₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

FIFCJ Başkan Yardımcısı Av. Zübeyde Aksay ile Erkek a(i)dalet üzerine: Yapay zekâ çağında kadınlar haklara nasıl erişecek?

Türk Hukukçu Kadınlar Derneği Başkanı ve Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyonu Başkan Yardımcısı Av. Zübeyde Aksay, FİKİR’e konuştu. İzmir’de yapılan FIFCJ Genişletilmiş Konsey Toplantısı’nın ardından yayımlanan İzmir Bildirisi’ni değerlendiren Aksay, yapay zekâ çağında kadınların haklara erişiminin yalnızca teknolojik değil, hukuki, toplumsal ve siyasal bir mesele olduğunu vurguladı: “Yapay zekânın yaratıcısı yine insan; insanın önyargıları da oraya yansıyor.”

Zübeyde Aksay’ın hukukla ilişkisi bir mahkeme salonunda değil, önce bir sınıfta başladı. Yirmi iki yaşında matematik öğretmeni olmuştu. On dört yıl boyunca öğrencilerine problemleri çözmenin yollarını anlattı. Sonra kendi hayatındaki başka bir denklemin peşine düştü: Daha özgür olmak, düşüncelerini daha açık ifade edebilmek, yalnızca anlatmak değil savunmak istiyordu. Henüz ikizleri dokuz aylıkken Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı, dört yılda bitirdi, Milli Eğitim’den ayrıldı ve avukatlığa başladı.

FİKİR Genel Yayın Yönetmeni Murat Büyükyılmaz’e konuşan Aksay, bu geçişi yalnızca bir meslek değişikliği olarak anlatmıyor. Onun için hukuk, “mutlaka savunulacak bir şey” bulunduğu için anlamlı. Öğretmenlikten gelen anlatma deneyimi, avukatlıkta savunma pratiğiyle birleşmiş; kadın hakları alanındaki çalışmaları ise onu önce mahallelere, köylere, okullara ve üniversitelere, ardından uluslararası hukukçu kadınlar ağına taşımış.

Aksay’ın hikâyesindeki en güçlü dönemeçlerden biri, kadınlara yönelik hukuk okuryazarlığı çalışmaları. Selçuk’ta, Karşıyaka’da, köylerde, mahallelerde, okullarda ve üniversitelerde kadınlara haklarını anlattığı eğitimleri bugün farklı bir yerden hatırlıyor: “Aslında öğrenen bendim” diyor. Çünkü gazetelere yansıyanlar çoğu zaman şiddetin, ayrımcılığın ya da hak kaybının “son noktasıydı”. Oysa kadınların fısıltıda kalan, mahrem sayıldığı için anlatılamayan, kulaktan kulağa taşınan deneyimleri vardı.

Bu deneyimler Aksay’ın kadın hakları mücadelesindeki kararlılığını belirlemiş. Kadınlara 6284 sayılı yasa kapsamında nereye başvurabileceklerini, dilekçeyi nasıl yazacaklarını, kolluğa nasıl gideceklerini, İzmir Barosu’ndan nasıl destek alabileceklerini anlatırken, kendisinin de sahadan öğrendiğini söylüyor: “O kadınların hikâyeleri beni hazırladı. Bu mücadeleyi yapmam gerektiğine dair kararlılığımı onlar sayesinde verdim.”

Bu yerel ve sahici deneyim, Mayıs ayında İzmir’de uluslararası bir buluşmaya bağlandı. 1928’de Paris’te kurulan Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyonu’nun Genişletilmiş Konsey Toplantısı, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nin ev sahipliğinde İzmir’de gerçekleştirildi. Toplantının başlığı, bugünün en sert sorularından birini hukukçu kadınların önüne koyuyordu: “Çoklu Krizler Çağında Yapay Zeka ve Dijital Dönüşümün Kadınların Haklara Erişimine Etkileri.”

