Türkiye’de yoksulluk artık bir ekonomik veri değil, bir siyasal tekniktir. Açlıkla terbiye edilen bir toplumda demokrasi askıya alınır, hak talepleri ertelenir, itirazlar hayatta kalma telaşı içinde boğulur. Bu düzende herkes zarar görür; ama bazıları ezilerek yaşar.
Engelliler, bu ülkenin kriz rejiminde en altta kalanlardır. Çünkü engellilik, yoksullukla birleştiğinde yalnızca hayatı zorlaştırmaz; hayatı fiilen erişilemez kılar. Ulaşım yoksa evdesin. Cihaz yoksa bağımlısın. Bakım yoksa görünmezsin. Ekonomi çöktüğünde herkes sıkışır; engelliler kilitlenir.
Bu tablo karşısında Türkiye siyaseti uzun yıllar boyunca engelliliği bir hak meselesi olarak değil, bir yardım alanı olarak ele aldı. Düzen partileri engelliliği sadakayla yönetti; maaş, yardım paketi, “şefkat dili” üzerinden kontrol etti. Hak, eşitlik, bağımsız yaşam gibi kavramlar bilinçli biçimde siyasetin dışına itildi.
Peki sol?
Solun tarihsel iddiası ezilenlerden yana olmaktı. Ama Türkiye’de engellilik meselesi, uzun süre solun da kör noktalarından biri oldu. Engellilik, sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirilmedi; emek, yoksulluk ve eşitsizlik tartışmalarının tali bir başlığı olarak kaldı. Bu boşluk, düzen siyasetinin işini kolaylaştırdı.
Ancak son yıllarda bu tablo kısmen değişmeye başladı.
DEM Parti, engellilik meselesini yalnızca sosyal politika değil, hak ve demokrasi sorunu olarak ele alan nadir siyasi hatlardan biri oldu. Engellilerin yerel yönetimlere katılımı, erişilebilir kentler, bakım emeğinin görünür kılınması ve engelliliğin kimliklerle, yoksullukla ve savaş politikalarıyla ilişkisi DEM Parti söyleminde daha açık biçimde yer aldı. Engellilik, ilk kez “yardım alan” değil, politik özne olarak tarif edilmeye başlandı.
TİP ise özellikle son yıllarda engelliliği eşit yurttaşlık ve sınıfsal adalet perspektifiyle ele alma yönünde önemli adımlar attı. Meclis konuşmalarında, parti programında ve kamuoyuna yansıyan açıklamalarda engellilik; istihdam, erişilebilirlik, sosyal haklar ve kamusal sorumluluk çerçevesinde ele alındı. “Sadaka değil hak” vurgusu, solun uzun süredir ihmal ettiği bir hattı yeniden hatırlattı.
Bunlar küçümsenecek adımlar değil.
Ama yeterli de değil.
Çünkü sorun sadece engellilikten bahsetmek değil; onu siyasetin merkezine koymak.
Engellilik hâlâ sol için temel bir mücadele başlığı değil. Grevlerde, meydanlarda, emek tartışmalarında, sınıf siyasetinde engelliler hâlâ tali bir yerde duruyor. Engellilik, hâlâ “özel politika alanı” muamelesi görüyor.
Oysa gerçek şu:
Engellilik, bu ülkenin sınıfsal haritasını en çıplak haliyle gösterir.
Yoksulluk engelliyi daha engelli yapar.
Zenginlik ise engeli görünmez kılar.
Bu yüzden engellilik konuşulmadan sınıf siyaseti eksik kalır.
Erişilebilirlik olmadan eşitlik lafta kalır.
Bağımsız yaşam yoksa özgürlük bir slogandan ibaret olur.
Solun önündeki asıl görev, engelliliği bir “duyarlılık alanı” olmaktan çıkarıp kurucu bir politik mesele haline getirmektir. Engellileri temsil edilen değil, söz üreten, mücadele eden, örgütlenen özneler olarak merkeze almaktır.
Türkiye’de açlıkla yönetilen bir toplumda, engelliler sadakayla idare ediliyor. Sol, bu düzene gerçek bir alternatif olacaksa, engelliliği insafa değil hakka, merhamete değil eşitliğe, suskunluğa değil politik cesarete bağlamak zorundadır.
Çünkü engellilik meselesi çözülmeden bu ülkede demokrasi kurulamaz.
Ve sol, bu gerçeği merkeze almadığı sürece, eksik kalacaktır.
Kent konseyleri ve yerel demokrasi: Birlikte yönetmek mi, katılım süsü mü?
Engellilik alanında ortaklaşan tehdit: Dayanışma neden şimdi yükseliyor?
Etiketler: engellilik politikası, erişilebilirlik hakkı, bağımsız yaşam, sosyal haklar, bakım emeği, engellilik ve sınıf, Türkiye’de yoksulluk, hak temelli sosyal politika, sol ve engellilik, eşit yurttaşlık
