Fotoğraf: Tayfun Uğurluel
Suç tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir olgu. Tarihte bilinen ilk suçlu neredeyse tüm anlatılarda Kabil kabul ediliyor. Havva’nın ilk iki oğlundan biri yani. Yıllarca içinde biriktirdiği kıskançlık ve kinle kardeşi Habil’i öldürüyor ve tabi ki Tanrı tarafından sonsuza kadar lanetleniyor. Böylece ilk insanlar bilinen ilk suçu, cinayeti işliyor.
İlk suçlu çok eski, ancak “suç” hala çok tartışılıyor. Kimilerine göre tüm dinlerin ortaya çıkış amacı insanlığı bir düzene sokmak ve suçu engellemek, kimine göre devletler bu yüzden var. Ancak bugünkü tabloda görünen o ki ne dinler, ne de devletlerin anayasaları dünyada suç işlenmesini bitirmek için yeterli değil. İnsanlık hala “suç” kabul edilen şeyleri yapmaya devam ediyor.
Bu dosyamızda bir suçun nasıl oluştuğunu, bir insanın nasıl bir “suçluya” dönüştüğünü anlamaya çalışacağız. Yani katledilen eşinin ardından yaptığı meşhur konuşmada Rakel Dink’in dediği gibi “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı” konuşacağız.
Suç, adalet, ceza… 21. yüzyılın hala en çok konuşulan konuları. Peki kim “suçlu”? Bizler bugün kime neye göre “suçlu” diyoruz? Devletli dünyamızda suçlu, topluluğun yönetildiği kurallarca kabul edilmeyen eylemleri gerçekleştirilenlere deniyor. Yani şeriatla yönetilen ülkelerde şeriat hukukuna uymayanlar, demokratik ülkelerde ise anayasaya ve yasalara aykırı fiilleri işleyenler “suçlu” kabul ediliyor. Peki bir suçun anatomisi nedir? Kimler, neden suç işliyor?
Bireysel bir kötü tercih mi, yapısal baskı mı?
Psikoloji Bölümü Araştırma Görevlisi ve Ege Üniversitesi doktora öğrencisi Beril Sercem Şengül’e göre “Suçu üreten toplumsal zemin, yaşadığımız düzenin içindeki mülkiyet ilişkileri, bireyin sınıfsal konumu, işsizlik, güvencesizlik, mekânsal ayrışma ile barınma ve eğitim hakkına ilişkin krizler; bireyler üzerinde gündelik yaşamı risk yönetimine çeviren baskı koşulları üretir. Bu nedenle suç bireylerin tekil olarak “kötü tercihlerinden” önce bu yapısal baskı ortamı içinde konumlandırılmalıdır.”
Siyasal iktidarın hukukla ilişkisi
Burada tartışılması gereken önemli konulardan bir tanesi de siyasal iktidarın hukukla kurduğu ilişkiyi nereye oturtacağımız. Beril Sercem Şengül’e göre “Hangi davranışların ‘suç’ sayılacağı, hangi grupların daha yoğun denetleneceği ve hangi zararların görünmez kalacağı (örneğin iş cinayetleri) devletin ve hukukun iktidar ilişkileri içinde belirlediği yasaların işleyişi ile bağlantılıdır. Bu iki boyutu psikolojiyle bağlantılandırdığımızda bahse konu koşullar kişide kronik stres, gelecek ufkunun daralması, denetim kaybı ve statü, aşağılanma deneyimleri üzerinden karar alma ve risk davranışlarını etkileyen bir zemin kurar ama bu etkiyi kişisel bir sorunmuş gibi ele almak bağlamdan kopmaya yol açar.”