Türkiye, Mozambik, Brezilya, Angola, İspanya, İtalya, Azerbaycan ve Pakistan’dan hukukçuların sunumları ve akademik katkılarıyla şekillenen İzmir Bildirisi, yapay zekâ ve dijital dönüşümü dar bir teknoloji başlığı olarak değil; kadınların adalete, güvenliğe, sağlığa, çalışma hayatına, sosyal yardımlara ve kamusal yaşama erişimi bakımından yeni bir hukuk alanı olarak ele aldı. Bildiri, algoritmik ayrımcılıktan dijital şiddete, veri güvenliğinden bakım emeğine, göçmen ve engelli kadınların karşılaştığı kesişimsel eşitsizliklerden yargıda yapay zekâ kullanımının doğurabileceği risklere kadar geniş bir tablo çizdi.

Bildirinin en yalın ama en sarsıcı cümlesi şu: Teknoloji tarafsız değildir.

Bu cümle, ilk bakışta teknik bir tartışmanın özeti gibi görünebilir. Oysa İzmir Bildirisi’nde ve Aksay’ın anlatısında teknoloji; işe alımdan krediye, sağlıktan yargıya, sosyal yardımlardan dijital şiddete kadar uzanan geniş bir hak alanının parçası. Veri setleri geçmişin eşitsizliklerini taşıyorsa, algoritmalar da bu eşitsizlikleri yeni ve görünmez biçimlerde yeniden üretebiliyor. Kadınlar açısından mesele artık yalnızca mahkemeye, karakola, belediyeye ya da baroya erişmek değil; aynı zamanda kendileri hakkında karar veren dijital sistemlerin nasıl kurulduğunu, hangi verilerle beslendiğini ve kimin denetiminde işlediğini sorgulamak.

Sınıftan savunmaya uzanan yol

Önce sizi biraz tanıyalım. Hukukla, kadın hakları mücadelesiyle ve hukukçu kadınların örgütlü çalışmalarıyla yolunuz nasıl kesişti?

Ben mesleğe matematik öğretmeni olarak başladım. Yirmi iki yaşında öğretmen oldum. On dört yıl matematik öğretmenliği yaptıktan sonra, öğretmenlik yaparken yeniden üniversite sınavına girdim ve hukuk fakültesini kazandım. Hukuku dört yılda bitirdim, Milli Eğitim’den ayrıldım ve avukat olarak çalışmaya başladım.

Neden hukuk? Çünkü daha özgürüm. Öğretmenlik çok güzeldi, öğrencilerle çalışmak çok keyifliydi; ama avukatlık bana derneklere girebilme, aktif olarak çalışabilme, görüşlerimi daha net ifade edebilme ve çalışma hayatımı daha özgür kurabilme imkânı verdi. Savunuyor olmak çok güçlü bir duygu. Öğrencilere bir şey anlatmak da çok güzeldi ama savunmak başka bir şey. Ne tarafta durduğunuza göre değişmeyen bir şey var: Mutlaka savunulacak bir şey bulunuyor.

Kadın çalışmalarına ilgim ise çok eskiden beri vardı. Kendi hayatımda, ailemde, gündelik yaşamımda kadınların ikinci planda bırakıldığını hep fark ediyordum. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde kadın çalışmaları alanında yüksek lisansa başlayınca bu ilgi daha akademik bir çerçeveye oturdu. Kavramlarla tanıştım, kadın mücadelesinin geçmişten bugüne nasıl örüldüğünü gördüm. Bu da kendimi kadın hakları savunucusu olarak daha bilinçli bir yerde konumlandırmamı sağladı.

“Kadınlara anlatırken aslında ben öğrendim”

Sahadaki hukuk okuryazarlığı çalışmalarınız bu hikâyede nereye oturuyor?

O dönem yapılan eğitimlerde aslında öğrenen bendim. Köylere, mahallelere, okullara gittik. Kadınlara bir olay yaşadıklarında nereye başvurabileceklerini, hangi durumda ne yapabileceklerini, 6284 sayılı yasa kapsamında neler talep edebileceklerini, dilekçeyi nasıl yazacaklarını, kolluğa nasıl gideceklerini, nasıl ifade vereceklerini anlatıyorduk. Bunu kadınlar için hukuk okuryazarlığı gibi düşünebilirsiniz.

Ama ben orada çok şey öğrendim. Çünkü kadınların yaşadığı deneyimler gazetede okunanlardan çok farklı. Gazeteye yansıyan çoğu zaman artık son noktaya gelmiş olaylar oluyor. Oysa konuşulmayan, fısıltıda kalan, mahrem görülen, kulaktan kulağa aktarılan çok şey var. Kadınlar bunları orada açtılar. Beni bu mücadeleye hazırlayan, motive eden, kararlılığımı güçlendiren şey biraz da o kadınların hikâyeleri oldu.

Sadece kırsalda değil, Karşıyaka’da, Selçuk’ta, okullarda, üniversitelerde de bu çalışmaları yaptık. Genç kadınlara da ulaşmak gerekiyor. Onların da farklı sorunları var. İş hukuku alanında da kadınların çalışma hayatındaki hakları üzerine çok sayıda eğitim verdim. Özellikle doğrudan kadınlara temas eden ebelik bölümü öğrencileriyle çalıştık. Bütün bunlar benim için birer birikim oldu. Bugün hâlâ çağrıldığımda giderim. Çünkü o kadınlarla bir araya gelmeyi, uluslararası toplantılar kadar kıymetli görüyorum.

İzmir’den uluslararası bir hukukçu kadınlar ağına

Türk Hukukçu Kadınlar Derneği ve Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyonu içindeki çalışmalarınız nasıl gelişti?

Türk Hukukçu Kadınlar Derneği 1968 yılında kurulmuş, İstanbul merkezli, çok kıymetli ve köklü bir dernek. Kurucuları arasında Türkiye’nin ilk kadın avukatı olarak bilinen Av. Süreyya Ağaoğlu da var. Ben derneğe İzmir’den üye oldum. Sonrasında yönetim kuruluna seçildim, ardından başkan yardımcısı oldum ve sonra başkan seçildim. İzmir’den başkan olmak benim için ayrıca kıymetliydi. Çünkü üyelerimizin çok büyük bir bölümü İstanbul’da. İzmir’den bir başkanın bu görevi yürütebileceğine onları ikna edebilmek benim için önemliydi.

Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyonu ise 1928’de Paris’te kurulmuş çok eski ve önemli bir federasyon. Aslında Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nin kurulmasına da destek olmuş bir yapı. Amaçlarından biri, kadın hukukçu örgütlenmelerinin olmadığı ülkelerde bu örgütlenmeleri teşvik etmek ve uluslararası dayanışma ağını genişletmek. Bugün farklı ülkelerden kadın hukukçuları bir araya getiren çok geniş bir ağdan söz ediyoruz.

Ben de federasyonda başkan yardımcılığı görevini yürütüyorum. Bu benim için hem büyük bir gurur hem de büyük bir sorumluluk. Çünkü farklı ülkelerden kadın hukukçularla bir araya geldiğinizde kültürlerin ne kadar farklı, sorunların ise ne kadar benzer olduğunu görüyorsunuz. Ev sorumluluklarının yanı sıra çocuk bakımı, evde pişecek yemek, çocukların ödevi gibi yüklerle birlikte kamusal alanda da var olmaya çalışıyoruz. STK çalışmalarına zaman ayırma, kadına yönelik şiddet, cinsel taciz, sosyal medyada taciz… Kültürler farklı ama kadınların karşılaştığı birçok sorun birbirine çok benziyor.

“Bir tek İstanbul yok, İzmir de var”

FIFCJ Genişletilmiş Konsey Toplantısı’nın İzmir’de yapılmasının sizin için özel bir anlamı var mıydı?

Evet, kesinlikle vardı. Türkiye’de daha önce de bu tür toplantılar yapılmış ama ağırlıklı olarak İstanbul’da gerçekleşmiş. Ben bu kez İzmir’de olsun istedim. Çünkü İzmir’deki hukukçular, özellikle hukukçu kadınlar bu buluşmadan yararlansın istedim. Bir tek İstanbul olmadığını, İzmir’in de güçlü bir ev sahipliği yapabileceğini göstermek benim için kıymetliydi.

