*Kentsel Politika ve Strateji Uzmanı | Yerel Yönetimler Danışmanı
Türkiye’de barınma krizi artık yalnızca yüksek kira ve satış oranlarıyla açıklanabilecek bir sorun değil. Konutun bir hak olmaktan çıkarılıp piyasa nesnesine dönüştürülmesi, barınmayı milyonlarca insan için yaşanamaz hale getiriyor. Bugün yaşadığımız kriz, yanlış tesadüflerin değil; bilinçli siyasal ve mekânsal tercihlerin sonucu.
Türkiye’de barınma krizi artık istatistiklerle anlatılabilecek bir eşikte değil. Kira artış oranları, konut fiyat endeksleri, faiz oranları… Bunların hepsi önemli; ama asıl mesele başka bir yerde duruyor: Bugün milyonlarca insan için barınma, yaşanabilir bir hayatın parçası olmaktan çıkmış durumda.
Barınma krizi artık yalnızca ekonomik bir daralma ya da piyasa dalgalanması değil; toplumsal, siyasal ve mekânsal bir kırılma alanı. Ve bu kırılmanın merkezinde konut hakkı değil, umut siyaseti var.
Kendi kentinde kalamayan gençler, güvencesiz ve sağlıksız konutlarda yaşamak zorunda kalan kadınlar, her sözleşme yenilemede yerinden edilme korkusu yaşayan kiracılar, kentin çeperlerine itilmiş dar gelirli aileler… Bu tablo bir “piyasa sorunu” değil. Bu tablo, konutun bir hak olmaktan çıkarılmasının sonucudur.
Bugün yaşadığımız kriz, yanlış tesadüflerin değil; bilinçli tercihlerle kurulan bir konut rejiminin ürünüdür.
Konut hakkının metaya dönüştüğü eşik
Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları hukukunda konut hakkı; kişinin güvenli, erişilebilir, sağlıklı, insana yakışır bir konutta yaşama hakkı olarak tanımlanır. Bu hak; barınmayı, kentsel hizmetlere erişimi, fiziksel güvenliği, uygun maliyetliliği, yaşanabilir çevreyi, mahremiyeti ve toplumsal hayata katılımı kapsar. Yani konut hakkı, yalnızca bir gayrimenkule sahip olmak değil, bir yaşam hakkıdır.
Uzun yıllardır Türkiye’de konut, barınma ihtiyacını karşılayan bir kamusal alan olarak değil; ekonominin taşıyıcı kolonlarından biri olarak ele alındı. Konut, insanın yaşamını güvence altına alan bir zemin olmaktan çıkarıldı; yatırım aracına, birikim stratejisine, belirsizlik dönemlerinde “güvenli liman” olarak pazarlanan bir meta haline getirildi.
Bu dönüşüm yalnızca piyasayı büyütmedi; toplumsal eşitsizlikleri de derinleştirdi. Konut meta haline geldikçe, milyonlarca insan için karşılanabilir olmaktan çıktı. Konut piyasası büyürken, barınma hakkı küçüldü. Sonuç olarak kiracı oranı tarihinin en yüksek seviyelerine ulaştı ve Türkiye hızla bir kiracı toplumuna dönüştü.
Bugün konut üretiminin artmış olması, barınma krizinin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine, konut üretilirken kimlerin dışarıda kaldığı sorusu giderek daha yakıcı hale geliyor.
Barınma krizi neden sadece ekonomik değil?
Bugün barınma krizi üzerinden yaşadığımız şey yalnızca bir ekonomik sıkışma değil. Bu kriz, insanların şehirle kurduğu bağın kopması anlamına geliyor. Türkiye’de geleceği belirleyecek yeni bir toplumsal kırılma hattından söz ediyoruz. Ekonomik eşitsizliklerin görünür olduğu ve giderek siyasal bir kırılma alanına dönüşen bir hattan…
Mahalle aidiyetinin çözülmesi, bakım ve eğitim düzenlerinin bozulması, kadınlar için güvenli yaşam alanlarının daralması, gençler için “kendi kentinde gelecek kuramama” duygusunun normalleşmesi bu krizin doğrudan sonuçlarıdır.
Konut yalnızca bir çatı değildir. Konut; işe gidebilmektir, çocuğunu okula ulaştırabilmektir, sağlık hizmetlerine erişebilmektir, güvenli bir çevrede yaşamak demektir. Bu nedenle konut hakkı, diğer tüm hakların temelini oluşturan bir yaşam hakkıdır.
Bugün konut politikaları bu bütünlükten koparıldığında, üretilen her çözüm eksik ve kırılgan kalmaktadır. Çünkü yaşadığımız kriz, kentlerin değil; yıllardır süren yanlış konut politikalarının sonucudur.