TODAP üyesi Psikolog Hivda Yücekaya’ya göreyse “Yıllarca kocasından sistematik şiddet gören, defalarca öldürülme tehdidi alan, korunmayan bir kadının kocasını “öldürmesi”, “suç” diye adlandırılırken, asıl şiddet görünmez kılınır. Oysa burada mesele bir “öldürme” değil, ölmemek için verilen bir karşılıktır. Kadın zaten ölecekken, bu eylemi bağlamından koparıp yalnızca fiile indirgemek, şiddeti failinden alıp hayatta kalana yüklemektir. Bu mantıkla suç, artık zarar üzerinden değil; iktidarın kime yaşam hakkı tanıdığı üzerinden tanımlanır. Sonuçta suç, hukuki bir kategori olmaktan çıkar, politik ve ahlaki bir disiplin aracına dönüşür”
“Tehlikeli” semtlerin içine doğanlar
Türkiye’de suçlularıyla nam salmış belirli yerler vardır. Bazı semtlere girerken “çekinmemiz” gerektiği söylenir. İzmir’de Kadifekale, İstanbul’da Esenyurt, Bağcılar, Güngören, Tarlabaşı, Ankara’da Çinçin’i hepimiz böyle tanırız. Bu lokasyonlar çoğunluk tarafından “tehlikeli” kabul edilir. Hatta bazılarında yalnız gezilmemesi tembihlenir. Peki Kadifekale’yi Alsancak’tan, Bağcıları’ı Bebek’ten ayıran gerçekte nedir? Doğup büyüdüğümüz yerler, suç işlemeye meyilimizi belirliyor mu gerçekten? Bugün çok tartışılan “suça sürüklenen çocuklar” neden varoşlardan çıkıp sosyo ekonomik açıdan avantajlı bölgelerde “suç” işliyor?
Tanrı’nın unutulan çocukları mı, devletlerin görünmeyenleri mi?
Beril Sercem Şengül, “Gençlerde suça sürüklenmeye ilişkin çalışmalarda genç suçluluğuna ilişkin çeşitli kümeler ortaya çıkıyor. İlk olarak çocukluktaki olumsuz yaşantılar, ihmal/istismar ve aile içi düzensizlik durumları travma, duygu düzenleme ve öfke-tehdit sistemlerini etkileyerek şiddet, madde kullanımı, kaçınma gibi “anlık çözüm” davranışlarını güçlendirebiliyor. Sonrasında okulla kurulan bağın zayıflaması; devamsızlık, okul koşulları, zorbalık, okuldan dışlanma gibi durumlar genç suçluluğuna ilişkin eşiklerden bir tanesini oluşturuyor. Akran ağları ve sokak, mahalle bağlamı da önem taşıyor. Suç davranışı çoğu zaman “bireysel” değil, çeşitli ağlar içinde taşınıyor. Mahallesinde “silahlarla torbacıların” rahatlıkla gezdiği gençler için elbette suça sürüklenme riski artıyor. Son olarak madde kullanımı ve ruhsal zorlanmalar da hem riskin bir parçası hem de bazen önceki risklerin (travma, yoksulluk, dışlanma) sonuçları olarak ortaya çıkabiliyor.” diye konuşuyor.
Bu noktada isminin paylaşılmamasını özellikle isteyen birine kulak vereceğiz. İstanbul Esenyurt’ta büyümüş bir genç. Yazıda kendisinden “Mehmet” diye bahsedeceğiz. Mehmet, 2004’te Esenyurt’ta doğmuş. Ailesi kendisinin doğumundan yıllar önce ekonomik sebeplerden dolayı taşı toprağı altın denilen İstanbul’a taşınmış. Ancak aradıkları “refahı” Esenyurt’ta da bulamamışlar. Mehmet kendini bildiğinden beri gündelik işlerde çalışmaya başlamış. Yani evle, aileyle ve aynı sebeplerle okulla da bağı çok zayıf. Açık lise bitirmeye uğraşan bir genç. Mehmet’in birkaç “suç kaydı” var.
“Büyüdüğüm mahallede böyle şeyler çok normal. Yani ufak tefek şeylerden bahsediyorum tabi, öyle büyük bir suçum günahım yok Allah’a şükür” diyor. Çocukluk arkadaşlarının neredeyse tamamı şu an “yeni nesil çeteler” dediğimiz çetelere karışmış.
“Ya hapishane, ya mezarlık” arası hayatlar
Mehmet, “Mahalleden çok arkadaşım var tabi, annelerimiz bile arkadaştır, kan kardeşlerim var benim de. Bir gün bir bakıyoruz karşı çetenin elemanları vurmuş, ya da onlar karşı çeteden birilerini vurmuş. Anında yakalanmayanlar kaçak takılıyor, sonra yine hapishaneye düşüyor. Kimi de uyuşturucuya düşmüş, burada ortaokulların önünde bile dandik uyuşturucular satılıyor. Bağımlılar da çok yaşamıyor.” diyor.
Bu mahallelerde hayat üçgeni çok basit. Ya silah tutacaksın, ya uyuşturucu satacaksın, ya da ucuz iş gücü olup sermayeye hizmet edeceksin. Biraz para kazanmak isteyenlerin seçenekleri belli.
“Okusam ne olacaktım, gerçi burada nasıl okuyacaktım” diyor gülerek. Sonra ciddileşerek ekliyor; “Kafamız basmadığından değil, cüzdan boş olduğundan. Dersi değil eve girecek ekmeği düşünmemiz gerekti küçücük yaşımızda”.
Böyle diyor çünkü ondan önce abisi de aynısını yapmış, ondan sonra belki kardeşi de aynısını yapacak. Tam da bu sebeple kardeşi meslek lisesinde okuyor. “Okuyacaksa mesleği olsun, okurken de kazansın” diye.

Beril Sercem Şengül, “İşsizlik, borç, barınma güvencesizliği gibi ekonomik sıkışmalar, gençlerin ve ailenin gündelik yaşamını kısa vadeli “hayatta kalma” kararlarına iterken kurumların sunduğu meşru çıkışlar daraldığında kişiler için kayıt dışı/illegal ekonomiler daha erişilebilir bir seçenek haline gelebilir. Bağımlılık ise bu tabloda yalnızca “kişisel patoloji” değil, hem yoksunluk ve dışlanmaya karşı bir baş etme biçimi hem de yasadışı piyasaların mantığı içinde şiddeti ve suça temas riskini büyüten bir ilişki alanıdır.” diye açıklıyor.
Emek sömürüsü suç denkleminde nerede duruyor?
Hivda Yücekaya bu soruya “Emek sömürüsü bu tablonun en az konuşulan ama en belirleyici başlıklarından biri. Çocuk işçiliği hâlâ “çalışıyor, öğreniyor” söylemiyle meşrulaştırılıyor. Eğitimden koparılan çocuklar ucuz işgücü olarak piyasaya sürülüyor; MESEM gibi uygulamalar bu kopuşu hızlandırıyor. Bu noktada çocuklar için eğitim bir hak değil, erişilmesi zor bir ayrıcalık haline geliyor.” diye yanıt veriyor.
“Yazılmış kader” mi, kırılacak zincir mi?
Çalışma boyunca en çok düşündüğüm şey bu korkunç döngünün çözümünün ne olduğuydu. Bu zincir nerede kırılacak? Günümüz koşullarında buraya müdahale etmek mümkün mü? Yoksa bu mahallelerin çocukları sonsuz bir döngü boyunca bir önceki neslin kaderini mi yaşamaya devam edecek?