Bu büyük bir organizasyondu. Yüzden fazla katılımcımız vardı. Dört günlük bir program gibi görünse de hazırlık süreci yaklaşık üç ay sürdü. Programın iki günü İzmir, Efes, Selçuk ve Meryem Ana ziyaretleriyle kültürel buluşma niteliği taşırken; toplantı günlerinde farklı ülkelerden gelen hukukçu kadınlar yapay zekâ, dijitalleşme, kadın hakları ve adalete erişim başlıklarında sunumlarını paylaştı.

Bu toplantının en önemli taraflarından biri, farklı ülkelerdeki iyi uygulamaları doğrudan birbirinden öğrenme imkânı yaratmasıydı. Aksay, Brezilya’daki dijital şiddet düzenlemelerini, Mozambik’te internet erişimi yokluğunun kadınların hak arama yollarını nasıl zorlaştırdığını, iklim kaynaklı krizlerin kadına yönelik şiddeti nasıl artırabildiğini bu toplantıda daha somut biçimde gördüğünü söylüyor. Yüz yüze karşılaşmanın bilgi aktarımını kâğıt üzerindeki bir rapordan daha etkili hale getirdiğini özellikle vurguluyor.

Bu organizasyon tek başına yapılmadı. İzmir Organizasyon Komitesi’nin, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği yönetim kurulunun ve destek veren kurumların büyük emeği oldu. Açılış kokteylinde bizi ağırlayan Göztepe Onursal Başkanı Mehmet Sepil’e, Selçuk’ta bizi ağırlayan Belediye Başkanı Filiz Ceritoğlu Sengel’e ve organizasyon boyunca büyük bir titizlikle yanımızda olan İzmir Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube’ye teşekkür etmek isterim.

Brezilya’dan gelen ders

Toplantıda farklı ülkelerden aktarılan örnekler arasında sizi en çok etkileyen başlıklardan biri ne oldu?

Brezilya’daki örneklerden biri benim için çok dikkat çekiciydi. Sosyal medya ve dijital şiddetle bağlantılı bir olaydan sonra yapılan yasal düzenlemeleri orada öğrendim. Mesela Brezilya’da şiddet mağduru kadınları çalıştıran işverenlere vergi indirimi sağlandığını duydum. Bu tür iyi uygulamaları yüz yüze duymak çok kıymetli.

Bir başka örnek de yapay zekâ ve dijital şiddet alanındaki düzenlemelerdi. Brezilya’da 2025 yılında kabul edilen 15.123 sayılı yasa, psikolojik şiddet suçunun yapay zekâ ya da mağdurun görüntüsünü veya sesini değiştiren teknolojik araçlarla işlenmesi halinde cezanın artırılmasını öngörüyor. Bu, yapay zekâ destekli deepfake ve benzeri saldırıların kadınlara yönelik şiddet hukukunun içine açık biçimde yerleştirilmesi açısından önemli bir örnek.

Bu tür örnekleri öğrenmek, bizim kendi hukuki sistemimiz açısından da düşünmemizi sağlıyor. Böyle bir düzenleme başka bir ülkede nasıl yapılmış? Hangi boşluğu kapatmış? Biz kendi hukukumuzda buna benzer ne yapabiliriz? Bu sorular ancak bu tür uluslararası karşılaşmalarla çoğalıyor.

İzmir Bildirisi ne söylüyor?

Toplantının ardından yayımlanan İzmir Bildirisi’ni nasıl okumalıyız?

İzmir Bildirisi çok detaylı bir belge. Yüzeysel olmadığını gösteriyor. Buraya gelen kadınların gerçekten çalışarak, hazırlık yaparak geldiğini; meselenin küçük bir alanla sınırlı olmadığını ortaya koyuyor. Bildiri yalnızca belli bir ülkenin ya da bölgenin sorununu değil, kıtalar arası deneyimleri yansıtması bakımından da çok kıymetli.

Yapay zekâ ve kadın hakları ilişkisi çok yeni bir alan. Bu konuda henüz çok fazla yayın yok. Bu yüzden İzmir Bildirisi’nin öncü niteliğinde bir belge olduğunu düşünüyorum. İleride bu konuda araştırma yapmak isteyen kadınlar ve erkekler bildirinin farklı bölümlerinden yola çıkarak yeni çalışma alanları açabilir. Oradaki kaynaklardan ve atıflardan ilerleyerek daha derin araştırmalar yapılabilir. Bu da kadınların haklara erişimi konusunda daha ileri bir yere gelmemize katkı sağlar.

Bildirinin güçlü tarafı, teknolojiyi yalnızca risk olarak görmemesi. Yapay zekâ sistemlerinin ayrımcılığı yeniden üretebileceğini söylüyor; ama aynı zamanda doğru politikalarla teknolojinin kadınların haklara erişimini kolaylaştırabileceğini de kayda geçiriyor. Azerbaycan’da dijitalleşmenin kadın avukatların mesleğe erişimini genişletmesi, Pakistan’da şiddete uğrayan kadınlara yol gösteren uygulama örnekleri, yapay zekâ destekli erişilebilirlik teknolojileri bu çift yönlü bakışın parçası.

Bu yüzden İzmir Bildirisi’ni bir uyarı metni olduğu kadar bir çalışma çağrısı olarak da okumak gerekir. Hukukçulara, barolara, üniversitelere, yerel yönetimlere, teknoloji kurumlarına ve medyaya “bu alan artık sizin de alanınız” diyor.

Teknoloji tarafsız değil

Bildirinin temel saptamalarından biri “teknoloji tarafsız değildir”. Siz bu cümleyi nasıl açıklıyorsunuz?

Yapay zekânın tarafsız olmamasının nedeni, onu yine insanların yaratıyor olması. İnsanın önyargıları, toplumun önyargıları ve çoğu zaman erkeklerin önyargıları bu sistemlere yansıyor. Teknolojiyi geliştirenlerin büyük ölçüde belirli bir cinsiyetten gelmesi de bu sonucu doğuruyor.

Bu yüzden kadınların fen, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında daha fazla eğitim alması gerekiyor. Kadınların bu alanlara yönelmesi için fırsatlar sunulmalı ve desteklenmeleri sağlanmalı. Eğer kadınlar teknoloji üretim süreçlerinin dışında kalırsa, o teknolojinin kadınların deneyimini, ihtiyaçlarını ve haklarını yeterince gözetmesini beklemek zorlaşır.

Türkiye açısından baktığımızda avantajlarımız da var, dezavantajlarımız da. Eğitim sistemimiz çok eleştirilse de bazı ülkelere göre dijital medyaya, internete ve bilgiye erişim açısından daha avantajlı olduğumuz alanlar var. Kadınlar çok şeyi daha hızlı öğrenebiliyor, yardım çağrılarını daha hızlı duyurabiliyor. Ama aynı zamanda farklı bir şiddet ve ayrımcılık alanına da daha fazla maruz kalıyorlar. Dijital şiddet Türkiye’de artık ciddi biçimde var olan bir problem.

Yargıda yapay zekâ ve kadınlar

Yargıda ve kamu hizmetlerinde yapay zekâ kullanımı kadınların adalete erişimi açısından ne tür riskler doğurabilir?

Yargıda yapay zekâ kullanımı belli bir noktaya kadar yardımcı bir araç olarak düşünülebilir. Bugün daha çok ofis işlerinde, mesleğe yardımcı olacak bazı araçlarda kullanılıyor. Ancak kadınlara yönelik doğrudan bir yargısal karar sistemi açısından çok dikkatli olunması gerekir.

İzmir Bildirisi de bu başlığı özellikle tartışıyor. Yargısal süreçlerde kullanılan risk değerlendirme araçları, geçmiş davranışlardan hareketle gelecekteki davranışı öngörmeye çalıştığında; masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı ve hukuki itiraz yolları açısından ciddi sorular doğuruyor. Kadına yönelik şiddet, koruma tedbirleri, boşanma, velayet, nafaka ya da ceza yargılaması gibi alanlarda bir algoritmanın hangi verilerle karar destek ürettiği bilinmiyorsa, o kararın kadınlar için adil olup olmadığını denetlemek de zorlaşıyor.

Öte yandan yapay zekânın avantajlı kullanılabileceği alanlar da var. Pakistan’da şiddete uğrayan kadınların ne yapmaları gerektiğini, nereye başvurabileceklerini, kısa bir dilekçe örneğine nasıl ulaşabileceklerini gösteren bir uygulama örneğinden söz edildi. Bu bana çok önemli geldi. Biz de benzer bir şeyi yapabiliriz. Çünkü kadınlara tek tek ulaşmak çok kıymetli ama daha fazla kadına dijital araçlarla da ulaşabiliriz.

Burada önemli olan, yapay zekâyı iki yönüyle düşünmek: Avantajları ve dezavantajları. Avantajlı alanlarda kadınların haklara erişimini kolaylaştıracak sistemler kurulabilir. Dezavantajlı alanlarda ise veri güvenliği, dijital şiddet, mahremiyet ihlalleri, yanlış ya da ayrımcı kararlar gibi riskler çok dikkatli ele alınmalı.

KADES biliniyor mu?

Türkiye açısından en acil başlık neresi?

Bana göre en acil başlıklardan biri dijital şiddet. Veri güvenliği de kadınlar açısından çok önemli. Kadınların kişisel verilerinin, konum bilgilerinin, gündelik hareketlerinin dijital ortamda bu kadar görünür hale gelmesi onları savunmasız bırakabiliyor.

Bir de KADES meselesi var. Kadın Destek Uygulaması çok kıymetli bir uygulama. Ancak ben farklı ekonomik ve sosyal kesimlerden kadınlara anlattığımda hâlâ KADES’i bilmeyen çok sayıda kadınla karşılaşıyorum. Bu nedenle Emniyet’in, yerel yönetimlerin ve medyanın bu konuda daha fazla tanıtım yapması gerektiğini düşünüyorum. Bir kampanya yapılabilir. Her kadının telefonunda bu uygulamanın olması sağlanabilir.

KADES gibi araçlar tek başına bütün sorunu çözmez; ama şiddet anında hızlı başvuru açısından önemli bir imkân yaratır. Sorun, bu imkânların kadınlara ne kadar ulaştığıdır. Orta ve uzun vadede ise eğitim sisteminin değişmesi, buna yönelik eğitim politikalarının oluşturularak uygulanması gerekiyor. Aksi halde kadınların yaşadığı sorunlar kalıcı olarak çözülemez.

Belediyeler ve medya ne yapabilir?

İzmir Bildirisi’nden sonra devlet, barolar, üniversiteler, yerel yönetimler, medya ve teknoloji kurumları için somut görevler neler olabilir?

Biz bildiriyi ilgili kurumlarla paylaşacağız. Böylece ulaştığımız sonuçların duyulmasını istiyoruz. Her kurum bu bildiriden kendi alanına ilişkin bir görev çıkarabilir. Üniversiteler akademik araştırma başlıkları çıkarabilir. Hukukçular farklı ülkelerdeki iyi uygulamaları inceleyebilir. Barolar ve kadın örgütleri kadınların haklara erişimini güçlendirecek mekanizmalar kurabilir.

Yerel yönetimler ve medya açısından ayrıca düşünmek gerekiyor. Çünkü yerel yönetimlerin ve medyanın gücü göz ardı edilemez. Hatta bazı durumlarda merkezi yönetimden daha fazla insana ulaşma imkânları var. Belediyeler kendi ilçelerinde ya da illerinde yaşayan kadınlara doğrudan temas edebiliyor.

Somut olarak şunu söyleyebilirim: Büyükşehir belediyelerinin ya da ilçe belediyelerinin dijital uygulamalarına kadınların haklara erişimiyle ilgili özel bir bölüm eklenebilir. Kadınların şiddet, boşanma, nafaka, velayet, iş hukuku ya da sosyal destek gibi başlıklarda nereye başvurabileceklerini gösteren, gerekirse randevu alabilecekleri, temel dilekçe örneklerine ulaşabilecekleri sistemler kurulabilir. Bu sadece İzmir’de değil, Manisa’da, başka kentlerde de yapılabilir. Parti ayrımı gözetmeden ortak bir uygulama mantığı geliştirilebilir.