Sosyal konut kime sosyal?
“Sosyal konut” kavramı Türkiye’de uzun süredir neredeyse sorgulanmadan kullanılan bir başlığa dönüştü. Oysa sosyal konut, yalnızca düşük fiyatlı konut üretmek değildir. Sosyal konut; barınma hakkını piyasanın insafına bırakmayan, en kırılgan kesimleri önceleyen, kenti yalnızca yapıdan ibaret görmeyen hak temelli bir kamu politikasıdır.
Bu nedenle temel soru şudur: Bir konut politikası kimin için tasarlanıyor?
Türkiye’de uygulanan sosyal konut modelleri, devleti barınma hakkını güvence altına alan bir aktör olmaktan çok, konutu satış yoluyla erişilebilir kılmaya çalışan bir piyasa düzenleyicisi konumuna yerleştiriyor. Yurttaş bu modelde bir hak sahibi değil; uzun vadeli taksitlere bağlanan bir müşteri olarak görülüyor.
Oysa barınma krizinin en ağır yükünü taşıyan kesimler; asgari ücretliler, güvencesiz çalışanlar, tek gelirli haneler, kadınlar ve gençler bu borçlandırma modellerinin çoğuna fiilen erişemiyor. Aylık taksit tutarları, peşinat koşulları ve uzun vadeli ödeme planları, “dar gelirli” olarak tanımlanan geniş bir kesimi daha en baştan dışarıda bırakıyor. Böylece sosyal konut, en çok korunması gerekenler için değil; borçlanabilen dar-orta sınıf için işleyen bir mekanizmaya dönüşüyor.
Bu durum sosyal konut kavramının içini boşaltıyor. Hak temelli bir barınma politikasının yerini, seçici ve dışlayıcı bir erişim modeli alıyor. Barınma hakkı, evrensel bir hak olmaktan çıkıp “hak kazanabilenler” için geçerli bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Üstelik sorun yalnızca ekonomik değil; mekânsal boyutu da son derece güçlü. Sosyal konut projelerinin büyük bir kısmı kentin çeperlerinde, ulaşım ve istihdamdan kopuk alanlarda hayata geçiriliyor. Bu durum, konut hakkının en temel boyutlarından biri olan şehre erişim hakkını zedeliyor. İnsanlara bir ev veriliyor; ama kente katılım imkânı verilmiyor. Konut var, ama kent yok.
Bu nedenle sormak zorundayız:
Eğer sosyal konut insanları kentin dışına itiyorsa, en kırılgan grupları kapsamıyorsa ve barınma hakkını borçlanma kapasitesine bağlıyorsa…
Bu politika gerçekten kime sosyal?
“Yüzyılın konut projesi” ve barınmanın siyaseti
İktidarın 500 bin konutluk hamleyi “Yüzyılın Konut Projesi” olarak adlandırması, yalnızca bir isim tercihi değil. Bu ifade, barınma krizinin siyasal düzeyde nasıl ele alındığını da açıkça gösteriyor. Kriz kabul edilmiş; ancak çözüm, yine merkezî ve tek elden kurgulanan büyük ölçekli bir proje üzerinden tarif ediliyor.
Bu tür mega konut projeleri iki düzlemde aynı anda işler. Bir yandan büyüyen barınma ihtiyacına yanıt üretme iddiası taşır. Öte yandan krizi siyasal olarak yönetilebilir ve anlatılabilir bir alana çeker. Kura süreçleri, temel atma törenleri, anahtar teslimleri… Hepsi “çözüm üreten devlet” imajını pekiştiren güçlü sahnelerdir. Neredeyse tüm ömrünü başını sokacak bir ev alabilmek için çalışarak geçiren ve sonunda o evin anahtarını Cumhurbaşkanının elinden alan biri için bu, elbette paha biçilemez bir anıya dönüşür.
Ancak barınma krizi sahnelerle çözülecek bir mesele değildir.
Bu projelerin büyük çoğunluğu TOKİ eliyle, merkezî bir anlayışla yürütülmektedir. Yerel yönetimler ise çoğu zaman yalnızca altyapı ve ulaşım yükünü üstlenen, ancak karar süreçlerine tam anlamıyla dahil edilmeyen aktörler konumundadır. Bu durum, konut politikasını yerel demokrasiden koparırken kentlerin özgün ihtiyaçlarını da göz ardı eder.
Daha da önemlisi, bu projelerin yer seçimi ve tasarım anlayışı barınma krizinin mekânsal boyutunu derinleştirme riski taşır. Kent çeperlerinde yoğunlaşan konut alanları yeni merkez–çeper ayrımları yaratır. İnsanlar ev sahibi olurken işlerinden, sosyal yaşamdan ve kamusal hizmetlerden uzaklaşır. Bu, zorla değil; politik tercihlerle gerçekleşen modern bir yerinden edilme biçimidir.