Beril Sercem Şengül “Gençlerin gündelik yaşamında bağlanma, destekleyici yetişkin ilişkileri, bakım veren desteği, okulla kurulan olumlu bağ gibi etkenler riskin bir kısmına tampon yapabilir. Ancak bu “yakın” koruyucuların etkisi, gençlerin içine doğduğu maddi yoksunluk, güvencesizlik ve dışlanma koşullarından bağımsız değildir. Dolayısıyla asıl yapısal koruma belirleyicidir. Ekonomik baskıyı azaltan sosyal koruma programları, şiddet ve zarar açısından azaltıcı etkiler üretebiliyor. Bu etki, çoğunlukla stres ve ekonomik sıkışmanın hafiflemesi gibi mekanizmalarla açıklanıyor. Benzer şekilde, ebeveynlik programlarının çocuklara yönelik şiddeti azaltabildiğine dair kanıtlar, “korumanın” yalnızca bireysel terapötik müdahale değil aile ve çevre desteği olduğunu gösteriyor. Daha erken aşamada ise nitelikli erken çocukluk programlarının uzun vadede suç katılımını düşürebildiğine dair çalışmalar, “suç önlemenin” aslında toplumsal yeniden üretime yatırım meselesi olduğunu hatırlatıyor. Son olarak koruyucu faktörleri yalnızca “riskten uzak tutma” değil, kurumlarla temas başladığında cezalandırıcı tepkiler yerine onarıcı ve ilişkiyi yeniden kuran yaklaşımların koruyucu olabileceğini görüyoruz.” diye yanıtlıyor.
Peki suçla mücadele etmede sosyal politika ne ifade eder?
Merhamet meselesi değil, sınıf meselesi
Hivda Yücekaya, “Türkiye’de suç, bireysel ahlak sorunu değil; yoksulluğun, güvencesizliğin ve dışlanmanın doğrudan sonucudur. Sosyal politika tam da bu yüzden suçla mücadelenin merkezidir. İnsanı açlıkla, işsizlikle, barınma kriziyle baş başa bırakıp sonra “Neden suç işliyorlar” diye sormak politik bir ikiyüzlülüktür. Sosyal politika, yoksulluğu yönetmeyi değil; yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedeflemelidir. Eğitimden koparılan, erken yaşta çalıştırılan, kamusal destekten mahrum bırakılan milyonlar varken suçla güvenlikçi yöntemlerle mücadele etmek, suçu bilerek yeniden üretmektir. Türkiye’deki cezalandırma biçimleri, suçu azaltmıyor; yoksulları ve gençleri kriminalize ediyor. Sosyal politika ise “suçlu” yaratmak yerine, suça sürüklenenleri korur, güçlendirir ve topluma geri kazandırır. Bu bir merhamet meselesi değil, açık bir sınıf meselesidir. Kısacası sosyal politika, suçla mücadelede yumuşak bir alternatif değil; radikal bir araç olmalıdır.”
Devlet güvence mi, ceza üretici mi?
Mehmet’in bu soruya verdiği cevap çok daha sade. “Biz bu ülkenin vatandaşı değiliz gibi. Benim bu yaşa kadar devleti gördüğüm tek yer karakol ve hapishane” diyor. “Hiçbir zaman kendimi zenginlerle eşit hissedemedim. Tok açın halinden anlamaz” diye bitiriyor.
Bu dosya dizinin ilkinde suçun anatomisini ele aldım. Bir sonraki dosyada bir “suçun” yargılanma aşamasını ele alacağım.
O zamana kadar yazıyı okuyan sizleri bir bebekten suçlu yaratan karanlığı düşünmeye, devletin görmediklerini görmeye, korktuklarımızı anlamaya çalışmaya, Tanrı’nın unutulan çocuklarını tanımaya, “suç” üzerine biraz da birlikte düşünmeye davet ediyorum.
Adalet Sarayları ve Adalet Kavramı Arasında Hukukun Türkiye’deki Patinajı
Etiketler: suçun anatomisi, suç sosyolojisi, suç psikolojisi, suça sürüklenen çocuklar, kent yoksulluğu ve suç, sosyal politika ve suç, cezalandırma politikaları, mekânsal ayrışma, barınma krizi, çocuk işçiliği, MESEM eleştirisi, Türkiye’de suç tartışması