Kırsalda yaşayan ya da dijital okuryazarlığı sınırlı kadınların bu sistemlere ulaşmakta zorlanabileceği düşünülebilir. Ama onların kızları, gelinleri, komşuları, genç kuşaktan yakınları var. Bir şekilde bu bilgi onlara da ulaşacaktır. Burada medyaya da büyük görev düşüyor. Medya bu araçları anlatmalı, görünür kılmalı, kadınların haklara erişimi konusunda farkındalık yaratmalı.

“Bu hakları kolay almadık”

Genç kadın hukukçulara ne söylemek istersiniz?

Genç kadın hukukçuların hukuk camiasında ayakta kalmasının kolay olmadığını biliyorum. Erkeklere göre daha fazla zorlandıklarını düşünüyorum. Eşit işe eşit ücret sorunu, taciz, müvekkil tarafından ciddiye alınmamak, toplumsal önyargıların meslek hayatına yansıması gibi pek çok sorunla karşılaşabiliyorlar.

Ama bütün bunlara rağmen genç kadın hukukçuların kadın hakları alanında sorumluluk alması gerekiyor. Mutlaka barolarla, sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmalılar. Biz bu haklarımızı kolay almadık. Bizden önceki kadınların mücadelesi olmasaydı, bugün bulunduğumuz noktaya gelemezdik. Onlar bunu herhangi bir menfaat için yapmadılar; kadınlar için, haklar için mücadele ettiler.

Bizim de gelecek nesillere karşı sorumluluğumuz var. Benim yaptığım şey yalnızca kendim için değil. Belki ben bazı sonuçlarını görmeyeceğim ama benden sonra gelecek kuşaklar görecek. Genç kadın hukukçuların da bu bayrağı taşıması gerekiyor. Barolarda, STK’larda, kadın hakları çalışmalarında yer almaları, kendilerini yetiştirmeleri, dayanışma içinde olmaları ve bu mücadeleye zaman ayırmaları gerekiyor.

İzmir Bildirisi’nin kısa özeti

İzmir Bildirisi, yapay zekâ ve dijital dönüşümün kadınların haklara erişimini nasıl etkilediğini yedi temel eksende ele alıyor.

Birincisi, algoritmik ayrımcılık. Bildiri, yapay zekâ sistemlerinin işe alım, kredi, sağlık ve adalet gibi alanlarda geçmiş eşitsizlikleri veri yoluyla yeniden üretebileceğini söylüyor. Kadınların dezavantajlı konumda olduğu tarihsel veri setleri, algoritmaların kararlarında görünmez ama sistematik ayrımcılığa dönüşebiliyor.

İkincisi, veri güvenliği ve dijital şiddet. Deepfake, siber taciz, rıza dışı mahrem içerik paylaşımı, konum verilerinin kötüye kullanılması ve üreme sağlığı verilerinin istismarı kadınların yalnızca mahremiyetini değil, fiziksel ve psikolojik güvenliğini de tehdit ediyor.

Üçüncüsü, çoklu krizler. Pandemi, ekonomik kriz, savaş, göç, iklim krizi ve dijital dönüşüm birbirinden bağımsız değil; kadınların haklara erişimini birlikte etkileyen çok katmanlı bir kriz yapısı oluşturuyor.

Dördüncüsü, dijital uçurum. İnternet erişimi, dijital okuryazarlık, cihaz sahibi olma ve çevrimiçi kamu hizmetlerini kullanabilme kapasitesi artık haklara erişimin parçası. Dijital sistemleri kullanamayan kadınlar, sosyal yardımdan hukuki başvuruya kadar pek çok alanda görünmez hale gelebiliyor.

Beşincisi, kesişimsel kırılganlıklar. Engelli kadınlar, göçmen ve mülteci kadınlar, yoksul kadınlar, yaşlı kadınlar ve bakım yükü taşıyan kadınlar dijital dönüşümden aynı biçimde etkilenmiyor. Tek tip kadın deneyimi varsayımı, bu farklı kırılganlıkları görünmez kılıyor.

Altıncısı, bakım emeği ve ekonomik bağımlılık. Bildiri, kadınların ücretsiz bakım emeğinin hukuken ve ekonomik olarak görünür kılınması gerektiğini vurguluyor. Dijitalleşme bazı kadınlara çalışma esnekliği sunsa da ev içi yükleri artırarak eşitsizliği derinleştirebiliyor.

Yedincisi, dijital kamusal alanlar. Çevrimiçi oyun, sosyal medya ve platformlar artık yalnızca eğlence ya da iletişim alanı değil; kadınların kamusal hayata katılımını etkileyen yeni alanlar. Bu alanlarda yaşanan taciz, nefret söylemi ve dışlama, kadınların dijital yurttaşlığını doğrudan ilgilendiriyor.

Bildirinin çağrısı ise açık: Yapay zekâ sistemleri şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir olmalı; toplumsal cinsiyet eşitliği teknoloji politikalarının başından itibaren merkeze alınmalı; veri koruma hukuku dijital şiddeti açıkça kapsamalı; dijital okuryazarlık bir hak olarak görülmeli; bakım emeği hukuken tanınmalı; yerel, ulusal ve uluslararası kurumlar bu alanda birlikte çalışmalı.

İzmir’den çıkan soru

İzmir Bildirisi’nin ve Av. Zübeyde Aksay’ın sözlerinin işaret ettiği yer, yapay zekânın kadınlar için yalnızca “yeni teknoloji” meselesi olmadığı. Sorun, artık algoritmaların, veri sistemlerinin, dijital başvuru kanallarının ve çevrimiçi şiddetin kadınların haklara erişiminde doğrudan rol oynaması. Adalet yalnızca mahkeme salonunda değil; başvuru ekranında, veri setinde, belediye uygulamasında, sosyal medya platformunda ve yargıya yardımcı dijital araçlarda da kuruluyor ya da bozuluyor.

Bu nedenle “erkek a(i)dalet” başlığı bir kelime oyunundan ibaret değil. Erkek deneyimini evrensel, erkek verisini normal, erkek bedenini varsayılan, erkek çalışma hayatını standart kabul eden sistemlerin kadınlar için nasıl sonuçlar üretebileceğini soran bir uyarı. İzmir’den yükselen bu uyarı, teknolojinin kimin için, kim tarafından ve kimin denetiminde kurulduğu sorusunu kadın hakları mücadelesinin merkezine yerleştiriyor.

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

Bu söyleşi neden önemli?

Bu söyleşi, yapay zekâ tartışmasını teknik bir yenilik başlığından çıkarıp kadınların gündelik hayatına, güvenliğine ve hak arama imkânlarına bağlıyor. Zübeyde Aksay’ın hikâyesi, hukuk bilgisinin yalnızca kitaplarda değil, kadınların yaşadığı gerçek deneyimlerde de kurulduğunu gösteriyor.

Teknolojiye kimin eli değiyor?

İzmir Bildirisi’nin temel uyarısı, teknolojinin kendiliğinden adil olmadığı. Bir sistemi kim tasarlıyorsa, hangi verilerle kuruyorsa ve nasıl denetliyorsa, o sistemin üreteceği sonuçlar da bundan etkileniyor. Bu yüzden kadınların teknoloji üretiminde, hukuk denetiminde ve karar alma mekanizmalarında daha güçlü yer alması gerekiyor.

İzmir’den kalan soru

Bu metnin geride bıraktığı soru basit ama belirleyici: Dijital dönüşüm kadınlar için yeni duvarlar mı örecek, yoksa haklara erişimi genişletecek yeni yollar mı açacak? Yanıt, teknolojinin kendisinde değil; onu denetleyecek hukukta, kamusal akılda, yerel yönetimlerde, medyada ve kadınların örgütlü mücadelesinde saklı.

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

CRIC Kadın Komitesi, Kolombiya: Yerli bakım anlayışı ve ekoloji merkezli örgütlenme

FORUM | Gençlik ne zaman politik bir şeydi?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →