, gözlerim sağa sola kayıyor. Bir konuşmasında bir hocanın yeraltı için metropolün olmazsa olmazı dediği geliyor aklıma, hiç kuşkusuz bir kente gittiğinizde göreceğiniz yerlerden birisidir de diye ekliyordu, gizli bağlar, görece hızlı bir yolculuk, beton yığını kentlerin altından akan şeylerden birisi de yorgun bedenleri ile hayallerini, öfkelerini yahut pişmanlıklarını taşıyan insanlar. Bir durak sonra hepten kalabalıklaşıyor vagon, insan görmekse birinin derdi, kiminin yüzlerindeki yorgun çizgileri izlerken, bir diğerinin çipil çipil gözlerindeki heyecanı hissetmekse, mahcup yahut mahzun bakışlarla denkleşmekse yeraltı çok daha uygun bir yermiş gibi geliyor bana yüzeye nazaran.

Düşüncelerime müzik dadanıyor tekrar, çoğu insanın özellikle gençlerin kulaklıkları var, kimse kendiyle kalmak istemiyor mu bu çağda acaba diye düşünürken yanımdakinin ekranına bakıyorum ne dinliyor diye, insanlar hâlâ bunları dinliyor mu diye hafif kırgınlıkla çeviriyorum başımı cama doğru, nereye baksam başka bir yüz beliriyor, camdan yansıyan genç kızın yüzündeki güzelliğe dalıyorum bir an, sonra bir ses dikkatimi kendinde toplamayı başarıyor. Beni varlığının tekinsizliği ile ürküten arkadaş, vagondakilerden birkaçına uyarı levhalarını gösterip bir şeyler söylüyor, çocukları ellerindeki cips poşetlerini kucaklarına koyup şaşkınlıkla annelerine bakıyor, kadın yerlere çöp atmadıklarını söylüyor korumacı kızgın bir edayla, bakışlarıyla adeta ne münasebet kılıksız hâlinle söylediğin şeyden utanmalısın diyor, onu izleyen herkesin duymasa da anlayacağı bir dil ile söylüyor bunu. Çocukların ilk defa karşılaştığı yüzlerinden okunan bu hadise basitliğiyle yüzümü güldürüyor, bizim eleman susmuyor, uyarılarına devam ederken, bir yandan ineceği durağı da araya sıkıştırmadan edemiyor, konuştukça daha da bizden biri oluyor, konuştukça kafasını daha az sallıyor, konuştukça sanki sakinleşiyor. Oldum olası yakın hissetmişimdir böylelerine, ama artık belki de bir süreliğine yakınlık beni korkutuyor, aşina olduğum bir esrime, yapısını kaybetmiş biçim kaygısı taşımayan bir sözü yerine oturtmadan hissetmek bana güç geliyor. Öyle ki taş taşımalıyım diyorum bu yakınlıktansa, yüreğin artık kaldırmıyor oğlum, sen hiç büyümedin ama biriktirdin diyorum, zihin biraz da bedeni yormak gerektiği fikrine dönüp dolaşıp çapa atıyor, nerede o eski ikili düşünmemek gerek tarzı hülyalar, ne demekti sahi o sözler, o zaman bile içine sinmeyen bir şeyler vardı onlarda, hey gidi, yine de sözcükler o zaman böylesine acıtmıyordu canı, şimdi can ağrımıza dokunmaya görsünler bir ah ki işiteceğin içten içe, dur dur üzülme, dalma yine, eskilerde yaşamak üzüyor insanı, biliyorsun, dalıp kalıyorsun bir yerlerinden yolunu bulana değin, geçen her neyse seni içten içe yiyip kemiriyor sanki.

İşte kalkıyorum oturduğum yerden, bu kadar durmak bile fazlaydı belki de, iki kadın yan yana oturmanın yoluna bakarken biriyle göz göze geliyorum, kendi huzursuzluğum onların arayışıyla örtüşüyor, gözlerimle işte buyurun diyorum, kalkıyorum, vagonun sonuna doğru yürüyorum, çantamı yere koyuyorum, tüm bir vagonu görebildiğim bir noktadan insanları izlemeye dalıyorum tekrar. Aklımda yeni yeni edindiğim dostlardan izler beliriyor, önce bir ezgi, ben Allah’a çok yalvardım dua kabul olmadı daha diyor, ardından pançoya konuşan abimizin susam kokan cebindeki hidayeti düşünüyorum, ne güzel kokuyor ağabey cebin diyor, mis gibi simit kokusu, yeni öldürmüş sevdiğini. Ne garip şey birini sevmek hakikaten, bir insanı sevmekle başlar her şey diyordu ağabey, burada bir insanı sevmekle biter diye ekliyordu, neresiydi orası, ne vakitti. Sanki tam da bugün burasıydı ve belki yarın bir başka yerdir bahsini ettiği. Bir durak sonra ineceğimi fark ediyorum yanı başımdaki ekrandan, her şeyimi paylaşmaya alıştığım sevgilim geliyor aklıma, işte bir yolculuk, kısa bir yolculuk bitiyor, ona tüm yorgunluğunu düşünmeksizin anlatıverirdim beni dinleseydi şimdi diyorum, öfke duyuyorum utanarak, niye dinlemez ki beni diye içten içe kızıyorum ona, hiç bir yere konduramıyorum sonra bu duyguyu, öfke sevgiye, nefret aşka yakışmıyor, yakıştıramıyorum işte. Bu karmaşa beni yoruyor içine çekerken bir yandan. Çantamı aldığım gibi tersten takıyorum omzuma, yevmiyeye çalışmaya hazır şehrin yeni yetmeleri gibi koyuluyorum yola tekrar. 

Vagondan indiğim gibi, kasketiyle kombiniyle üstündeki fosforlu üniforma benzeri şeyin göze batması için sanki özellikle çabalamış bir adam karşılıyor beni, kombin kelimesini gıyabında kullandığımı duysa gülerek hayretle bakarmış gibi biri, hayır hayır bu bir çabanın eseri olamaz, üniformayı biraz da zorla geçirmişler gibi üstüne, uzun yıllar çalıştığı işinden olup işsiz güçsüz, cep delik ruhu özgür gezdikten sonra yeni yeni burada iş tutmaya başlamış bir hâl var bakışlarında. Bana mı gülümsüyor, hafif dalgayla bakmasının sebebi ben miyim, yoksa geçerken denk mi geldim sadece bakışlarına, selam veriyorum gözlerimle, gözleriyle alıyor selamımı, bakışlarla selamlaşmak diye bir şey olduğuna inandırıyor beni bir kere daha, ne kadar kısa sürüyor zamane insanının inançları, işte merdiven yürürken inancım cılızlaşıyor, içimi ısıtan bir bakış, dalgayla karışık bir tebessüm, giderek kayboluyor düşüncemin ufkundan. Yeraltı yolculuğu bitiyor, gökyüzü ise bıraktığım gibi değil, aradan geçen kısa zaman rengine ton katmış, rüzgâr kendinde yağmurun izlerini taşıyor, ha yağdı ha yağacak, hızlıca bir iki esnaf geziyorum, olur da bir gün gider bu ellerden, özlersem diye gücüm olduğu vakitlerde esnaf muhabbeti yapıyorum hiçbir yere varmayan, müşteri olmadığım anlaşılana kadar taşıdığı zoraki nezaketin yerini rahatlığa bıraktığı, çoğu zaman nerede, nasıl bitmesi gerektiğini asla bilemediğim bir iki kelam sohbet. İçlerinden birine özellikle sevgiyle gidiyorum, ona duyduğum hayranlık benzeri bu duyguyu paylaşmak istiyorum, anlıyor elbette anladığı vakitlerde incitmeden sınırını belli eden jestlerde de bulunuyor, yine de bir yer açtığını hissediyorum yaşamında bana. Zanaatkar bu adam, kimseyi duymaya dinlemeye mecali kalmamış birinin yorgunluğunu taşıyor, gününde olduğunda konuşkan, kendini dinlemeye mecali olduğu vakitlerde geçmişi güne katık edip hikâyelerden hikâyelere patikalar çiziyor, mümkün mertebe sözü bırakmıyor karşındakine, olsun, dinlemek de güzel. Dinlemek belki de ancak böyle zamanlarda mümkün, zoraki olduğu kadar rahatsız edici olmadığı vakitlerde. Eşinin bir akrabasına verdiği söz gereği ya da belki aslında eşine verdiği bir söz gereği üzerinde uzundur uğraştığı resmi bitirmeye çalışıyor, işinden arta kalan vakitlerde başına geçip bir iki fırça sulu boya darbesi atıyor tuvale, dönüp diyor ki sonra, hepsi bitince iki rastgele fırça vurucam üstüne, alın size çağdaş sanat diye verecem, gülüyor, kendi çalıyor, kendi oynuyor. Yine de anlaşılmak, ifade için rahatlatıcı olabiliyor, ifadenin ifade edeni hizaya getiren şiddetini hafifletiyor, verdiğim ufak tefek tepkiler onun konuşmasını cesaretlendiriyor sanki kimi zaman, belli belirsiz bir yakınlık hissi yeşeriyor aramızda. Gençken, tek göz bir evde kaldığım zamanlarda sıkça düşündüğüm bir şey gelip takılıyor aklıma o konuşurken, her ne olursan ol, paydaş etmediğin sürece yaşamı, ne önemi var ki o olmanın, hayat bir sahne gibi, komiksen gülen birilerine, iyiysen kıymet bilenlere ihtiyaç duyuyorsun, peki bu ihtiyacı karşılarken ne veriyorsun kendinden? Bu kısmını düşünmemeli belki de, her ne kadar düşünceyi kısım kısım bölemesek de. Hem sonra sahneden indirirler valla insanı, insan mı yok sanki, en kolay gözden çıkarılabilir şeydir insan sahne için.