₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Teyakkuz, yeniden: Ülkeler bir bir silahlanıyor

Almanya’nın silahlanması, hiçbir zaman yalnızca Almanya’nın silahlanması değildir. Berlin’de bir savunma bütçesi kalemi artınca, bunu yalnızca Berlin okumaz; Paris de okur, Varşova da, Moskova da, Avrupa’nın eski defterleri de… Çelik ısındığında, fabrika askeri ritme girdiğinde, devlet kendine yeniden güvenlik üzerinden bir vücut biçtiğinde kıtanın hafızası da kıpırdar. 1860’lardan, 1910’lardan, 1930’lardan kalma o paslı bilgi şimdi yeniden dolaşımda; yani Avrupa’da bazı ülkeler yalnızca güçlenmez, güçlendikçe etrafındaki bütün toplumların sinir sistemini de değiştirir.

Bugün Almanya ile Japonya yeniden sertleşiyor ve meselenin öteki kliğinde bunu büyük bir ideolojik coşkuyla değil, daha çok jeopolitik sıkışmışlığın mecbur bıraktığı bir refleksle yapıyorlar. Rusya’nın Ukrayna savaşı Avrupa’nın o bastırılmış savaş hafızasını yeniden uyandırdı, Çin büyüdükçe Pasifik gerildi, Amerika’nın eskisi kadar sınırsız bir güvenlik şemsiyesi sunamayacağı fikri yayıldı, enerji yolları kırıldı, küresel ticaretin o hijyenik, pürüzsüz, herkesi birbirine bağlayan masalı dağıldı ve devletler de kendi sınırını sertleştirip koruyan, risk yaklaşmadan kasımı büyüten psikolojisine yeniden döndü.

Zaten tarih çoğu zaman böyle işlemez mi; büyük dönüşümler sloganlarla değil, zorunluluk hissiyle başlar önce. Devlet kendini sıkışmış hisseder, akabinde güvenlik dilini büyütür, ardından o dil kendi ideolojisini üretmeye başlar çünkü bir devlet uzun süre güvenlik üzerinden konuştuğunda salt ordu büyümez; toplumun refleksleri değişir, bürokrasi sertleşir, polis görünmez biçimde genişler, istihbarat gündelik hayatın içine sızar. Eğitim yuvaları bile bir noktadan sonra bilim üretmekten çok stratejik akla hizmet eden yapılara dönüşür, sanayi verimlilik için değil dayanıklılık için organize edilir. Çelik endüstrisi yalnızca fabrika üretmez artık; ruh hali, korku ve düzen üretir.

 Ve kaçınılmaz olarak, toplum değişir.

 1930’larda Avrupa’da olan buydu biraz da… Yalnızca ekonomi çökmedi orada; gündelik hayat militarize oldu. Erkeklik yeniden tarif edildi, disiplin kutsandı, biat estetize edildi. Takriben insanlar birbirini fikirlerinden önce risk olup olmamasına göre okumaya başladı. Büyük savaşlar başlamadan önce toplumların ruhu da taşlaşır çünkü; ilk değişen şey sınırlar değil, insan davranışları olur.

Peki şimdi aynı yöne mi gidiyoruz? Birebir değil elbette… Neticede kopya çekilmez ve fakat dünyanın yeniden bloklara ayrıldığı da bir gerçek, zira devletler yeniden sanayi ile güvenliği aynı masaya koyuyor. Batı uzun süre piyasayla yönettiği alanı yeniden korkuyla yönetmeye hazırlanıyor azar azar… Bunun bir nedeni de, düşüş ihtimali hissedildiğinde merkez ülkeler daha liberal olmaz genelde; daha disiplinci, daha paranoyak, güvenlikçi bir vaziyet alırlar.

Şaşırtmaz ki, bunun bedelini önce toplum öder.

Kira, sağlık, eğitim; hayat bekler, ama savunma sanayii beklemez çünkü korku, bütçe masasında her zaman en güçlü argüman olarak takdim edilir. İnsanlara önce dünyanın tehlikeli olduğu anlatılır, sonra neden daha az hakla yaşamak zorunda oldukları açıklanır. Böyle dönemlerde yurttaş da değişir zaten; hak talep eden biri olmaktan çıkıp korunması gereken bir kalabalığın parçasına dönüşür.

Bu yüzden Batı’nın silahlanması askeri bir stratejiden ziyade, yorgun bir merkezin ağırlığını kaybetme korkusuyla yeniden kabuk geliştirmesiyle ilgili… Öyle ki tarih, elitler korkmaya başladığında dünyanın daha sakin bir yere değil, daha gergin bir yere dönüştüğüne işaret eder; önce fabrikaların sesi değişir, takriben haberlerin tonu farklılaşır, en son toplumların birbirine bakışı başkalaşır; çünkü silahlanma yalnızca devletin depolarında biriken metal olarak kalmaz; topluma sızan bir davranış formunu alır. 

Böyle dönemlerde toplumun kası sertleşir sertleşmesine, lakin ruhu da incelir. Daha az hak; daha çok tehdit konuşulur. Daha az gelecek kurulur, daha çok korunma planı yapılır. İnsanlar birbirine yalnızca kim olduğu için değil, neyi temsil edebileceği için de bakmaya başlar. Gündelik hayatın içinden güven duygusu çekilir; yerine tedbir, mesafe, sinir ve küçük kuruntular yerleşir.

En tehlikelisi de budur hakeza… Savaş başlamadan önce savaşın dili gelir ve o dil yerleşir, normalleşir, evlere girer. Devlet sertleşince insan da bir noktadan sonra kendini sertleşmek zorunda hisseder ve kıtanın gerçek dönüşümü tam burada başlar; Dünya, önce insanın içinde gerginleşir.

Bu yüzden savaş -adı ister güvenlik, ister caydırıcılık, ister tarhisel zorunluluk olsun- hiçbir toplumun içinden daha sağlıklı, açık ve özgür bir hayat çıkarmaz. Savaş fikri bir topluma girdiği anda önce kamusal aklı daraltır, insanların dünyayı anlama biçimini küçültür. Özelden genele her şey, bütün yakınlıklar ve olaylar, tehdit, sadakat, sınır, içerisi ve dışarısı üzerinden okunmaya başlar; toplumun sinir uçları kalınlaşır ama vicdanı incelir. Hak talebi lüksleşir, itirazlar tehlikeli görünür ve dahi cezalandırılabilir, yoksulluk fedakarlıkla açıklanır.

Yani devlet büyürken, insan küçülür.

Dolayısıyla savaşın kazananı olsa bile iyileştirdiği bir toplum yoktur. Geriye daha kontrollü şehirler, yorgun insanlar, şüpheli yakınlaşmalar, ve kısa kısa kurulan, soğuk, boğuk cümleler kalır.

İran vs. Vahşi Batı

Savaş yalnızca cephede başlamaz

Öykü Arıca, Almanya ve Japonya başta olmak üzere birçok ülkenin yeniden hızlanan silahlanma eğilimini yalnızca askeri bir gelişme olarak değil, toplumların ruh halini dönüştüren siyasal bir süreç olarak okuyor. Güvenlik dili büyüdükçe hak, özgürlük ve kamusal akıl alanının nasıl daraldığını tartışıyor.

Devletin kası büyürken insan ne kaybeder?

Silahlanma dönemlerinde yalnızca bütçeler değişmez; gündelik hayatın dili, yurttaşlık algısı ve toplumsal güven duygusu da değişir. Yazı, savaş fikrinin topluma girdiği anda insan ilişkilerini tehdit, sadakat, sınır ve korunma kavramları üzerinden yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor.

Bu mesele neden bugün daha yakıcı?

Dünya yeniden bloklara ayrılırken, savunma sanayii ve güvenlik politikaları birçok ülkede ekonomik ve siyasal öncelik haline geliyor. Öykü Arıca, tam da bu yüzden “güvenlik” adına kurulan yeni düzenin bedelini kimin ödeyeceğini soruyor: Devletler mi, yoksa daha az hakla yaşamaya zorlanan toplumlar mı?

Zor, rıza ve şiddetin toplumsal üretimi

Veri sömürgeciliği ve dijital kontrol mekanizmaları: Filistin örneği

Almanya neden yeniden silahlanıyor?
Japonya savunma bütçesini neden artırıyor?
Silahlanma toplumları nasıl etkiler?
Savaş dili gündelik hayatı nasıl değiştirir?
Güvenlik politikaları hak ve özgürlükleri nasıl etkiler?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →