₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Doların gölgesinde büyüyen açık: Dünya ekonomisi eski bir Keynes fikrine mi dönüyor?

Ülkeler arasındaki kalıcı cari açık ve fazla dengesizlikleri, küresel ekonomide finansal istikrar ve siyasal gerilim başlığı olarak yeniden öne çıkıyor. Financial Times’ta yayımlanan analiz, bu tartışmayı Keynes’in Bretton Woods’ta önerdiği “bancor” fikri üzerinden yeniden okuyor.

Küresel ekonominin en eski sorunlarından biri yeniden tartışmanın merkezinde: Bazı ülkeler uzun yıllar boyunca dış fazla verirken, bazı ülkeler sürekli açık veriyor; bu tablo yalnızca ticaret istatistiklerini değil, sanayi kapasitesini, borçlanmayı, istihdamı ve siyasal tepkileri de şekillendiriyor.

Financial Times’ın Free Lunch bülteninde Daire MacFadden imzasıyla yayımlanan analiz, ülkeler arasındaki kalıcı cari işlemler dengesizliklerini bugünün ekonomi politikası tartışmalarıyla birlikte ele alırken, meseleyi daha eski ve yapısal bir soruya bağlıyor: Uluslararası para sistemi, açık veren ülkeler kadar fazla veren ülkeleri de sorumlu kılmadan kalıcı denge üretebilir mi?

Dengesizlik alarmı neden büyüyor?

MacFadden’ın aktardığına göre, politika yapıcılar ve ekonomistler yaklaşık bir yıldır geniş ve kalıcı cari işlemler dengesizliklerinin finansal istikrar açısından yarattığı risklere daha fazla dikkat çekiyor. Bu uyarılar IMF-Dünya Bankası Bahar Toplantıları sırasında daha görünür hale gelirken, G7 zirvesi öncesinde tartışmanın daha da yoğunlaşması bekleniyor.

Analizde, IMF değerlendirmelerine atıfla küresel dengesizliklerin tarihsel olarak çok yüksek seviyelere yaklaştığı ve az sayıda büyük ekonomide yoğunlaştığı belirtiliyor. Bu yoğunlaşmanın, özellikle açık veren ülkelerde üretim yapısını zayıflattığı, yerli imalatın gerilemesine katkıda bulunduğu ve korumacı siyasal tepkileri beslediği görüşü öne çıkarılıyor.

Bu nedenle cari dengesizlik, yalnızca teknik bir ekonomi göstergesi olarak değil; küresel üretim düzeni, ticaret gerilimleri ve siyasal temsil krizleriyle ilişkili bir başlık olarak tartışılıyor. Hangi ülkelerin üretim fazlası verdiği, hangilerinin dış finansmana bağımlı hale geldiği ve hangi para biriminin küresel sistemin merkezinde durduğu, bugünkü güç ilişkilerinin de parçası haline geliyor.

Eski düzeltmeler kalıcı olmadı

Financial Times’taki analiz, geçmişte bu tür dengesizliklerin çoğu zaman iki yolla düzeltildiğini hatırlatıyor: Koordineli politika müdahaleleri ya da krizler. 1985 Plaza Anlaşması, büyük ekonomilerin döviz kurları ve dış dengeler üzerinde ortak hareket etmeye çalıştığı örneklerden biri olarak anılıyor. 2008 finansal krizi ise dengesizliklerin daha sert ve yıkıcı biçimde çözülmesine yol açan bir kırılma olarak değerlendiriliyor.

MacFadden’ın yorumuna göre bu iki örnekte de düzeltme kalıcı olmadı. Dengesizlikler zaman içinde yeniden birikti. Bugünkü politika yapıcıların temel kaygısı ise yeni bir düzeltme sürecinin ani, düzensiz ve küresel talebi daraltacak biçimde yaşanması.

Bu nedenle güncel öneriler daha dengeli bir küresel tasarruf-yatırım düzeni kurmaya odaklanıyor. ABD’de mali disiplin, Çin’de hanehalkı tüketiminin artırılması, Avrupa’da ise üretken yatırımların güçlendirilmesi bu öneriler arasında yer alıyor. Analizde bu tür adımların önemli olduğu kabul edilmekle birlikte, sorunun yapısal boyutunu çözmekte yetersiz kalabileceği savunuluyor.

Sorun ülkelerde mi, sistemin tasarımında mı?

MacFadden’ın analizinde öne çıkan temel görüş, cari dengesizliklerin yalnızca ülkelerin güncel politika tercihlerinden değil, uluslararası para sisteminin işleyişinden de kaynaklandığı yönünde. Bu noktada Belçikalı-Amerikalı iktisatçı Robert Triffin’in 1960’ta ortaya koyduğu açmaz yeniden hatırlatılıyor.

