₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Resmî tarih, kurucu inkâr ve yeniden kuruluş arayışı

İttihatçılarla başlayıp Cumhuriyet’in kurucu kadrolarıyla kurumsallaşan resmî Türk tarihi, yalnızca geçmişi anlatan bir tarih yazımı değil; aynı zamanda yeni devletin meşruiyetini üreten ideolojik bir inşa sürecidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, saltanatın tasfiyesi bakımından tarihsel bir kırılmadır; ancak bu kırılma, halk egemenliğinin tam anlamıyla gerçekleşmesi değil, Osmanlı’dan devralınan merkezi devlet aklının yeni bir ulus-devlet formunda yeniden kuruluşu olarak değerlendirilmelidir.

Cumhuriyetin ilanı, monarşinin sona ermesi anlamına gelir; fakat halkların eşit, özgür ve kurucu özne olarak tanındığı demokratik bir toplumsal sözleşmenin kurulması anlamına gelmez. Egemenlik hanedandan alınmış görünse de, bu egemenlik emekçilere, yoksullara, Kürtlere, Alevilere, Ermenilere, Rumlara, Pontoslulara, Süryanilere, kadınlara ve diğer ezilen toplumsal kesimlere eşit biçimde devredilmemiştir. Devletin sahibi değişmiş; fakat devletin topluma bakışı büyük ölçüde değişmeden kalmıştır. Sarayın yerini bürokratik-burjuva bir merkez almış, devlet aklı ise önemli ölçüde süreklilik göstermiştir.

Bu sürekliliğin kökleri, İttihat ve Terakki döneminde daha belirgin hale gelir. Özellikle Balkan Savaşları’nın ve imparatorluğun çözülüş sürecinin yarattığı travma, “devleti kurtarmanın yolu”nun Türkleştirme ve merkeziyetçilikten geçtiği fikrini güçlendirmiştir. Osmanlı’nın çok uluslu ve çok inançlı yapısı, yerini homojen bir “Türk milleti” yaratma projesine bırakmıştır. Bu dönemde Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Araplar, Kürtler ve diğer halklar artık çoğulcu bir imparatorluğun eşit unsurları değil; devletin bekası açısından bir “sorun” olarak görülmeye başlanmıştır.

1915 Ermeni Soykırımı, Rum tehciri ve mübadele politikaları bu zihniyetin en sert tezahürleri olmuştur. Tarih burada yalnızca anlatılmamış; zorla yeniden yazılmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu çizgi kesintiye uğramamış, aksine daha sistematik ve kurumsal bir hale gelmiştir. Kemalist kadrolar, İttihatçı mirası modern ulus-devlet formunda yeniden üretmiştir.

“Ne mutlu Türküm diyene” söylemi yalnızca bir yurttaşlık çağrısı değil; aynı zamanda Türk olmayanların görünmezleştirilmesinin de formülüdür. Cumhuriyet teorik olarak eşit yurttaşlık vaadiyle kurulmuştur; fakat pratikte bu yurttaşlık belirli bir norm üzerinden tanımlanmıştır: Türk, Sünni, erkek ve makbul vatandaş. Bunun dışında kalan halklar, inançlar ve kimlikler ya asimilasyona zorlanmış, ya inkâr edilmiş ya da doğrudan tasfiye edilmiştir.

Dolayısıyla mesele yalnızca bazı toplulukların dışlanması değildir; asıl mesele, cumhuriyetin kurucu aklının kimi merkez alarak ve kimleri dışarıda bırakarak inşa edildiğidir. Ermeniler bu coğrafyanın tarihsel halkı olmaktan çıkarılıp yokluğa mahkûm edilmiş, hakikat yerine inkâr kurumsallaştırılmıştır. Rumlar ve Pontoslular tehcir, mübadele ve sistematik tasfiye politikalarıyla toplumsal hafızadan silinmeye çalışılmıştır. Süryaniler ve diğer Hristiyan halklar ise sürekli bir güvensizlik rejimi içinde “iç tehdit” olarak kodlanmıştır.

Benzer biçimde Kürt halkı da cumhuriyetin kurucu öznesi olarak değil, bastırılması gereken bir mesele olarak görülmüştür. Şeyh Said’den Dersim’e, zorunlu iskândan dil yasaklarına, köy boşaltmalarından kayyum rejimine kadar uzanan çizgi, bu inkâr siyasetinin sürekliliğini açık biçimde göstermektedir. Kürtler “dağ Türkleri” olarak tanımlanmış, siyasal varlıkları tanınmak yerine sistematik biçimde bastırılmıştır.

Aleviler açısından cumhuriyet, Osmanlı’dan kopuşun yarattığı laiklik umudu kadar; Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a uzanan dışlanmanın ve devlet şiddetinin de tarihidir. Resmî laiklik çoğu zaman özgürlükçü bir laiklik değil, devlet kontrollü bir Sünnilik üretmiş; Aleviler ise eşit yurttaşlık değil, tanınma mücadelesi vermek zorunda kalmıştır.
Kadınlar ise cumhuriyet anlatısında çoğu zaman modernleşmenin vitrini haline getirilmiştir. Kamusal görünürlük ve bazı hukuki kazanımlar sağlanmış olsa da, patriyarkal devlet yapısının kurucu sınırları aşılmamıştır. Kadın özgürlüğü değil, devletin izin verdiği ölçüde temsili esas alınmıştır.

Bütün bunların yanında, resmî tarih yazımı sınıfsal boyutu da görünmez kılmıştır. Marksist açıdan devlet, sınıflar üstü nötr bir aygıt değil; egemen sınıfların tahakküm aracıdır. Dolayısıyla cumhuriyetin biçimi ile iktidarın sınıfsal içeriği aynı şey değildir. Parlamento olabilir ama halk egemenliği olmayabilir; seçim olabilir ama sınıfsal tahakküm sürebilir; laiklik olabilir ama toplumsal eşitlik kurulmamış olabilir. Türkiye’de cumhuriyet deneyimi tam da bu çelişki üzerinden şekillenmiştir.

Cumhuriyet, halk egemenliği ve modernleşme söylemiyle sunulsa da; büyük ölçüde bürokratik-askeri elitin ve yeni Müslüman-Türk burjuvazisinin iktidar konsolidasyonu olarak işlemiştir. Gayrimüslim sermayenin tasfiyesi, mülksüzleştirme politikaları ve devlet eliyle yaratılan yeni egemen sınıf bu sürecin ekonomik temelini oluşturmuştur. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti, feodal-saray rejiminin aşılması bakımından ilerici; ancak işçi sınıfının, halkların ve ezilenlerin özgürleşmesi bakımından eksik, sınırlı ve dışlayıcı bir burjuva cumhuriyeti olarak okunmalıdır.

Burada kritik soru şudur: Bütün bu tarihsel koşullar içinde demokratik, çoğulcu ve halkların eşit kurucu özne olduğu bir cumhuriyet inşa etmek mümkün müydü?

Tarihsel olarak bakıldığında, evet; mümkündü.

Cumhuriyet’in kuruluş momenti yalnızca saltanatın tasfiyesi değil, aynı zamanda yeni bir toplumsal sözleşme kurma imkânıydı. Osmanlı’nın çözülüşü, savaşların yarattığı büyük yıkım ve imparatorluğun dağılması, devlet elitlerinde güvenlikçi ve merkeziyetçi bir refleksi güçlendirmiş olsa da, tarih zorunlu olarak tek bir yöne akmaz. Aynı tarihsel eşikte farklı tercihler de mümkündü.

Cumhuriyet yalnızca Türk-Sünni merkezli bir ulus-devlet olarak değil; Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Alevilerin, Arapların ve diğer halkların eşit kurucu iradesine dayanan çoğulcu bir siyasal yapı olarak da kurulabilirdi. Egemenlik gerçekten halka devredilebilir; merkeziyetçi devlet aklı yerine yerel özyönetim, çoğul yurttaşlık ve demokratik katılım esas alınabilirdi.

Fakat kurucu kadroların temel önceliği toplumsal çoğulluğu tanımak değil, devletin sürekliliğini ve merkezî otoriteyi sağlamaktı. Bu yüzden halk egemenliği çoğu zaman devlet egemenliğine tabi kılındı. Cumhuriyetin ilanı monarşiyi sona erdirdi; fakat halkların eşit ve özgür kurucu özne olarak tanındığı demokratik bir toplumsal sözleşme kurulmadı. Egemenlik hanedandan alındı ama topluma bütünüyle devredilmedi.

Burada belirleyici olan yalnızca ideolojik tercih değil, aynı zamanda sınıfsal tercihti. Kurulan cumhuriyet, işçi sınıfının ve yoksul halkların doğrudan iktidarı değil; bürokratik-askeri elit ile yükselen Müslüman-Türk burjuvazisinin tarihsel uzlaşması üzerine inşa edildi. Gayrimüslimlerin tasfiyesiyle oluşan ekonomik yeniden paylaşım ve devlet eliyle yaratılan yeni sermaye sınıfı, bu tercihin maddi temelini oluşturdu. Demokratik bir cumhuriyet ise bu sınıfsal tahakkümün sınırlarını zorlamak anlamına gelecekti.

Dolayısıyla “demokratik bir cumhuriyet mümkün müydü?” sorusunun cevabı, tarihsel olarak evettir; fakat bu, kurucu aklın tamamen farklı olmasını gerektirirdi. Güvenlikçi devlet aklı yerine halkların ortak kuruculuğu, inkâr yerine yüzleşme, asimilasyon yerine tanınma, merkeziyetçilik yerine demokratik özyönetim, sermaye merkezli modernleşme yerine emek ve eşitlik eksenli bir toplumsal kuruluş tercih edilmeliydi.

Yani mesele tarihsel bir imkânsızlık değil, siyasal tercihtir. Cumhuriyet demokratik kurulamadı; çünkü kurucu irade bunu öncelik haline getirmedi. Devletin bekası, halkların eşitliğinin önüne konuldu; düzenin istikrarı, adaletin önüne geçirildi.

Bu nedenle cumhuriyet meselesi yalnızca bir rejim tartışması değildir; aynı zamanda sınıf, ulus, inanç, hafıza ve kuruculuk tartışmasıdır. Asıl soru şudur: Türkiye’de cumhuriyet kimin cumhuriyetidir?

Eğer cumhuriyet yalnızca sermaye sınıfının, erkek egemenliğinin ve Türk-Sünni merkezli devlet aklının yeniden üretimi ise, bu halkların cumhuriyeti değildir. Eski vesayetçi cumhuriyetin restorasyonu da demokratik bir çözüm değildir. Çünkü o model zaten halkların değil, devletin cumhuriyetiydi.

Bu yüzden ihtiyaç duyulan şey yalnızca “cumhuriyeti korumak” değil; onu demokratikleştirmek ve yeniden kurmaktır. Demokratik cumhuriyet fikri tam da burada ortaya çıkar.

Demokratik cumhuriyet; hiçbir halkın inkâr edilmediği, hiçbir inancın dışlanmadığı, hiçbir kimliğin makbullük testine tabi tutulmadığı; herkesin eşit kurucu özne olduğu yeni bir toplumsal sözleşmedir. Bu yalnızca anayasal bir reform değil; kurucu aklın değişmesidir.

Bu değişim, tekçi ulus anlayışından çoğul halklar sözleşmesine; merkeziyetçi devlet yapısından demokratik özyönetime; temsil krizinden doğrudan halk katılımına; güvenlikçi devlet aklından barış ve müzakere siyasetine geçiş anlamına gelir. Yeniden kuruluş; yerel demokrasiyi, halkların eşit kurucu özne olmasını, kadın özgürlükçü siyaseti, ekolojik toplumu, emek eksenli yeniden bölüşümü, barışı ve müzakereyi, merkeziyetçi devlet yerine demokratik özyönetimi esas alır.

Marksist anlamda bu, yalnızca bir rejim değişikliği değil; hegemonik sınıf ilişkilerinin ve iktidar yapısının dönüşümüdür. Devletin küçüldüğü değil, halkın büyüdüğü; temsilin değil katılımın esas olduğu; ulusun tekçi değil çoğulcu biçimde kurulduğu bir cumhuriyet anlayışıdır bu.

Dolayısıyla mesele, geçmişin eksik cumhuriyetini nostaljiyle savunmak değil; emekçilerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, gençlerin, yoksulların, LGBTİ ve bütün ezilenlerin eşit kurucu özne olduğu gerçek demokratik cumhuriyeti birlikte inşa etmektir. Çünkü bu topraklarda asıl cumhuriyet tartışması, devletin değil halkların cumhuriyetini kurma iradesiyle başlar.

Zor, rıza ve şiddetin toplumsal üretimi

Hafızanın açtığı soru

Bu yazı, cumhuriyet tartışmasını yalnızca rejim biçimi üzerinden değil; dışarıda bırakılan halklar, inançlar, kadınlar, emekçiler ve ezilenler üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Resmî tarih anlatısının susturduğu yerden sorulan soru açık: Cumhuriyet kimin adına, kimler dışarıda bırakılarak kuruldu?

Koruma değil, yeniden düşünme

Yazının merkezinde cumhuriyeti nostaljik bir savunuyla koruma fikri değil, onu demokratik ve çoğulcu bir toplumsal sözleşme olarak yeniden kurma ihtiyacı var. Bu nedenle metin, geçmişle yüzleşmeyi bugünün eşit yurttaşlık, barış, yerel demokrasi ve emek mücadelesiyle birlikte ele alıyor.

Halkların ortak geleceği

Suat Turan’ın tartışması, cumhuriyet fikrini devletin bekasıyla sınırlayan anlayışa karşı halkların eşit kuruculuğunu öne çıkarıyor. Yazının umut hattı da burada beliriyor: İnkârın yerine tanınmanın, asimilasyonun yerine eşitliğin, merkezî devlet aklının yerine demokratik katılımın mümkün olduğu bir gelecek.

Yeni bir kuruluşun eşiğinde: Sermaye transferinden toplumsal sözleşmeye

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →