₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Zor, rıza ve şiddetin toplumsal üretimi

Şiddeti yalnızca bireysel bir sapma, anlık bir öfke patlaması ya da asayiş sorunu olarak ele almak, onun en belirleyici boyutunu görünmez kılar: ideolojik ve yapısal niteliğini. Bu nedenle şiddet, tekil olayların toplamı olarak değil, toplumsal formasyonun bütününe içkin bir üretim süreci olarak değerlendirilmelidir. Bu çalışmanın temel kavramsal ekseni de tam olarak burada şekillenmektedir: şiddet, yalnızca ortaya çıkan bir sonuç değil, aynı zamanda toplumsal düzenin içinde sürekli olarak yeniden üretilen bir ilişkiler ağıdır.

Bu çerçevede, toplumsal düzenin işleyişini açıklamak için zor ve rızanın birlikte üretildiği ilişkiler bütününü merkeze alan yaklaşım açıklayıcıdır. Egemenlik yalnızca baskı aygıtlarıyla değil, aynı zamanda belirli bir toplumsal düzenin doğal, kaçınılmaz ve meşru olarak kabul edilmesiyle kurulur. Bu bağlamda şiddet, yalnızca fiziksel zor kullanımı değil; toplumsal düzenin sınırlarını çizen, onu tahkim eden ve sürekliliğini güvence altına alan çok katmanlı bir mekanizma olarak işlev görür.

Tam da bu nedenle, şiddetin güncel toplumsal biçimlerini açıklamak için yalnızca “artış” ya da “yaygınlaşma” gibi nicel kavramlar yetersiz kalır. Asıl mesele, şiddetin nasıl normalleştirildiği, gündelik hayatın içine nasıl yerleştiği ve nasıl meşru bir davranış repertuarına dönüştürüldüğüdür. Bu bağlamda en kritik kavramlardan biri şiddetin hegemonik normalleşmesidir. Bu kavram, şiddetin yalnızca tekrar eden bir olgu olarak sıradanlaşmasını değil, aynı zamanda ideolojik, kültürel ve kurumsal mekanizmalar aracılığıyla “doğal”, “kaçınılmaz” ve “olağan” bir toplumsal gerçeklik olarak içselleştirilmesini ifade eder.

Türkiye’de şiddetin görünürlüğünün artması da bu çerçevede yalnızca bireysel vakaların çoğalmasıyla açıklanamaz. Ekonomik kriz, yapısal güvencesizlik ve derinleşen eşitsizlikler geniş toplumsal kesimlerde yoğun bir gerilim biriktirmektedir. Ancak bu gerilim doğrudan dönüştürücü ve kolektif bir siyasal hattın ifadesine dönüşmez; çoğu zaman egemen ideolojik çerçeve içinde yeniden kodlanır ve yönlendirilir. Böylece toplumsal öfke, yapısal nedenlerine yönelen bir karşı koyuş yerine yatay düzlemde daha kırılgan toplumsal gruplara doğru boşaltılır. Şiddet, bu yönlendirilmiş enerjinin en görünür biçimi haline gelir ve tam da burada şiddetin hegemonik normalleşmesi devreye girer: şiddet artık bir istisna değil, yönetilen bir gündelikliktir.

Bu üretim süreci yalnızca ekonomik ve siyasal alanla sınırlı değildir; aksine toplumsal yaşamın en küçük birimlerine kadar uzanan çok katmanlı bir yeniden üretim mekanizması söz konusudur. Aile, otorite ve hiyerarşinin ilk kez içselleştirildiği mikro bir alan olarak işlev görürken, kültürel alan ve medya bu ilişkileri görünmezleştirerek yeniden üretir. İnanç sistemleri ise yorumlanma biçimine bağlı olarak ya eleştirel bir etik ufuk açar ya da mevcut düzeni meşrulaştıran bir ideolojik işleve bürünür. Bu çok katmanlı yapı içerisinde şiddetin hegemonik normalleşmesi, şiddeti yalnızca bir davranış biçimi olmaktan çıkararak, toplumsal ilişkilerin doğal bir bileşeni haline getirir.

Bu noktada eğitim sistemi belirleyici bir merkez olarak ortaya çıkar. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarımının gerçekleştiği nötr bir alan değil, aynı zamanda toplumsal özne üretiminin ideolojik zeminidir. Neoliberal dönüşümle birlikte eğitim sistemi giderek rekabet, performans ve bireysel başarı eksenine indirgenmiş; eleştirel düşünme, kolektif bilinç ve birlikte yaşama kültürü geri plana itilmiştir. Bir yandan yoğun başarı baskısı altında tutulan, diğer yandan bu başarıya ulaşmak için gerekli ekonomik ve kültürel sermayeden yoksun bırakılan geniş gençlik kesimleri, sistemle ilişkisini ya uyum ya da kopuş üzerinden kurmaktadır. Ancak bu kopuş çoğu zaman örgütlü siyasal itiraz biçimlerine değil, bireyselleşmiş öfke patlamalarına ve şiddet pratiklerine dönüşmektedir.

Bu nedenle okullarda gözlenen şiddet olaylarını izole disiplin sorunları olarak değerlendirmek mümkün değildir. Okul, toplumdan bağımsız bir alan değil, aksine onun çelişkilerinin yoğunlaştığı mikro bir evrendir. Gençler, içinde yaşadıkları düzenin eşitsizliklerini, hiyerarşilerini ve gerilimlerini eğitim ortamına taşır. Gelecek belirsizliği, aidiyet kaybı, görünmezlik hissi ve ifade kanallarının daralması, şiddeti bir var olma biçimine dönüştürebilir. Bu noktada eğitim sistemi, şiddetin hegemonik normalleşmesinin en kritik yeniden üretim alanlarından biri haline gelir; çünkü şiddeti dönüştürmek yerine çoğu zaman rekabetçi ve disipliner mekanizmalar aracılığıyla yeniden üretir.

Tam da bu nedenle şiddet tartışmaları sıklıkla güvenlik eksenine sıkıştırılmaktadır. Ancak güvenlikçi yaklaşım, sorunun yapısal niteliğini daraltma riski taşır. Okullara güvenlik personeli yerleştirilmesi ya da benzeri teknik çözümler, daha derin toplumsal ve pedagojik krizleri görünmez kılar. Oysa mesele, kimin okul kapısında duracağı değil, o kapıdan içeri nasıl bir toplumsal dünyanın girdiğidir. Tekçi, dışlayıcı, hiyerarşik ve itaate dayalı eğitim anlayışları, şiddetin hegemonik normalleşmesini güçlendiren bir zemin üretir. Bu zemin üzerinde güvenlik, sürekli bir kontrol ve baskı ihtiyacına indirgenir.

Buna karşılık alternatif bir eğitim paradigması zorunlu hale gelmektedir. Bilimsel, özgürlükçü, demokratik ve evrensel insan haklarına dayalı bir eğitim anlayışı, yalnızca bireysel gelişimi değil, toplumsal yeniden kuruluşu da hedefler. Bilimsel eğitim dogmalar yerine eleştirel aklı ve sorgulamayı esas alırken, özgürlükçü eğitim öğrenciyi pasif bir alıcı değil aktif bir özne olarak konumlandırır. Demokratik eğitim okul içinde katılımı ve yatay ilişkileri güçlendirir; insan haklarına dayalı eğitim ise hiçbir kimliği üstün ya da aşağı konumlandırmadan eşit yurttaşlık bilincini inşa eder. Bu yaklaşım, şiddetin hegemonik normalleşmesini kırmayı, yani şiddetin yeniden üretildiği zemini dönüştürmeyi hedefler.

Devletin rolü de bu çerçevede belirleyicidir. Devlet yalnızca zor aygıtlarıyla değil, eğitim, hukuk, medya ve kültürel politikalar aracılığıyla da toplumsal formasyonu düzenler. Şiddeti doğrudan üretmese bile, onu sınırlamayan ya da seçici biçimde yeniden çerçeveleyen her yönetişim pratiği, şiddetin toplumsal dolaşımını yeniden üretir. Bu nedenle şiddet, yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan işlevsel bir mekanizma haline gelir.

Sonuç olarak Türkiye’de şiddetin yaygınlaşması, tekil olayların toplamı değil; ekonomik krizler, toplumsal eşitsizlikler, kültürel kodlar, ideolojik yeniden üretim mekanizmaları ve siyasal tercihlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapının ürünüdür. Zor ile rızanın iç içe geçtiği bu toplumsal formasyon içerisinde şiddet, yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda düzenin yeniden üretim araçlarından biridir. Bu nedenle şiddetin hegemonik normalleşmesi, günümüz toplumsal düzeninin en kritik işleyiş biçimlerinden biri haline gelmektedir. Bu çerçevede gerçek dönüşüm, güvenlikçi politikaların genişletilmesinde değil; eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir toplumsal ve eğitsel zeminin inşasında yatmaktadır. Bu zemin kurulmadıkça şiddet ortadan kalkmayacak; yalnızca biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam edecektir.

23 yılın üç günlük özeti

Barutla konuşan sınıf yarası

Yeni bir kuruluşun eşiğinde: Sermaye transferinden toplumsal sözleşmeye

Şiddeti nerede aramalıyız?

Şiddeti yalnızca bireysel öfke, disiplin sorunu ya da asayiş başlığı olarak değil; toplumsal düzenin içinde yeniden üretilen yapısal bir ilişki olarak ele almalıyız. Aileden okula, medyadan devlete uzanan alanlarda şiddetin nasıl normalleştiğini tartışıyoruz.

Okul kapısından içeri giren şey

Temel vurgu, okulun toplumdan bağımsız bir alan olmadığıdır. Gençlerin yaşadığı gelecek kaygısı, eşitsizlik, görünmezlik ve ifade kanallarının daralması, eğitim ortamında da kendini gösterir. Bu nedenle okulda şiddet, yalnızca okulun değil toplumun krizidir.

Güvenlik değil, dönüşüm

Şiddete karşı çözümü daha fazla kontrol ve güvenlik önleminde değil; bilimsel, özgürlükçü, demokratik ve insan haklarına dayalı bir eğitim anlayışında aranmalı. Şiddeti azaltmanın yolu, yalnızca sonucu bastırmak değil, onu üreten zemini değiştirmekten geçiyor.

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →