Fotoğraf: L’écrivain Abel Quentin à Paris, le 19 octobre 2021.
Fransız yazar Abel Quentin, Le Monde’da yayımlanan yazısında, akıllı telefonlardan üretken yapay zekâya uzanan dijital düzeni “kokain benzeri bağımlılık” ve “insan zekâsına karşı işlenen suç” olarak nitelendiriyor; çocuklara telefon satışının yasaklanmasından, üretken yapay zekânın kamusal kullanımdan çekilmesine kadar uzanan radikal önlemler çağrısı yapıyor.
Ekran çağının “çocuk aklı” sorusu
Fransız romancı Abel Quentin, 8 Aralık 2025’te Fransız gazetesi Le Monde’da yayımlanan bir makalesinde, üretken yapay zekâ ve akıllı telefonlar etrafında kurulan dijital düzeni sert ifadelerle hedef aldı. Quentin, “dijital cinnet” diye adlandırdığı bu çağda, yetişkinlerin değil çocukların bakış açısına dönmeyi öneriyor: Masanın ucundaki çocuğun sorduğu basit ama sarsıcı soruları yeniden sormak gerektiğini savunuyor.
Bu sorular onun için son derece somut: Akıllı telefon reklamları neden serbest, madem bağımlılık üreten bir araç kadar tehlikeli? Neden bu cihazların satış ve kullanımının çocuklar için tamamen yasaklanması düşünülmüyor? Ve en önemlisi: Üretken yapay zekânın, hem ekolojik hem de pedagojik açıdan böylesine sorunlu olduğunu biliyorsak, neden herkese sınırsız biçimde açılmasına izin veriyoruz?
Quentin’e göre, üretken yapay zekânın 2022’den itibaren yarattığı dalga, yalnızca bir “teknoloji meselesi” değil; insanın kendi üzerine kapanmasına, “kendisinden vazgeçmesine” yol açabilecek bir medeniyet kırılması.
Çocuk beynini hedef alan pazar
Yazar, televizyon sonrası dijital çağda “boş zaman” ve “beyin zamanı” üzerinde ortaya çıkan muazzam kontrolü hatırlatıyor. Nörobilimci Michel Desmurget’in, ekranların insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir “alışkanlık ve dikkat kolonizasyonu” yarattığına dair uyarılarını anımsatıyor.
Bu sürecin rastlantısal olmadığı da Quentin’in vurguladığı noktalardan. Eski Facebook başkanı Sean Parker’ın yıllar önce verdiği itirafı örnek gösteriyor: Platformun, insan psikolojisinin zayıf noktalarını –onaylanma ihtiyacı, çatışma, sürpriz, beğeni– bilinçli biçimde istismar edecek şekilde tasarlandığını hatırlatıyor. Parker’ın, “Bütün bunların çocuklarımızın beyni üzerindeki etkisini biliyorduk ve yine de yaptık” sözlerini, dijital kapitalizmin itirafı olarak okuyor.
Quentin’e göre bugün gelinen noktada, “dijital aptal” diye suçlanan kullanıcılar, aslında bu sistemin önceden planlanmış mimarisinin kurbanları. Pazar, beynin zaten var olan eğilimlerini, “kötü cinler gibi” sonuna kadar kışkırtıyor.
Nötr teknoloji miti: “Sorun insanda, araçta değil” masalı
Abel Quentin, dijital teknolojiler etrafında örülen en güçlü mitin “nötr teknoloji” masalı olduğunu söylüyor. Bu masal, telefonların, sosyal ağların ve üretken yapay zekânın kendiliğinden tehlikeli olmadığını, bütün sorunun “kullanıcı”da olduğunu iddia ediyor:
“Kötü içerik izleniyorsa, nefret dili yayılıyorsa, insanlar akıllı telefon çukuruna düşüyorsa, bu insanın zaaflarından kaynaklanır; teknoloji masumdur.”
Bu yaklaşımın, bağımlılığını inkâr etmeye çalışan bir “bağımlı” söylemine benzediğini savunuyor. Quentin, Jacques Ellul’ün teknoloji eleştirisine dayanarak, teknolojinin “yan etkilerinin” yalnızca kötü kullanım sonucu olmadığını; bizzat teknolojik sistemin kendisinin, fark edilmesi güç ama derin medeniyet değişimleri yarattığını hatırlatıyor.
Ona göre dijital çağda yaşanan dönüşümlerin büyük kısmı, hiçbir demokratik tartışmaya, kolektif karara, siyasal müzakereye konu olmadan hayatın içine sızdı. Ne zaman, hangi aşamada, kim karar verdi? Quentin’in sorusu bu.
Fatalizm, “dijital kader” ve teslimiyet kültürü
Quentin, bugün en güçlü engelin, açık savunudan çok fatalizm olduğuna inanıyor. Üretken yapay zekâya dair riskler artık kurucu isimler tarafından bile dile getirilirken, ekranların sağlık ve ruhsal gelişim üzerindeki zararlarına dair araştırmalar artarken, inkâr etmek zorlaşmış durumda.
Bu noktada “kaderci” figür devreye giriyor:
-
Tehlikeyi kabul ediyor ama bunu hava durumu gibi kaçınılmaz görüyor;
-
Teknolojik “ilerleme”yi, durdurulamaz bir sel veya kasırga olarak tasvir ediyor;
-
Toplumun yapabileceği en fazla şeyin, bu dalgaya uyum sağlayacak “dijital vatandaşlık eğitimi” olduğunu savunuyor.
Quentin’e göre bu, “kapitülasyon ideolojisi”: Daha mücadele başlamadan teslim bayrağı çekmek. Bu düşünüş, toplumsal hayal gücünü kilitliyor; “nasıl olsa hiçbir şey yapılamaz” önkabulü, gerçekte hiçbir şey yapılmamasını sağlıyor.
“Reflü” değil, “reflux numérique”: Dijital gerileme talebi
Yazar, burada asıl sorulması gereken sorunun “Ne yapabiliriz?”den önce “Ne istiyoruz?” olduğunu söylüyor. Toplumsal bir “dijital reflux”, yani geriye çekilme, geri sarma isteği olup olmadığını sorguluyor:
-
Toplumun ne kadarı gerçekten “daha az ekran, daha az yapay zekâ” istiyor?
-
Dijital araçların “pratik faydaları”, toplumsal dokunun çözülmesini, dikkat dağınıklığını, yalnızlığı, siyasal kutuplaşmayı ve “zekânın aşınmasını” telafi edebiliyor mu?
-
Bilgi ve iletişim teknolojilerinin toplumsal toplam maliyeti hiç hesaplandı mı?
Quentin, nörolog Servane Mouton’un çağrısına atıfla, bütün bilişim ve iletişim teknolojilerinin kolektif maliyetinin –sağlık, iklim, eğitim, demokrasi, dikkat, çocuk gelişimi– ciddiyetle hesaplanması gerektiğini savunuyor. Böyle bir bilanço, kamu politikalarının elini güçlendirebilir; “dijital sektörü kayıran tabuların” kırılmasına yardımcı olabilir.
Radikal siyaset mümkün mü? Yasaklar, sınırlamalar ve kamusal cesaret
Abel Quentin, üretken yapay zekânın sağlık alanında veya bilimsel araştırmalarda kullanılmasının, onu herkesin eline verilmesini gerektirmediğini savunuyor. Soru onun için sade:
-
Üretken yapay zekânın olumlu kullanım alanlarını, kamusal denetim altında tutarak,
-
Bu araçları kişisel telefon ve bilgisayarlardan çekmek, kamusal erişimi sınırlandırmak mümkün değil mi?
Aynı soruyu akıllı telefonlar için de soruyor:
-
Okulda, hastanede, kamusal alanlarda telefonları büsbütün yasaklamak imkânsız mı?
-
Çocuklara telefon satışını tamamen durdurmak gerçekten düşünülemez mi?
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2026’dan itibaren liselerde telefonların yasaklanmasını gündeme getirmesini “olumlu ama gecikmiş bir adım” olarak niteliyor; bunun çok daha ileri önlemlerin başlangıcı olması gerektiğini vurguluyor. Her yıl gecikmenin, yeni bağımlılık katmanları yarattığını, geri dönüşü zorlaştırdığını ekliyor.
“Masayı devirmek” için neden yalnızca aşırı sağ mı cesur?
Quentin, yazısını beklenmedik bir karşılaştırmayla bitiriyor. Trumpçı aşırı sağın, ABD’de uzun süre “dokunulmaz” sayılan ittifakları ve anayasal teamülleri bile sorgulayıp altüst edebilmesini hatırlatıyor. Demokrasi için yıkıcı olan bu cesaretin, bir ders içerdiğini savunuyor:
Eğer masayı kötü yönde devirmek mümkünse, neden ayrım gözetmeksizin ticari çıkarları önceleyen dijital düzene karşı, “zekâyı ve çocukları korumak için masayı devirmek” mümkün olmasın?
Abel Quentin, ekran çağının eleştirisine “aşırılık” damgası vuranlara karşı, basit ve sert bir pozisyon öneriyor:
-
Evet, bu bir “dijital kokain”;
-
Evet, burada insan zekâsına karşı suçlar işleniyor;
-
Ve evet, bu düzene karşı radikal ve açık sözlü bir eleştiri artık lüks değil, zorunluluk.
Dijital çağın sahte peygamberleri: Mega-influencer’lar dünyayı nasıl şekillendiriyor?
Prof. Dr. Haluk Şahin ile Dijital Tufan ve Gürültüden Sakınmak Üzerine: Şimdi Ne Yapacağız?
Dijital Bir Dünyada Çocuk Olmak: Haklar, Öncelikler ve Riskler
Abel Quentin, yapay zeka eleştirisi, üretken yapay zeka, dijital bağımlılık, akıllı telefon yasağı, çocukların ekran kullanımı, Michel Desmurget, Jacques Ellul, Sean Parker, Fransa dijital politika, dijital çağ eleştirisi