Siyasal açıdan bakıldığında, bu projeler aynı zamanda uzun vadeli bir bağlılık mekanizması üretir. 15–20 yıla yayılan borç ilişkileri, yurttaşı yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da sisteme bağlar. “Bu projeyi bunlar başlattı, bitirsinler” duygusu, barınma üzerinden kurulan bir siyasal sadakat zeminine dönüşebilir. Ancak bu zemin kırılgandır. Enflasyon, maliyet artışları, gecikmeler ya da ödeme güçlükleri umut siyasetini hızla hayal kırıklığı siyasetine çevirebilir.
Bu nedenle “Yüzyılın Konut Projesi” başlığı altında asıl tartışmamız gereken soru şudur:
Bu projeler barınma krizini çözmek için mi tasarlanıyor, yoksa krizi yönetilebilir, ertelenebilir ve siyasal olarak pazarlanabilir bir alana mı taşıyor?
Barınmanın siyaseti tam da burada başlar. Konut, yalnızca betonarme bir yapı değil; yurttaşla devlet arasındaki ilişkinin, eşitliğin ve adaletin somutlaştığı bir alandır. Konut politikası, kimin şehirde kalacağına, kimin şehirden uzaklaşacağına karar verir. Bu nedenle barınma meselesi teknik bir planlama konusu değil; doğrudan siyasal tercihler bütünüdür.
Barınma krizi bir tercihler meselesidir
Türkiye’de barınma krizi artık inkâr edilemeyecek bir gerçeklik. Ancak bu krizi yalnızca “piyasanın doğal sonucu” olarak okumak, asıl sorumluluğu görünmez kılar. Çünkü barınma krizi kendiliğinden ortaya çıkmış bir durum değil; yıllardır yapılan siyasal, mekânsal ve ekonomik tercihlerin sonucudur.
Konutun bir hak olmaktan çıkarılıp yatırım aracına dönüştürülmesi, sosyal konutun hak temelli bir güvence yerine borçlandırma modeline sıkıştırılması, kentlerin planlama yerine projelerle yönetilmesi… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Bunlar, kimin şehirde kalabileceğini, kimin şehirden uzaklaşacağını belirleyen bilinçli kararlar zinciridir.
Bugün “kaç konut yapıldı?” sorusundan daha önemli birkaç soru var:
Bu konutlar kimler için, nasıl bir yaşam vaadiyle üretiliyor?
Barınma meselesi yalnızca bir konut üretim meselesi değil. Bu mesele, kentte eşit yaşama hakkının korunup korunmadığını gösteren temel bir ölçüt. Eğer bir ülkede gençler kendi kentlerinde yaşam kuramıyorsa, kadınlar güvencesiz konutlarda daha büyük riskler üstleniyorsa, dar gelirli haneler kentin dışına itilerek görünmez hale geliyorsa; orada sorun yalnızca ekonomik değildir. Orada sorun, kent hakkının aşınmasıdır.
Bu yüzden barınma krizini konuşmak, yalnızca teknik bir planlama tartışması değildir. Bu, açıkça politik bir tartışma alanıdır. Çünkü konut politikaları, bir toplumun eşitlik anlayışını, demokrasiye bakışını ve geleceğe dair tahayyülünü doğrudan yansıtır.
Bugün Türkiye’de barınma üzerinden şekillenen tablo bize şunu söylüyor: Konut politikası artık yalnızca bir sektör politikası değil; toplumsal adaletin merkezinde duran bir siyasal mücadele alanı.
Barınma krizini anlamadan bu ülkede ne eşitliği ne de adil bir kent yaşamını konuşabiliriz. Ama önce şu konuda netleşmeliyiz: Barınma krizi, çözümü ertelenebilecek bir sorun değil; demokrasinin ve kentlerin geleceğini belirleyen temel bir eşiktir.
Yazımın devamında, bu krizin kimleri nasıl etkilediğini ve başka bir yolun nasıl mümkün olabileceğini ele alacağım.
Meta olarak konuttan hak olarak barınmaya: Kent hakkı, yeni belediyecilik ve yeniden kamuculuk
Cumhuriyet’in İlk Yüzyılında Kentleşme Pratiklerine Bir Bakış ve İkinci Yüzyılın Kentlerini Planlama
Etiketler: barınma krizi, konut hakkı, sosyal konut, TOKİ, kent hakkı, kiracılık, kentsel politika, yerinden edilme, kentleşme, eşitsizlik