Triffin’in işaret ettiği sorun, rezerv para sağlayan ülkenin küresel güvenli varlık talebini karşılamak için sürekli açık verme baskısıyla karşı karşıya kalmasıydı. Dolar merkezli sistemde bu rolü ABD üstleniyor. Analizde, bu mekanizmanın uzun vadede hem rezerv para sağlayan ülke hem de ona bağımlı küresel ekonomi açısından kırılganlık yarattığı görüşü dile getiriliyor.

Bu okuma, tartışmayı “ABD ne kadar açık vermeli, Çin ne kadar tüketmeli, Avrupa ne kadar yatırım yapmalı?” sorularının ötesine taşıyor. Daha temel soru şu hale geliyor: Dünya ekonomisinin para düzeni, tek bir ulusal para biriminin küresel merkez haline gelmesine dayanarak istikrarlı biçimde işleyebilir mi?

Keynes’in eski sorusu

John Maynard Keynes, benzer bir yapısal sorunu 1944’te Bretton Woods Konferansı sırasında gündeme getirmişti. Keynes’in önerdiği Uluslararası Takas Birliği, ülkeler arasındaki ödemeleri kolaylaştırmanın ötesinde, küresel dengesizliklerin birikmesini önleyecek bir kurumsal mekanizma olarak tasarlanmıştı.

Bu tasarımın merkezinde “bancor” adı verilen uluslararası bir rezerv para birimi bulunuyordu. Bancor, herhangi bir ülkenin ulusal parası olmayacak; uluslararası sistemin ortak hesap ve dengeleme aracı olarak işleyecekti. Financial Times’taki analiz, bu önerinin asıl yeniliğinin yalnızca açık veren ülkeleri değil, fazla veren ülkeleri de disipline etmesinde olduğunu vurguluyor.

Bugünkü uluslararası düzende uyum baskısı çoğu zaman açık veren ülkelere yöneliyor. Bu ülkelerden harcamalarını kısmaları, ithalatı azaltmaları, ücretleri baskılamaları ya da kemer sıkma politikalarına yönelmeleri beklenebiliyor. Keynes’in önerisi ise daha simetrik bir mekanizma öngörüyordu: Sürekli fazla veren ülkeler de sistemin dengesiz işlemesine katkıda bulunan aktörler olarak sorumluluk altına alınacaktı.

Bu nedenle bancor fikri, analizde yalnızca tarihsel bir para birimi önerisi olarak değil, küresel ekonomik sorumluluğun nasıl paylaşılacağına dair erken bir kurumsal tasarım olarak ele alınıyor.

ABD neden kabul etmedi?

Keynes’in önerisi hayata geçmedi. MacFadden’ın değerlendirmesinde bunun nedeni yalnızca teknik zorluklar değildi. Savaş sonrası dönemde dünyanın en büyük kreditör gücü olan ABD, fazla veren ülkeleri de cezalandırabilecek bir sisteme girmeyi tercih etmedi. Böylece dolar, Bretton Woods sonrasında uluslararası para sisteminin ana çıpası haline geldi.

Bu tarihsel tercih, sonraki on yıllarda küresel ekonomi üzerinde belirleyici oldu. Bretton Woods’un sabit kur rejimi çökmüş olsa da doların merkezi konumu sürdü. Küresel ticaret, rezerv yönetimi, borçlanma ve finansal güvenlik büyük ölçüde ABD parasına bağlı kaldı.

Analizde, doların bu konumunun her küresel stres döneminde yeniden tartışmaya açıldığı belirtiliyor. ABD finansal döngüsündeki değişimler başka ülkelerin para politikası alanını daraltabiliyor; dolar likiditesindeki dalgalanmalar küresel finansal baskıları artırabiliyor; ABD iç siyasetindeki yön değişimleri ise uluslararası para düzeninin tamamını etkileyebiliyor.

SDR ve yeni para arayışları

Keynes’in bancor önerisinin kabul edilmemesine rağmen, ulusal paraların üzerinde ya da ötesinde bir uluslararası rezerv aracı arayışı tümüyle ortadan kalkmadı. MacFadden, 2009’da dönemin Çin Merkez Bankası Başkanı Zhou Xiaochuan’ın “süper egemen” bir rezerv para birimi fikrini gündeme getirdiğini ve IMF’nin özel çekme haklarının rolünün genişletilmesini önerdiğini hatırlatıyor.

SDR olarak bilinen özel çekme hakları, 1969’da uluslararası likiditeyi desteklemek amacıyla oluşturuldu. Başlangıçta altınla ilişkilendirilen bu araç, Bretton Woods sisteminin çöküşünden sonra ulusal para birimlerinden oluşan bir sepete dayalı hesap birimine dönüştürüldü. Bugün IMF üyelerinin rezervlerini desteklemek için kullanılıyor.

Ancak analizde, SDR’nin hiçbir zaman uluslararası para sisteminin temel rezerv varlığı haline gelemediği belirtiliyor. Bunun nedeni olarak da ihraç sürecindeki siyasal sınırlamalar ve bancor tasarımında bulunan otomatik dengeleme mekanizmasının SDR’de yer almaması gösteriliyor.

Eski İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mark Carney’nin merkez bankası dijital paralarından oluşabilecek “sentetik hegemonik para” önerisi ve BRICS para birimi tartışmaları da bu arayışın farklı örnekleri olarak değerlendiriliyor. Ancak yazıda bu seçeneklerin hiçbirinin tek başına küresel dengesizlik sorununa hazır bir çözüm sunduğu ileri sürülmüyor.

Dolar sonrası düzen daha adil olacak mı?

Analizin işaret ettiği en kritik başlıklardan biri, dolar merkezli sistemin sorunlarının görünür hale gelmesinin, onun yerine geçecek düzenin kendiliğinden daha dengeli ya da daha adil olacağı anlamına gelmemesi. Çok kutuplu bir para düzeni ya da yeni bir rezerv para aracı, eğer açık ve fazla veren ülkeler arasındaki sorumluluk meselesini çözmüyorsa, yalnızca merkezin adını değiştirebilir.

Bu nedenle Keynes’in bancor fikri, bugünkü tartışmada nostaljik bir iktisat önerisi olarak değil, dengesizliğin nasıl kurumsal olarak sınırlandırılabileceğine dair bir düşünme zemini olarak önem kazanıyor. Analizdeki temel uyarı, açık veren ülkeleri sürekli uyuma zorlayan, fazla veren ülkeleri ise yeterince sorumlu kılmayan bir düzenin uzun vadede siyasal ve toplumsal maliyet üreteceği yönünde.

Bu maliyetler yalnızca merkez bankalarının bilançosunda görünmez. Sanayi kaybı, borç krizleri, kemer sıkma programları, ithalat bağımlılığı, ücret baskısı, ticaret savaşları ve korumacı siyaset biçimleri, küresel dengesizliklerin toplumlara yansıyan sonuçları arasında yer alır.

Reform ertelendikçe kriz ihtimali büyüyor

Financial Times’taki analiz, uluslararası toplumun hâlâ ciddi ve yapısal bir reform programı geliştirmekte zorlandığını savunuyor. Makroekonomik işbirliği, finansal gözetim ve kademeli uyum önerileri önemli görülse de, yazıya göre bunlar risklerin büyüklüğü karşısında sınırlı kalıyor.

Bu tartışma, dünya ekonomisinin önünde iki ihtimal bulunduğunu gösteriyor: Ya küresel para ve ticaret düzeni daha simetrik, daha öngörülebilir ve daha sorumlu bir yapıya kavuşturulacak ya da dengesizlikler krizler, bloklaşmalar ve parçalanmalar yoluyla düzeltilecek.

Keynes’in Bretton Woods’ta kabul edilmeyen önerisi, bugünün dünyasına doğrudan uygulanabilir hazır bir reçete olarak değil, hâlâ yanıt bekleyen bir soru olarak geri dönüyor: Küresel ekonomi, yükü yalnızca açık veren toplumlara bindirmeden ve fazla verenleri de sorumluluk altına alarak daha dengeli bir sistem kurabilir mi?

Bu soru yalnızca IMF, G7 ya da merkez bankalarının gündemiyle sınırlı değil. Çünkü küresel dengesizliklerin etkisi, sonunda emek piyasasında, gıda fiyatlarında, üretim yapısında, borçlanan hanelerde ve siyasal temsil krizlerinde hissediliyor.

Market reyonunda ekonomi politik okumaları

Dış dengeler, içerideki hayatı da belirler

Cari açık, rezerv para, SDR ya da bancor gibi kavramlar ilk bakışta teknik görünebilir. Oysa ülkelerin ne kadar borçlandığı, hangi paraya bağımlı olduğu ve üretim fazlasını nasıl yönettiği; fiyatlardan istihdama, sanayiden siyasal tepkilere kadar gündelik hayatın birçok alanını etkiler.

Eski bir fikir, yeni bir tartışma

Keynes’in bancor önerisi bugünün dünyasına hazır bir çözüm olarak değil, küresel dengesizliklerin sorumluluğunu daha adil paylaşma fikri olarak okunabilir. Tartışmanın değeri, tek bir ülkenin parasına dayalı düzenin sınırlarını görünür kılmasında yatıyor.

Krizi beklemeden düşünmek

Financial Times’taki analiz, dengesizliklerin çoğu zaman krizlerle düzeltildiğini hatırlatıyor. Ancak asıl soru, dünya ekonomisinin krizi beklemeden daha dengeli, daha öngörülebilir ve toplumsal maliyeti daha düşük mekanizmalar kurup kuramayacağı.

Liberal düzenin enkazı: Küresel ekonomi yeni bir karanlığa mı giriyor?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →