Obezite Krizi: Yoksullaştıkça Şişmanlıyor muyuz?

Besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ kütlesinin artmasıyla ortaya çıkan bir hastalık olarak tanımlanan obezitenin günümüz Türkiye’sindeki risk faktörleri arasında yoksulluk ilk sırada yer alıyor.   

Yoksulluğun derinleştiği ülkemizde obezitenin etkilediği yurttaş kesimi de değişiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün küresel salgın olarak duyurduğu obezite ile ilgili Türkiye’de de bu yıl 4 Mart Obezite Günü’nde Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yapılan açıklama dikkat çekiciydi. TTB yaptığı açıklamada, obeziteyi yoksulluk hastalığı olarak yorumlayarak, merkez kapitalist ülkelerde obezite oranlarının yoksullar arasında giderek arttığına işaret etti. Karbonhidrat odaklı beslenme kültürünün, sınıfsal eşitsizliklerin, sömürünün her alanda yaygınlaşmasının, insanların çalışma koşullarının gittikçe kötüleşmesi ile yaşam tarzlarının düzensizleşmesinin dengesiz beslenme ve obezitenin yaygınlaşmasında önemli bir etken olduğuna vurguda bulundu.  

Fikir Gazetesi, obezitenin yoksulluk hastalığına dönüşüp dönüşmediği konusunu ele aldı. Hastalığın günümüzde artık geçmişteki gibi ‘zengin’ hastalığı olmaktan çıkışını, yoksul hastalığına doğru evrilişini uzmanlara sordu.   

Ayrıca ‘Obezite fakirlik hastalığı mı?’ sorusunun yanıtını İzmir’in Karabağlar İlçesi’nde Bahriye Üçok ve Limontepe mahallelerine gerçekleştirdiğimiz saha gezisinde yurttaşlarla görüşmeler yaparak aradık.   

SAĞLIKLI BESLENMENİN MALİYETİ GÜNLÜK 550 TL!  

Günlük mutfak harcaması, açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarına ilişkin en güncel araştırmalardan biri Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)/Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM) tarafından gerçekleştirilen ‘Açlık ve Yoksulluk Sınır Araştırması’ 15 Nisan 2024 tarihinde yayımlandı. Araştırmaya göre; Sağlıklı ve dengeli beslenmenin maliyeti günlük 550 TL’yi, 4 kişilik bir aile için açlık sınırı 16 bin TL’yi, yoksulluk sınırı 57 bin TL’yi, tek başına yaşayan bir kişi için ise yoksulluk sınırı 25 bin TL’yi geçti. Açlık sınırı üzerinden hanehalkı tüketim harcamalarının esas alınarak yapıldığı hesaplama sonuçlarına göre ise yoksulluk sınırının 57 bin 578 lira olarak gerçekleştiği ifade edildi.  

Sağlıklı beslenmek için her aile ferdinin alması gereken kalori miktarının farklılık gösterdiğinin ifade edildiği araştırmada, “Yetişkin bir erkeğin sağlıklı ve dengeli beslenmesi için tüketmesi gereken gıdaların aylık karşılığı 2 bin 66 liradır. Bu değer yetişkin bir kadın için bin 953, 15-18 yaş bir genç için 2 bin 129, 4-6 yaş arası bir çocuk için bin 405 liradır. Sağlıklı bir biçimde beslenmenin toplam aile bütçesine maliyeti ise 16 bin 646 lira olarak tespit edilmiştir. Bu tutar söz konusu ailenin sadece gıda için yapması gereken zorunlu harcama tutarıdır.” denildi.   

Tek başına yaşayan bir kişinin ise sağlıklı ve dengeli beslenmesi için yapması gereken mutfak harcamaları ile yaşamını idame ettirmek için yapması gereken barınma, ulaşım, eğitim, sağlık vb. harcamalarının toplam tutarı ise en az 26.517 lira olduğunun altı çizildi.  

 “YOKSULLUK OBEZİTE AÇISINDAN RİSK FAKTÖRÜ!”  

TÜİK tarafından 2016 yılında yapılan sağlık araştırmasında obezite oranı yüzde 19,6 iken, 2019 yılında bu oranın yüzde 21,1’e yükseldiği açıklandı. Cinsiyet ayrımına bakıldığında ise; 2019 yılında kadınların yüzde 24,8’inin obez ve yüzde 30,4’ünün obez öncesi, erkeklerin ise yüzde 17,3’ünün obez ve yüzde 39,7’sinin obez öncesi olduğu belirtildi.   

Türkiye Obezite Araştırmaları Derneği de Dünya Sağlık Örgütü gibi obezitenin 21. yüzyılın küresel boyutta en önemli halk sağlığı sorunu olduğuna, dünyada hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde her geçen gün artış gösterdiğine işaret etti. Tüm bilimsel çalışmalarda yoksulluğun da, sağlıklı yiyeceğe ulaşmada bir engel oluşturduğundan, obezite açısından risk faktörü sayıldığı belirtildi.   

ESKİDEN ZENGİN HASTALIĞIYDI PEKİ YA ŞİMDİ?  

İstinye Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı Prof. Dr. İlhan Tomanbay, obezite ve yoksulluk ilişkisi konusunda değerlendirmelerde bulundu. Sosyal sağlık açısından da konuyu ele alan Prof. Dr. Tomanbay, bundan yıllar önce obezitenin ilk kez duyulduğunda, ABD’de görülen bir “aşırı şişmanlık hastalığı” olarak öğrenildiğini ifade etti. Tomanbay şunları söyledi: “ABD zengin ülke; halk zengin, çok ve kaliteli yiyecekler yiyorlar; keseleri de uygun, yedikçe de şişmanlıyorlar gibi düşünmüş, aşırı şişmanlık dışındaki refah durumlarını gıptayla hayal etmiştik. Hamburger bizler için o tarihlerde modern ve pahalı bir yiyecekti; bugünlerde ülkemizde çalışan yabancı kökenli hamburgerciler açılmamıştı. Alışkın değildik. Oralarda ucuz, bize göre ucuz olmayan şeyi, ‘hamburgerleri yedikçe şişmanlıyorlar’ falan diyorduk. Yıllar sonra Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde de obezitenin ortaya çıktığını öğrenince bu görüşümüz daha da sağlamlaştı. Obezite zenginlerin hastalığıydı! Şimdi Türkiye, halkın geçim durumu bakımından daha da yoksullaştı; halkın alım gücü olabildiğince düştü. Obezitenin Türkiye’de de hızla yaygınlaştığı görülüyor. ‘Nasıl oluyor bu?’ diye düşünmeye başladık. Okuduk, bilgilerimiz gelişti. Durumun öyle olmadığını anladık.”  

“OLUMSUZ VE ÖLÜME GÖTÜREN AÇLIK”  

Obezite yaygınlığındaki artış nedenleri ve sonuçları arasında sosyal ve ekonomik nedenlerin etkisinin olup olmadığına ilişkin Tomanbay, obezitenin de birçok hastalık gibi ekonomik ve kültürel, buna bağlı olarak yaygın toplumsal nedenleri olduğunu belirtti.   

Bunun sadece obezitede değil istisnalar dışında hemen hemen tüm hastalıklarda dayanılması gereken bir gerçek olduğuna işaret eden Prof. Dr. Tomanbay şöyle devam etti: “Bunun ekonomik ve kültürel zorlamalara, zorluklara, çaresizliklere, değerlere, alışkanlıklara, kişisel tercihlere dayanan temelleri var. Şöyle ki, işsizlikten ve bunun getirdiği parasızlıktan et alamayan insanlar ekmek ve çeşme suyunda haşlanmış pırasayla kahvaltı yapıp okula ve işe gidiyorlar ya da işsizler sokağa çıkıyorlar. Şahsen kendim ekonomik nedenlerle oluşan beslenme düzeninde, okulunda ve işyerinde bayılan insan örneklerini görerek yaşadım. Bu en olumsuz ve yıkıma götüren açlıktır. Belli bir geliri olan, ancak yeterli besin maddelerini ekonomik nedenlerle evine sokamayan ya da az miktarda sokabilenler, bunları katık yapıp sürekli ekmek yemekteler. Bu örnek belki bir öncekine göre bir adım daha iyisi ama bu da sağlıklı beslenme değil.”  

“MAKARNAYI EKMEKLE YİYİP KARIN DOYURAN İNSANLAR VAR!”  

“Sofrasında çeşidi biraz daha olabilen, ancak yeterince olmayan milyonlarca aile pirinç, bulgur, makarna gibi haşlama besinleri ekmekle yiyerek karınlarını doyuruyorlar” diyerek açıklamalarına devam eden İlhan Tomanbay, “Düşünebiliyor musunuz? Buğday ürünü olan makarnayı, bulguru; buğdaydan yapılma ekmekle yiyen bir toplum! Bir de bunun bir yandan yeme miktarı ve oranını artırıp bir yandan da bugünkü ekonomik yoksullukla bu eylemde bulunanların sayısı daha da arttı ise obezitenin hızla yaygınlaşmasına neden şaşalım ki?” sorusunu yöneltti.   

Ekonomik açıdan dar gelirlilere göre daha iyi durumdaki yurttaşlara yönelik bir örnekle devam eden Tomanbay, “Masasında bulunan her türlü besin maddesini, ‘ben ekmeksiz yiyemem’ şeklindeki kültürleşmiş alışkanlığıyla, masasındaki patates püresinin, kızartmasının yanında bolca ekmek yiyenler de çok da yoksul olmasalar da kültürel bir yanlışlamanın kurbanı olmuyorlar mı?” diye sordu.   

KARBONHİDRAT AĞIRLIKLI BESLENME VE NÜFUS ARTIŞI DEĞERLENDİRMESİ  

Konuyu bilimsel açıdan ele alarak devam eden Tomanbay ekmek, makarna, pirinç, bulgur vb. gibi tahıl temelli besinlerle et, süt, peynir gibi hayvansal besinlerin farklı iki besin kategorisi oluşturduklarını belirtti. Vitamin, şeker, lif gibi bedensel gereksinimlerimizi karşıladığımız sebzeler ve meyvelerin de tahıllar ve hayvansal besinlerin yanında üçüncü bir besin kategorimizi oluşturduklarını kaydetti.  

Bu besin maddelerini destekleyen yağlar, salçalar, tuz ve diğer baharatların yemeklerin çeşnileri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. İlhan Tomanbay şöyle konuştu: “Tahıllarla hayvansal ürünlerin farklı iki değerleri vardır. Birincisi bedenimizin karbonhidrat gereksinimini karşılarken ikincisi zihinsel gelişmemizin anahtarlarından biri olan protein sunarlar bizlere. Bedenimizin ikisine de gereksinimi bulunmaktadır. Karbonhidratlar bedensel gelişmemize temel oluştururken proteinler zihinsel gelişmemizin tahrikçileridir. Bunun kısa sonucunu Doçent Doktor Osman Nuri Koçtürk (1918-1994) şöyle özetlerdi. Bol proteinli besinleri yiyenler -protein beyni etkilediği için- daha zeki olur, tahılı bol tüketenler – bol karbonhidrat aldıkları için – bedence daha hızlı gelişirler ve bedenlerinde bol et ve yağ ürer. Ancak karbonhidrat proteinli besinler kadar beynin gelişmesine katkı yapmaz. Bu yüzden Türkçemizde iri kıyım, göbekli kişilere somun pehlivanı denir. Bunlar iri kıyım, ancak pehlivanlıkta da çevik ve atak değillerdir. Ayrıca, protein zihinsel kapasiteyi arttırırken karbonhidrat cinsel güdüleri tahrik etmektedir. Bu yüzden etle beslenen ülkelerin nüfusları bir sınırı aşmaz, ancak sanayi ve üretim kapasiteleri daha hızlı gelişirken karbonhidratla beslenen ülkelerin (Hindistan, Çin vb.) nüfusları çok yüksek, üretim kapasiteleri görece düşüktür. Türkiye de bu kategoridedir maalesef. Yakın yıllara kadar nüfus sınırlama politikası kapsamında aile planlaması çalışmaları Türkiye’de de kamuca yapılmıştır. Bugün aile planlaması politikasından vazgeçilmiştir. Çok çocuklu ancak yoksul ailelerin yaygınlaştığı ülkemizde bu uygulamanın toplumsal ve siyasal sonuçları bugünün siyasal arenasında sonuçlarını göstermektedir.”  

“KARBONHİDRAT AĞIRLIKLI BESLENME ARTIŞI ALIM GÜCÜYLE ALAKALI”  

Günümüz Türkiyesi’nde dengeli olarak protein, karbonhidrat, yağ, vitamin, su ve lifli besinlerle beslenemeyen yurttaşların sofralarında büyük oranda karbonhidratlı besinlere yer vermek zorunda kaldığını onaylayan Prof. Dr. Tomanbay şunları kaydetti: “Bu besinler et ve et ürünlerine kıyasla daha ucuzdur. Bugünkü ekonomik koşullarda yeterince satın alınması her aile için olası olmayan et ve peynir, süt gibi et ürünlerinin yerini daha ucuz olduğu için tüketimi daha da artan karbonhidratlı besinler almıştır. Bunun da obeziteyi arttırması doğal görülmelidir. Bugün Türkiye’de çalışan nüfusun yüzde 50’den fazlası sağlıklı beslenmeye yetmeyecek düzeyde olan asgari ücret ve daha azıyla geçinmek zorundaysa sağlıksız ve toplumu çürüten yaygın obezitenin artması elbette kaçınılmaz olacaktır. Ve zihin yapısı yeterli çalışmayan, ama şişman ve hantal bedenler de artacaktır.”  

Peter Osborne’un “Tahıl Yok, Dert Yok” adlı kitabından bir alıntıda bulunan Tomanbay, “…Tahıl ürünlerinin obeziteye ve diğer metabolik rahatsızlıklara nasıl katkıda bulunduğunu keşfedeceksiniz.” dedi.   

OBEZİTE SOSYAL SAĞLIĞIN DA KONUSUDUR, ACİLEN HAREKETE GEÇİLMELİDİR!  

Sonuç olarak obezitenin sadece fizyolojik sağlık alanının konusu olmadığını, sosyal sağlık alanının da konusu ve doğrudan üretimi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tomanbay şunları söyledi: “Bu noktada, sosyal sorunların hangi bedensel arazlara yol açtığı konusunda başta ne sosyal çalışmacılar ne de diğer meslek elemanları kendi mesleki boyutlarında eğilmiş ve incelemeye başlamış değillerdir. Özellikle sosyal çalışmacılar acilen bu konuda kurullar (heyet), yarkurullar (komisyon) oluşturarak çalışmaya başlamalıdır. Göreceklerdir ki obezitenin sosyal tedavisi konusunda çok fazla gerçeğin üretimi ve sosyal tedavi yolları üretilmiş olacaktır.”  

“TÜRKİYE’DE YURTTAŞLARIN SOSYAL SAĞLIĞI İYİ DEMEK OLANAKSIZDIR”  

Sosyal sağlık açısından konuyu değerlendiren İlhan Tomanbay, sağlığın bugün en eski, en geçerli ve evrensel tanımını yaparak sözlerini sürdürdü: “Sağlık sadece bedensel değil, ruhsal ve sosyal olarak tam bir iyilik durumudur. Bu tanım bugün Dünya Sağlık Örgütünün daha ilk tüzüğünde (1947) yer almış tanımdır. Bu tanıma bugün ruhsalın yanına aklî, yani mental sağlığı da ekleyelim. Bedensel sağlık fizyolojik sağlıktır. Ruhsal ve ussal (aklî) sağlık da beyin ve ruh durumlarımızın sağlıklı olmasına işaret eder. Sosyal sağlık nedir o zaman? Kısaca bu görüşmede sıkça değindiğimiz, ekonomik, kültürel ve toplumsal koşulların, sosyal yaşam düzenimizi bozan maddi ve manevi bozuklukların önayak olduğu, yarattığı sosyal düzenimizin, yani sosyal ilişkilerimizin ve sosyal iletişimlerimizin yerinde olmasıdır. Bugün bu düzenin yerinde olduğunu Türkiye halkı için söylemek, kabul edersiniz ki, olanaksızdır. Ekonomik ve siyasal baskıların yarattığı en hafifinden rahatsızlıklar, en ağır boyutunda travmalar sosyal sağlığı bozmaktadır. Sık sık sokaklarda kavgalar, bıçaklamalar, öldürmeler gündelik olaylara dönüşmüştür. Komşu hakları düşüncesi ortadan kalkmış komşu komşuya adeta düşman olmuştur. Bu ayrı ve buraya sığmayacak kadar uzun bir konudur. Sosyal sağlığın bozukluğunun, yani ekonomik, kültürel ve siyasal baskıların psikosomatik hastalıklara yol açtığı halk arasında yaygın olarak bilinen bir gerçektir. Psikosomatik hastalıkların yanına sosyosomatik rahatsızlıkları, giderek hastalıkları yani, sosyal bozuklukların bedende yarattığı arazlar. Örneğin üzüntüden kanser olmak gibi. Bu şekilde bugün halkımızın ne büyük bir biyopsikososyal baskılar altında olduğu gerçeği daha kolay görünecektir.”  

DİYETİSYEN KARA: SOSYOEKONOMİK DURUM OBEZİTEYİ ETKİLER! 

Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Diyetisyen Hanife Kara, “Dünya çapında obezite prevalansı son yıllarda istikrarlı bir şekilde artış göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi küresel bir salgın ilan etmiştir. Pek çok popülasyonda, özellikle de yüksek gelirli ülkelerde, obezitenin dağılımı sosyoekonomik spektrum boyunca eşitsizdir ve ters bir sosyal eğim izler. Yani sosyoekonomik durum ne kadar düşükse, obez erkek ve kadınların oranı da o kadar yüksek olur. Bu bulgu, sosyal durum ve halk sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır.” diye konuştu. Diyetisyen Kara, “20. yüzyıl ile beraber nüfusun büyük kesiminde toplumun artan maliyetler karşısında enerjisi yüksek, besin değeri düşük olan besin tüketiminde ciddi oranda bir atış görülmüştür. Bu da obezite oranında da ciddi bir artışa neden olmuştur. Zengin, sosyaekonomik düzeyi yüksek olan bireyler sağlıklı gıdalar satın alabiliyor, obeziteyle mücadele ve diğer kilo kontrolü hususunda imkanlara da çok rahat erişebiliyor. Bu nedenle günümüzde obezite salgınının yoksul kesimde, zengin gruplara göre daha hızlı ilerleyebileceği varsayılabilir” yorumunda bulundu.    

 

HERKES İÇİN ERİŞİLEBİLİR UYGUN FİYATLANDIRMA ÇAĞRISI! 

Son olarak yoksulluk ve obezite arasındaki pozitif ilişkiyi tanımlamak için kullanılan “yoksulluk ve obezite paradoksu” teriminden bahseden Kara, “Araştırmacılar bunu bir paradoks diğer bir tabirle çelişki olarak adlandırıyor. Bir taraf bazı insanların, yoksulluk nedeniyle, yiyecek almaya gücü yetmedikleri için daha düşük kalori alımına sahip olacağını, öteki taraftan yine bu insanların yoksulluk nedeniyle daha basit gıdaları tüketerek, sağlık yönünden fakir işlenmiş gıda tüketiminin daha fazla olabileceğini gösteriyor. Bu sorunlar karşısında sağlıklı gıdaların ve fiziksel aktivite fırsatlarının herkes için daha erişilebilir ve uygun fiyatlı hale getirilmesi hepimizin sağlığımız için oldukça önemli olduğunu söylemek isterim.” çağrısında bulundu.   

YURTTAŞ NASIL BESLENİYOR? YOKSULLUK ŞİŞMANLATIYOR MU?  

İzmir Karabağlar’da Doğu, Güneydoğu Anadolu, iç Ege, İç Anadolu gibi bölgelerden göç alan Bahriye Üçok ve Limontepe mahallelerinde yurttaşlarla görüştük.   

Sağlıklı gıdaya erişememekten yakınan yurttaşlar, en ucuz olan makarna, bulgur gibi karbonhidrat içeren ürünler ile karınlarını doyurmaya çalıştıklarını ifade etti.   

“GEÇİNEMİYORUZ, SAĞLIKLI BESLENEMİYORUZ”  

Cennet Aygün (46): Ev hanımıyım. Eşim engelli ona bakıyorum. Evde bakım yardımı ya da başka bir yardım alamıyoruz eşim SSK’dan emekli olduğu için. 10 bin TL maaşı var. Bu maaşla ne et alabiliyoruz, ne peynir, tereyağı alabiliyoruz. İstediğimiz besinleri alamıyoruz. Genelde kuru erzak; bazen hamsi, tavuk alabilirsek alıyoruz. Alamazsak makarna daha ucuz olduğu için o ve onun gibi şeylerle bulgurla karnımızı doyuruyoruz. Kilo problemim var. Mide küçültme ameliyatı olmak istiyorum ama hastam var. Tedavi olamıyorum.

 

Mehmet Özdemir (71): 1996 yılında Sümerbank’tan emekli oldum. 1976 yılından beri Limontepe’de oturuyoruz. Ayda beş pazar varsa ikisine anca gidiyoruz. Ev kiram yok maaş yine de yetmiyor. Alabilirsek tavuk alabiliyoruz. Et, balık zaten alamıyoruz. Peynir çökelek alabiliyoruz. Sebze meyve alamayınca mecbur hamur işi yiyoruz. Şeker hastasıyım, kalp ameliyatlıyım. Doğru düzgün beslenemeyince de kilo alıyoruz.   

 

 

 

Fatma Toprak (73): Bu pahalılıkta nasıl beslenelim? Bundan bir yıl önce 300 lirayla gelip pazar arabamı doldururdum şimdi 750 lirayla pazara geliyorum sepet boş. Kirada evlerim olduğu halde geçinemiyorum. Eşim yatalak hasta. Mecbur kalınca hamur işi yiyoruz. Kilodan kaynaklı sağlık sorunlarım var. Şeker de var tansiyonda var. İşte pahalılık var sağlıklı beslenmek çok zor oluyor.

 

 

 

 

Sultan Güler (73): Engelliyim, ev hanımıyım. Eşimin 11 bin lira olan emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyoruz. Alım gücümüz 300-400 kat düştü. Pazardan sebze meyve az az alıyoruz. Böyle olunca da ya çorba ya makarna yiyoruz. Et, tavuk, peynir alamıyoruz. Yetkililer gelip milletin halini görsünler. Bir kilo salatalık 30 lira, yeşil fasulye alacaktım kilosu 70 lira ben nasıl alayım.

 

 

 

Yeter Yıldız (yaşını bilmiyor): Bir engelli kızım var eşim yok tek başıma bakıyorum. Beş bin TL ev kiram var, yaşlı aylığı alıyorum. Pazara geliyorum az az bir şeyler alıyorum. Patates falan alıyorum, makarna yapıyorum. Et hiç alamıyorum. Zeytin alınca peynir almam, çok pahalı zaten, nasıl alayım? Çok dardayım.