₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Ukrayna yazı dizisi (1) | Sınır hattı: Jeopolitik körlüğün analizi

Rusya – Ukrayna Savaşı’nı iki bayrağın karşı karşıya gelişi gibi okumak kolaydır, hatta fazla kolaydır… Haritaya bakmak, saldıranı ve savunanı saptamak; akabinde bütün hikayeyi ahlaki bir şemaya yerleştirmek en kolayıdır. Malum, siyah ve beyaz netleştiğinde zihinler de rahat eder. Nitekim kimi ülkeler salt ülke olarak yaşamaz; başkalarının korkusunu, hırsını, genişleme arzusunu ve en nihayetinde küresel hegemonya kavgalarını da sırtında taşır.

“Sınırlarda yaşamak” biraz da budur.

Coğrafyanın içselleştirilmesi ve sınırın evrimi

Çizgi dışarıdan çizilmiş gibi görünür çoğunlukla, nitekim ağır ağır içeride işlemeye başlayacaktır. Siyasetin diline, ailelerin hafızasına, okul kitaplarına, pazarın yönüne, insanların birbirinden ne kadar kuşku duyacağına kadar inecektir. Bu halde, bir noktadan sonra ülke sınırda değildir artık; sınır ülkenin içinde, sokaklarında, evlerin mutfaklarında yaşamaya başlar. Bir toprağın tampon bölge haline gelmesi, oradaki her toplumsal doğallığın yapay bir mühendislikle yeniden dizayn edilmesi demektir.

Doğudaki büyük savaş da açıkça böyle bir yerden çıktı. Bir yanında Rus dünyasıyla kurulu eski ve organik bağlar, Sovyet mirasının bıraktığı kamusal hafıza, birlikte üretmiş, birlikte yenilmiş, birlikte yeniden kurulmuş toplumların ağır hacmi; diğer yanında Avrupai vaatler, piyasa düzeninin parlak dili, Atlantik güvenliği, tüketimle cilalanmış bir modernleşme arzusu… Böyle bir coğrafi kesişimde yapılması gereken şey keskin ve cerrahi bir kopuştan ziyade ağır, sabırlı, kendi gerçekliğini bilen tarihsel bir dengeydi.; fakat denge, çağımızın sevdiği bir kelime değil.

Gri bölgelerin tasfiyesi ve saflaşma arzusu

Çağımız saflaşmayı seviyor; bir yere tam yaslanmayı, bir yerden tam kopmayı, bütün gri bölgeleri kirli saymayı çok seviyor. Oysa gri bölgeler, imparatorlukların ve kıtaların karşı karşıya geldiği sınırlarda hayat kurtarır. Kendi coğrafyasını olduğu gibi yaşamak yerine onu Atlantik ittifakının bir propaganda sahnesine çevirdiğinde, sınır ülkeleri için asıl ontolojik tehlike başlar. İçerideki karmaşık, asırlık bağlar bir süre sonra temizlenmesi gereken birer sorun gibi görünür. Aynı ailede iki hafızanın bulunması, aynı şehirde iki yönün birlikte yaşaması, bir dilin yalnızca iletişim değil akrabalık taşıması, eski ortak üretim biçimlerinin insanların zihninde hala bir düzen duygusu bırakması; bütün bunlar sertleşmiş ve Batı’dan akort edilmiş yeni devlet aklına fazla karışık gelebilir.

Çünkü ulus-devlet düz çizgi ister; toplum ise çoğu zaman geçmişin eğri çizgileriyle yaşar.

Kopuşun mekaniği ve kırılan devlet aklı

Dolayısıyla bu ülkenin trajedisi biraz da kendi içindeki bu geçişliliği ve çoğulluğu taşıyamamasında, daha doğrusu taşıtılmamasında saklı… Batı’ya açılan sözümona “özgürlük kapısı” olma fikri küresel merkezler tarafından pompalandıkça, doğusuyla kurduğu tarihsel ve kaçınılmaz bir pranga gibi görülmeye başladı; nitekim coğrafya haritadan silinmez, dil bu şekilde yok edilemez, kolektif hafıza bir gecede budanmaz. Bir ülke yalnızca gitmek istediği yerle biçimlenmez; kopmaya çalıştığı devasa komşusunun izi de üstünde kalır.

Moskova’nın güvenlik mimarisini ve tarihsel arka bahçesini tamamen yok sayan bu kopuş çok sert kurgulandığında, yerel siyaset toplumu geleceğe taşımak yerine onu ortasından kırar… Kırdı da; takriben o kırığın içinden küresel bir hesaplaşmanın tankları geçti. Büyük komşunun askeri müdahalesi bu kırığın üstüne büyük bir yıkım bindirdi. Bunu hafifletmeye, savaşın trajedisini görmezden gelmeye gerek yok. Savaş, toplumları sadece cephede öldürmüyor; bu, gündelik hayatın sinir sistemini de bozar. İnsanların evle, işle, çocukla, yaşlanmakla, gelecek kurmakla kurduğu doğal ilişkiyi yerinden eder.

Vitrindeki masallar ve derindeki jeopolitik tertibat

Ancak yalnızca saldırının başladığı o ilk güne bakıp geri kalan her şeyi susturmak da entelektüel bir sefalet, eksik bir okuma, çalakalem bir yorum olur. Hiçbir devlet, sınır hattına nükleer kapasiteli bir askeri bloğun yığınak yapmasını, füzelerin burnunun dibine yerleştirilmesini sessizce izlemez. Rusya’nın attığı adım, tetiği çeken el olsa da; o tetiği oraya yerleştiren, namluyu Moskova’ya çeviren bir Atlantik aklı vardı. Zorlu ve asıl soru şu olabilir; Bir ülke, kendi siyasi seçkinlerinin eliyle, nasıl oldu da kendi varlığını iki büyük küresel düzenin hesaplaşma hattına, bir koçbaşı olarak bu kadar açık hale getirdi?

Batı anlatısı bu soruyu sormak istemez, çünkü onun Hollywood patentli mavalı hazırdır: Bir halk özgürlüğü seçmiştir, karanlık ve arkaik bir komşu ise salt kötülüğünden dolayı buna saldırmıştır. Bu anlatı ekranlar için kullanışlı olabilir, fakat hakikati yansıtmaz. Daha derinde sınıfsal, tarihsel ve jeopolitik bir tertibat vardır ve asıl analizi orada, yerin altında aramak gerekir.

Temiz kelimelerin kirli işleri

Bir ülke herhangi bir bloğa yaklaşırken sadece soyut değerler seçmez genelde; kendisini hangi kredi sistemine, hangi yabancı silah düzenine, hangi pazar ilişkilerine, hangi güvenlik mimarisine ve hangi üretim biçimine bağlayacağını da seçer. Üstelik bu seçimi çoğu zaman meydanları dolduran halk değil, o halk adına uluslararası ajanslara konuşan kozmopolit siyasi sınıf yapar. Kalabalıklar meydanlarda romantik bayraklar taşır; ülkeyi borçlandıracak, onu bir cephe ülkesi yapacak ağır anlaşmaları ise kapalı kapılar ardında başkaları imzalar.

Büyük yanılgı da tamamen burada başlar; kendi bağımsızlığını ve egemenliğini güçlendirdiğini sanırken, onu daha büyük, daha acımasız bir küresel güvenlik sisteminin harcanabilir bir ucuna bağladı bu sınır ülkesi. Haritada egemen bir ülke, diplomaside övülen bir müttefik, askeri planlarda ise sadece bir ileri mevzi. Güzel kelimelerle ambalajlandı her şey; egemenlik, Avrupa, demokrasi, özgür dünya… Bunlar steril kelimeler! Fakat unutmamak gerekir ki, tarihte en temiz kelimelerin arkasında her zaman en kirli işler yürütülmüştür. Burada da sınır ülkesine vaat edilen özgürlük, onu büyük komşusuna karşı bir intihar bombacısı gibi konumlandırma özgürlüğünden öte nitelikte değildir.

Cümlelerin içinde tüketilen halklar

Bu yüzden, bugün burada o devlet aklının ve onun arkasındaki Atlantik kışkırtıcılığının karşısında durmak, halkın acısına sırt çevirmek ya da zalimliği övmekle eşdeğer değil. Bilakis, o acının hangi tarihsel pozisyon içinde, hangi küresel laboratuvarlarda üretildiğini görmek demektir. Bir halkın trajedisi sadece dışarıdan bir saldırıya uğramasında değildir; kendi adına kurulan o büyük, o cafcaflı ve o içi boş cümlelerin içinde birer istatistik olarak tüketilmesindedir.

En nihayetinde sınırda yaşayan halk, başkalarının tarihsel korkularını kendi evinde ağırlar. Bir taraf sınırlarını güvenceye almak için genişlemek ister, öteki ise asırlık etki alanını bırakmak istemez. Yerli seçkinler bu küresel dayatmayı bir kader yahut bağımsız tercih minvalinde yansıtır, oysa her biri sadece kendilerine verilen senaryoyu oynamaktadır. Savaş bittiğinde ya da ateş kesildiğinde, küresel finans kapitali ve batılı piyasa aktörleri enkazın arkasında sabırla bekliyor olacak. Ülkenin toprakları, limanları ve geleceği satılırken, bütün bu büyük jeopolitik hesapların ortasında, yine halkın ekmeği kırılacak.

 Devam edecek…

Garnizon-devletin çıplak mantığı: Soykırımcı İsrail

Sınır çizgisi nerede başlar?

Bu yazı, sınırı yalnızca haritada görünen bir çizgi olarak değil, toplumun içine yerleşen bir tarihsel baskı alanı olarak ele alıyor. Öykü Arıca’ya göre Ukrayna’nın trajedisi, yalnızca savaşın başladığı günle değil; ülkenin farklı tarihsel bağlar, ittifak baskıları ve jeopolitik beklentiler arasında sıkıştırılmasıyla anlaşılabilir.

Büyük kelimelerin küçük hayatlara maliyeti

Yazının merkezinde “özgürlük”, “egemenlik”, “Avrupa” ve “güvenlik” gibi büyük kelimelerin hangi siyasal ve askeri düzeneklerle birlikte işlediği sorusu var. Arıca, bu kavramların savaş koşullarında halkların gündelik hayatını, geleceğini ve emeğini nasıl görünmezleştirebildiğini tartışmaya açıyor.

Haritanın dışında kalanlar

Ukrayna savaşı üzerine konuşurken yalnızca cephedeki güç dengesine bakmak, savaşın toplumsal ve tarihsel arka planını eksik bırakıyor. Bu yazı, okuru savaş anlatılarının hazır kalıplarından çıkararak sınır ülkelerinin nasıl küresel hesaplaşmaların taşıyıcısı haline getirildiğini düşünmeye çağırıyor.

Teyakkuz, yeniden: Ülkeler bir bir silahlanıyor

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →