Merhabalar, bugün Dedeyan Matbaası’nın hikâyesini anlatacağım.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, hayatını kendi halkının aydınlanmasına adamış genç bir adam ve bu uğurda kurduğu bir matbaa varmış.
Yıl 1868. Soğuk bir aralık ayı. Genç denecek yaşta bir adam, Dikran Harutyun Dedeyan, henüz 36 yaşında ölüm döşeğindeymiş. Yazar ve tercüman, dizgici ve müsahih, matbaa müdürü ve yayıncı olarak 15 yıl boyunca kesintisiz çalıştıktan sonra artık mutlak sona yaklaşmış. Varını yoğunu matbaasına vermiş. Sabah matbaaya ilk gelen de akşam en son ayrılan da oymuş. 1865’teki kolera salgını bile işe gelmesini engellememiş. Onu tanıyanlar, “Mola vermek nedir bilmezdi” dermiş. Başka bir eğlencesi, başka bir keyif kaynağı yokmuş. Bütün dünyası matbaanın içindeymiş.
Ne var ki matbaa büyüyüp geliştikçe Dikran Harutyun giderek zayıflamış, hastalıklı ve bitkin bir hâl almış. Hasta yatağında, kucağında bir para yığını ve elinde bir kalemle beklerken yanındaki arkadaşına dönüp şöyle demiş: “Beni en çok ne üzüyor biliyor musun? Bu parayı görüyor musun? İşte öyle bir noktaya getirdim ki neredeyse her hafta İstanbul’dan, Tiflis’ten, Erzurum’dan, Kudüs’ten ve başka yerlerden düzenli olarak bunun gibi meblalar geliyor. Matbaayı tam da bu gelişmişlik seviyesindeyken arkamda bırakıyorum.” Kısa bir süre sonra da hayata gözlerini yummuş.
Dedeyan Matbaası, 1853’te, henüz 21 yaşında olan Dikran Harutyun Dedeyan tarafından kurulmuş. Matbaanın yeri, İzmir’deki Ermeni mahallesinin ana caddelerinden biri olan ve bugün yaklaşık olarak Gazi Bulvarı’na denk gelen Reşidiye Caddesi’nde, 50 numaradaymış. Dikran Harutyun, 1832’de İzmir’de doğmuş. Küçüklüğünde, Rupen Andrias Papazyan’ın yönettiği ve Avrupa dillerine önem veren Mesropyan Okulu’nda eğitim görmüş. Bu kadar genç yaşta bir matbaa kurabilmesini de hem hocasının cesaretlendirmesi hem de babasıyla kardeşlerinin maddi desteği mümkün kılmış.
Matbaanın farklı Ermenice yazı tiplerine bakılırsa Venedik, Viyana, Paris ve İstanbul’dan baskı teknolojileri sipariş edilmiş. Dedeyan Matbaası, İzmir’deki Ermeni yazarlara yayımlanmamış eserlerini basma fırsatı verdiği için kısa sürede itibar kazanmış. Bununla da kalmamış; daha canlı bir entelektüel ortam yaratarak başkalarını da ilk kez kalem almaya teşvik etmiş, şehirdeki Ermeni düşünce ve edebiyat hayatını çeşitlendirmiş.
Oysa Dedeyan, 1853’te matbaasını açtığında böylesi bir başarıya ulaşacağını muhtemelen hayal bile etmiyordu. Ermeni matbaacılığı İzmir’de ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun başka yerlerinde tümüyle yeni değildi. Ama başarılı olmasının önünde ciddi toplumsal engeller vardı. Ermeni nüfusun büyük bölümü okuma yazma bilmiyordu. Okuryazarlığı yaygınlaştıracak okul sayısı azdı ve yalnızca din adamlarının okuyabileceği yönündeki eski önyargılar ancak yeni yeni sorgulanıyordu. Örgün eğitim alabilmiş, birden çok dilde okuryazar olan aydınların sayısı sınırlıydı; onlar da daha çok İzmir ve İstanbul gibi liman kentlerinde yoğunlaşıyordu.
Dedeyan Matbaası, kimi kısa, kimi uzun ömürlü pek çok süreli yayın bastı. Her birinin ayrı bir editörü ve farklı bir tematik odağı olsa da hepsi ortak bir amaçta birleşiyordu: Osmanlı Ermenileri arasında bilginin yayılmasını kolaylaştırmak ve bir ulusal bilinç duygusu uyandırmak. Bu yayınlarda İstanbul, Moskova ve başka merkezlerde çıkan Ermenice dergilerdeki yazılar yeniden yayımlanıyor, tartışılıyor, farklı coğrafyalardan gelen okuyucu mektuplarına yer veriliyordu. İzmir’den çıkan bu dergilerin Halep’ten Kahire’ye, Manisa’dan New York’a uzanan bir okur ağı kurabildiğini görüyoruz.
Bu yayınlardan biri Arpi Araradyan’dı; yani “Ağrı Güneşi”. Aylık yayımlanan bu dergide dünyanın farklı bölgeleri, farklı kültürlerin yemek gelenekleri, telgrafın nasıl çalıştığı, Osmanlı’nın Fransa sefiri Velieddin Rıfat Paşa’nın hayatı ve Ermenistan tarihi gibi çok çeşitli konular işleniyordu. Bir başka yayın, “Su Perisi” anlamına gelen Haver Yahars’tı. Bu dergide ucuz maliyetli mürekkep yapımından fotoğrafın prensiplerine, Shakespeare’den gündelik hayatta kullanılan ayrımcı ifadelere kadar uzanan başlıklar yer alıyordu. Özellikle Ermenilere yönelik hakaretlerin çocuklukta yarattığı utanç ve psikolojik etkiler üzerine kaleme alınan yazılar, bu yayınların yalnızca bilgi değil, toplumsal deneyim de taşıdığını gösteriyordu.
Matbaanın en dikkat çekici süreli yayınlarından biri ise Kirkor Çilingiryan editörlüğünde çıkan Zagik, yani “Çiçek” dergisiydi. Reformist çizgisiyle tanınan bu dergi, Osmanlı Ermenileri arasında köklü bir toplumsal değişim ihtiyacını açık yüreklilikle dile getiriyordu. Çilingiryan için özellikle kız çocuklarının eğitimi ve Ermeni kadınlarının entelektüel yaşama katılımı temel önemdeydi. Avrupa’daki kadınların başarılarını aktaran yazıların yanında, o dönemin basınında fikirlerine nadiren yer verilen Ermeni kadınların makaleleri, çevirileri ve mektupları da bu dergide yayımlanıyordu.
Dedeyan Matbaası’nın bir başka önemli yönü halk eğitimi için bastığı yayınlardı. Bunun en güzel örneklerinden biri, 1858’de yayımlanan “Halk Kütüphanesi” serisiydi. Henüz 18 yaşındaki Carlos Constantian’ın hazırladığı bu seri; frenoloji, mesmerizm, elektrik, kimya, astronomi ve hareket yasaları gibi konulara ayrılmış ciltlerden oluşuyordu. Matbaa, öğrencilerin ilgisini çekecek ders kitapları da yayımlayarak bu reformist eğitim hamlesinin öncü merkezlerinden biri hâline geldi. Dikran Harutyun da dil bilgisi kitabı, alfabe kitabı ve genç öğrenciler için kısa pasajlardan oluşan bir okuma kitabı kaleme aldı. Bu kitapların girişlerinde çocukların okumayı daha kolay ve hızlı öğrenebilmesi için illüstrasyonlar kullandığını, sade bir dil seçtiğini ve ilgilerini çekecek konulara yöneldiğini anlatıyordu.
1870’lerde İzmir’deki Mesropyan ve Hripsimyan okullarının uzun yıllar müdürlüğünü yapan Mateos Mamuryan da bu pedagojik hattı daha ileri taşıdı; ilkokul ve ortaokul öğrencilerine uygun yeni materyaller hazırladı. Böylece Dedeyan Matbaası yalnızca kitap basan bir yer değil, eğitimi dönüştürmeye çalışan bir düşünce atölyesi hâline geldi.
Matbaanın daimi özelliklerinden biri de çeviri edebiyata verdiği önemdi. Yayımladığı 60’tan fazla, çoğu çok ciltli eser, 19. yüzyıl Avrupa edebiyatını Ermenice okura ulaştırıyordu. Çeviri, daha ilk yıllardan itibaren matbaanın temel dayanaklarından biri olmuştu. Amaç yalnızca Ermenice’deki seküler edebiyat eksikliğini gidermek değildi; aynı zamanda okumayı keyifli bir uğraş hâline getirmek, okurları hikâyeler aracılığıyla dünya ölçeğindeki kültürel sohbetlere dahil etmekti.
Bu çeviri faaliyeti, Dedeyan Matbaası ile çok sayıda yerel çevirmenin ortak emeğiyle yürütüldü. Dikran Harutyun ve kardeşleri, kendileri de çevirmen oldukları için bu emeğin zorluğunu biliyorlardı. Bu yüzden çevirmenleri yalnızca adlarını kitaplara koyarak değil, telif ödeyerek ve kimi zaman yayın masraflarını üstlenerek de desteklediler. Nasreddin Hoca fıkralarından Molière’e, Monte Cristo Kontu’ndan Victor Hugo’ya, Goethe’den başka eserlere kadar pek çok metin bu matbaa aracılığıyla okurla buluştu.
1868’de Dikran Harutyun’un genç yaşta ölümünden sonra kardeşleri, özellikle de İstefan Dedeyan, matbaanın yönetimini devraldı. Ancak 1870’lerin sonunda üretim temposu yavaşladı. Derginin editörlerinden ve matbaanın üretimine önemli katkılarda bulunan Mateos Mamuryan’ın 1883’te İzmir’de kendi matbaasını kurmasıyla bu yavaşlama daha da belirginleşti. 1880’lerin ortalarından 1890’ların başlarına kadar düzensiz yayın yapan Dedeyan Matbaası, 1892’de basımı tamamen durdurdu ve kısa süre sonra kapandı.
Yine de Dedeyan kardeşler, Ermeni matbaacılığı tarihinde ender rastlanan bir yerde duruyor. Onları bu kadar ısrarlı biçimde üretmeye yönelten şey yalnızca maddi kazanç değildi. Bu çabada, İzmir’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun başka bölgelerinde ve daha ötede yaşayan Ermeni okurların ufkunu genişletme isteği vardı. Bir başka deyişle, “Ermeni Rönesansı İzmir’de başladı” sözünü doğrulayan bir emek vardı ortada.
Matbaanın kapanış döneminde İstefan Dedeyan’ın söyledikleri bu mirası çok iyi özetliyor. Basılan kitapların önemli bir kısmı depolarda kalmış olsa da, ona göre mesele yalnızca ticari başarı değildi. Dedeyan Matbaası’nı ayakta tutan şey; mümkün olduğu kadar halka hizmet etme arzusu, ağabeyinin anısını yaşatma çabası ve onun ömür boyu sürdürdüğü çalışmanın tanığı olma sorumluluğuydu. Ve şunu ekliyordu: “Dedeyan Matbaası aslında millete hizmet etmemişse bile en azından bir okuma sevgisi uyandırdığını söylemekle övünebilirim. Bu zaten bu işin en büyük ödülüdür.”
Bugün yolunuz Gazi Bulvarı’na, Basmane Meydanı’na düşerse belki kulağınıza Dedeyan Matbaası’nın dur durak bilmeyen makinelerinin sesi gelir. Belki burnunuza kâğıt ve mürekkep kokusu çarpar. Belki de ömrü kısa ama izi büyük bir adı hatırlarsınız: Dikran Harutyun Dedeyan.
Görüşmek üzere.
Etiketler: Dedeyan Matbaası, Dikran Harutyun Dedeyan, İzmir Ermeni tarihi, İzmir matbaa tarihi, Osmanlı Ermenileri, İzmir kültürel mirası, Bellek İzmir podcast, İzmir hafıza çalışmaları, Ermeni yayıncılığı, çeviri edebiyat tarihi

