Ramazan geldi mi, Türkiye’de engellilik meselesi yeniden hatırlanır.
İftar sofraları kurulur, “engelsiz buluşmalar” düzenlenir, ev ziyaretleri yapılır. Fotoğraflar servis edilir, teşekkürler edilir, iyi dilekler paylaşılır. Bir ay boyunca görünür olan engelliler, yılın geri kalanında yine erişilemeyen kaldırımlara, denetlenmeyen bakım merkezlerine ve işsiz bırakılmış hayatlara geri döner.
Sorun tam da burada başlıyor.
Hak mı, lütuf mu?
Türkiye’de engellilik politikası uzun süredir hak temelli bir anlayıştan çok merhamet temelli bir anlayışla yürütülüyor. Merkezi düzeyde komisyonlar kuruluyor, raporlar hazırlanıyor, sosyal yardımlar dağıtılıyor. Ama temel sorular hep askıda kalıyor:
Neden hâlâ erişilebilirlik denetimleri yaptırıma bağlanmıyor?
Neden engelli istihdamı göstermelik kotaların ötesine geçmiyor?
Neden bakım merkezlerinde yaşanan şiddet vakalarında sistematik şeffaflık sağlanmıyor?
Hak temelli yaklaşım, engelliyi eşit yurttaş olarak görür.
Merhamet temelli yaklaşım ise korunması gereken “kırılgan bir misafir” olarak.
Misafir sofraya davet edilir.
Yurttaş ise hesap sorar.
Bizde tercih genellikle ilkinden yana oluyor.
Yerelde görünürlük, gerçekte değişimsizlik
Yerel yönetimler cephesinde de tablo çok farklı değil. Sloganlar değişiyor, kampanyalar yapılıyor, “engelsiz şehir” başlıkları atılıyor. Ama bir şehir gerçekten engelsiz olacaksa bu; pankartla değil, bütçeyle olur.
Kaldırımın eğimiyle, asansörün çalışmasıyla, bağımsız yaşam destekleriyle olur.
Engelliliği bir tanıtım başlığına indirgeyen yerel siyaset, meseleyi yapısal değil temsili bir düzeyde ele alıyor. Görüntü var; dönüşüm yok.
Derneklerin Çelişkisi:
Eleştiri ve uyum arasında
En sancılı alan ise sivil toplum.
Birçok engelli derneği sosyal medyada sert açıklamalar yapıyor. Hak ihlallerini dile getiriyor, öfkesini ifade ediyor. Fakat aynı yapılar, davet geldiğinde protokol masasında yerini alıyor. Eleştiri ile uyum arasında gidip gelen bir denge kuruluyor.
Bu sadece bir “ikiyüzlülük” meselesi değil; daha derin bir sosyolojik sorun. Kaynak bağımlılığı, görünürlük ihtiyacı ve siyasi ilişki ağları, dernekleri sistemle mesafeli ama kopamayan bir konuma itiyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şu:
Radikal söylem, uyumlu pratik.
Oysa hak mücadelesi konfor alanında yürütülmez. Omurgasız duruşlarla tarihsel kazanımlar elde edilmez. Hak, davetle değil; ısrarla alınır.
Vicdanın sezonluk aktivasyonu
Ramazan’da artan ziyaretler, hediyeler, sofralar… Bunlar bireysel olarak iyi niyetli olabilir. Ancak yapısal olarak bir başka şeyi pekiştiriyor: Vicdanın sezonluk aktivasyonu.
Bir ay boyunca toplumsal dayanışma dili yükseliyor. Ama engelli kadınların maruz kaldığı şiddet, istihdamdaki ayrımcılık, kamusal alandaki erişimsizlik yılın on iki ayı sürüyor.
Sorun şu:
Engellilik bir sosyal yardım konusu değil; bir eşit yurttaşlık meselesidir.
Yardım, geçicidir.
Hak, kalıcıdır.
Sofra Genişliyor, Hak Daralıyor
Bugün üçlü bir yapı birbirini dengeliyor ama dönüştürmüyor:
Merkezi iktidar:
Yardım eksenli politika
Yerel yönetimler: Sembolik görünürlük
Dernekler: Eleştirel söylem – uyumlu pratik
Bu denge bozulmadıkça, sofralar genişler ama hak alanı daralmaya devam eder.
Gerçek bir dönüşüm için merhamet dilinden hak diline geçmek gerekir. Engellilerin temsil edilmesi değil, kendilerini temsil etmeleri gerekir. Ve sivil toplumun, davet edildiği masada değil; gerektiğinde o masayı sorgulayan yerde durması gerekir.
Çünkü omurga, fotoğraf karesinde değil; kriz anında belli olur.
Hak mücadelesi ise ancak o zaman başlar.
Kent konseyleri ve yerel demokrasi: Birlikte yönetmek mi, katılım süsü mü?
Etiketler: engellilik politikası, erişilebilirlik denetimi, engelli istihdamı, bakım merkezleri şiddet, hak temelli yaklaşım, merhamet temelli politika, yerel yönetim engelsiz şehir, sivil toplum kaynak bağımlılığı

