Fransız sosyolog Dominique Méda, Le Monde’da yayımlanan yazısında çevre politikalarının “cezalandırıcı” olduğu yönündeki sağ popülist anlatının güç kazandığını belirtiyor. Méda’ya göre ekolojik dönüşüm, yalnızca yasaklar ve fedakârlıklar üzerinden değil; sağlık, gıda, ulaşım, konut ve toplumsal refah açısından daha yaşanabilir bir gelecek vaadiyle anlatılmalı.
Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken iklim krizi, enerji bağımlılığı ve fosil yakıtlardan çıkış başlıklarının siyasal tartışmanın merkezine yerleşmesi beklenebilirdi. Ancak Fransız sosyolog Dominique Méda’ya göre siyasal atmosfer ters yönde ilerliyor: Avrupa Yeşil Mutabakatı’nda görülen geri adımlara paralel biçimde, çevre politikalarını gevşetme, yenilenebilir enerji finansmanını sınırlama ve düzenlemeleri azaltma çağrıları güç kazanıyor.
Paris Dauphine-PSL Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü ve Veblen Enstitüsü Başkanı olan Méda, Le Monde’da 15 Haziran 2026’da yayımlanan yazısında bu eğilimi, ekolojik dönüşümün yalnızca “yasak”, “kısıtlama” ve “daha az tüketim” diliyle anlatılmasının yarattığı siyasal tıkanıklık üzerinden değerlendiriyor. Méda’ya göre aşırı sağın uzun süredir işlediği “çevre politikası cezalandırıcıdır” fikri, artık daha geniş bir toplumsal algıya dönüşmüş durumda.
Bu algı, iklim krizinin derinleştiği, fosil yakıtlara bağımlılığın ekonomik ve jeopolitik maliyetlerinin arttığı, sıcak hava dalgaları ve kuraklık gibi iklim olaylarının gündelik yaşamı daha fazla etkilediği bir dönemde güçleniyor. Méda, Fransa’da nihai enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 60’ının hâlâ fosil yakıtlara dayandığını ve bunun ülkeye yıllık 60 milyar avroluk bir fatura çıkardığını hatırlatıyor. Buna rağmen siyasal söylem, fosil yakıtlardan çıkışın toplumsal yararını değil, dönüşümün kısa vadeli maliyetlerini öne çıkarıyor.
Yarım yüzyıllık kayıp: Mansholt’tan bugüne dönüşmeyen tartışma
Méda, bugünkü tıkanıklığın yeni olmadığını göstermek için 1972’ye dönüyor. Roma Kulübü’nün Büyümenin Sınırlarıraporunun ardından, dönemin Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Sicco Mansholt, Avrupa Komisyonu Başkanı’na gönderdiği açık mektupta kapsamlı bir ekolojik dönüşüm planı önermişti. Mansholt’un çerçevesi, doğal kaynak kullanımının sınırlandırılması, israfın önlenmesi, temiz ve geri dönüştürülmüş ürünlerin desteklenmesi, sanayi, ekonomi, sosyal politika ve maliye alanlarının ekolojik sınırlar gözetilerek yeniden örgütlenmesini içeriyordu.
Bu öneri, yalnızca teknik bir çevre politikası çağrısı değildi. Mansholt, ekonomik sistemin sürekli büyüme ve gayrisafi milli hasıla artışı hedefi etrafında kurulmasının sorgulanması gerektiğini savunuyordu. Méda’ya göre bu, bugün hâlâ kaçınılan temel soruydu: Toplumlar, maddi büyümeyi mutlak hedef olmaktan çıkarmadan ekolojik sınırlar içinde yaşayabilir mi?
Ancak Mansholt’un önerisi, Fransa’da sert bir siyasal tepkiyle karşılandı. Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Georges Marchais, 5 Nisan 1972’de L’Humanité’de yayımlanan yazısında bu yaklaşımı “sefalet ve ekonomik gerileme Avrupası” olarak mahkûm etti. Méda, bu tepkinin yalnızca dönemin ideolojik kutuplaşmasına ait olmadığını; ekolojik dönüşümün “yoksullaşma”, “gerileme” ve “fedakârlık” olarak kodlanmasının sonraki on yıllarda da tekrarlandığını belirtiyor.
Bu yüzden Méda’nın yazısındaki temel uyarı şu noktada yoğunlaşıyor: Ekolojik dönüşüm yalnızca zorunlulukların diliyle anlatıldığında, toplumsal destek üretmekte zorlanıyor. Yarım yüzyıldır kaybedilen zamanın arkasında yalnızca sermaye çıkarları ya da siyasal iradesizlik değil, aynı zamanda ikna edici bir ortak gelecek anlatısının kurulamaması da var.
“Cezalandırıcı ekoloji” söylemine karşı başka bir bolluk fikri
Méda, çevre politikalarının geniş toplum kesimleri tarafından desteklenebilmesi için dilin değişmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre ekolojik dönüşümü savunan akademisyenler, aktivistler, siyasetçiler ve iş dünyası aktörleri, “daha az” vurgusuna sıkışmak yerine, dönüşümün yaratacağı “daha iyi” yaşam olanaklarını görünür kılmalı.
Bu noktada Méda, Ezra Klein ve Derek Thompson’ın Abundance adlı kitabına atıf yapıyor. Kitabın temel önermesi, yeşil dönüşümün yalnızca feragat anlamına gelmediği; daha fazla konut, daha fazla yenilenebilir enerji, daha fazla erişilebilir ulaşım ve daha sağlıklı gıda anlamına da gelebileceği yönünde. Méda için bu yaklaşım, ekolojik geçişin siyasal savunusunu yeniden kurmak açısından önemli.
Buradaki “bolluk” fikri, sınırsız tüketim ve büyüme anlayışına dönüş anlamına gelmiyor. Tersine, yaşamsal ihtiyaçların daha adil, daha sağlıklı ve daha sürdürülebilir biçimde karşılandığı bir toplumsal düzen fikrine işaret ediyor. Daha az fosil yakıt, daha az hava kirliliği ve daha az israf; daha çok kamusal sağlık, daha güvenli kentler, daha temiz gıda ve daha dayanıklı yerel ekonomiler anlamına gelebilir.
Méda’nın vurgusu tam da bu noktada belirginleşiyor: Yeşil dönüşüm, yalnızca karbon emisyonlarını azaltma programı olarak değil, gündelik yaşam kalitesini yükselten bir toplumsal yeniden kuruluş süreci olarak anlatılmalı.
Sağlık, gıda ve ulaşım: Dönüşümün görünmeyen kazanımları
Méda’ya göre ekolojik dönüşümün en somut kazanımlarından biri sağlık alanında ortaya çıkıyor. Daha az otomobil kullanımı, daha fazla yürüme ve bisiklete binme, içten yanmalı motorların elektrikli araçlarla değiştirilmesi ve tren kullanımının artması, hem bireysel hem de toplumsal sağlık açısından doğrudan yararlar üretiyor. Hava kirliliğinin azalması, fiziksel hareketliliğin artması ve kentlerin daha yaşanabilir hale gelmesi, iklim politikasının aynı zamanda bir halk sağlığı politikası olduğunu gösteriyor.
Benzer biçimde gıda sistemi de dönüşümün merkezinde yer alıyor. Méda, Fransa’da nüfusun neredeyse yarısının obezite ya da fazla kilo sorunuyla karşı karşıya olduğunu hatırlatıyor. Bu durum yalnızca bireysel sağlık meselesi değil; gündelik yaşam kalitesi, sağlık harcamaları, tarımsal üretim ve gıda egemenliğiyle doğrudan bağlantılı.
Tarım modelinin değişmesi kısa vadede maliyetli görünebilir. Ancak Méda’ya göre toprakların onarılması, kaliteli gıda üretiminin yeniden güçlendirilmesi, çiftçiliğin anlamlı bir toplumsal faaliyet olarak yeniden kurulması, gıda egemenliğinin kazanılması ve kötü beslenme rejiminden çıkış için bu dönüşüm zorunlu.
Bu yaklaşım, ekolojik dönüşümü yalnızca karbon muhasebesiyle sınırlamıyor. Toprak, emek, sağlık, gıda ve kamusal refah arasında daha geniş bir bağ kuruyor. Böylece iklim politikası, teknik bir uzmanlık alanı olmaktan çıkıp toplumsal yaşamın bütününü ilgilendiren bir demokrasi ve adalet meselesine dönüşüyor.
Maliyet tartışması: Görünmeyen bedeller nasıl görünür kılınacak?
Yeşil dönüşüme karşı en sık kullanılan itirazlardan biri maliyet meselesi. Méda, 2023’te Jean Pisani-Ferry ve Selma Mahfouz tarafından hazırlanan raporun, Fransa ekonomisinin dönüşümü için yıllık 64 milyar avroluk ek yatırım gerektiğini ortaya koyduğunu hatırlatıyor. Raporun ardından hükümet çevrelerinden gelen ilk tepkiler ise, önerilen iki finansman yolunun —en zenginlere olağanüstü vergi ya da ek borçlanma— mümkün olmadığı yönünde olmuştu.
Méda’ya göre bu tutum, asıl meseleyi görünmez kılıyor. Çünkü dönüşüm yapılmadığında da toplumlar maliyet ödüyor: iklim felaketleri, sağlık harcamaları, tarımsal üretim kayıpları, enerji bağımlılığı, kentsel altyapı krizleri ve giderek artan eşitsizlikler. Bu bedeller çoğu zaman bütçelerde “ekolojik dönüşüm maliyeti” olarak görünmüyor; ancak toplumsal yaşamın farklı alanlarına dağılmış biçimde ödeniyor.
Bu nedenle Méda, gerekli kaynakların aslında mevcut olduğunu, fakat “gizli maliyetler” biçiminde görünmez kaldığını savunuyor. Ekolojik dönüşümün finansmanı tartışılırken, hiçbir şey yapmamanın maliyetinin de açık biçimde hesaplanması gerekiyor. Beklemek, maliyeti azaltmıyor; tersine daha pahalı, daha kırılgan ve daha adaletsiz bir gelecek yaratıyor.
Méda’nın çağrısı bu nedenle yalnızca iklim politikası için değil, siyasal iletişim açısından da kritik: Yeşil dönüşüm, yurttaşlara bir kayıp programı olarak değil, daha sağlıklı, daha adil ve daha dayanıklı bir yaşam vaadi olarak anlatılmadıkça, aşırı sağın “cezalandırıcı ekoloji” söylemi toplumsal alanda karşılık bulmayı sürdürecek.
“16 Ton”dan “İhtimal Eşikleri”ne: Adil dönüşüm nasıl ortak dile dönüşür?
Yeşil dönüşüm neden “ceza” gibi algılanıyor?
Çünkü çevre politikaları çoğu zaman yasaklar, kısıtlamalar ve maliyetler üzerinden anlatılıyor. Méda’ya göre bu dil, fosil yakıtlardan çıkışın sağlık, gıda, ulaşım, enerji bağımsızlığı ve yaşam kalitesi açısından yaratacağı kazanımları görünmez kılıyor.
“Bolluk” fikri burada ne anlama geliyor?
Buradaki bolluk, sınırsız tüketim değil; temel ihtiyaçların daha adil ve sürdürülebilir biçimde karşılanması anlamına geliyor. Daha fazla temiz enerji, erişilebilir konut, güvenli ulaşım, sağlıklı gıda ve kamusal refah, yeşil dönüşümün pozitif anlatısının merkezinde yer alıyor.
Maliyet tartışmasında eksik kalan ne?
Yeşil dönüşümün maliyeti sıkça gündeme geliyor; ancak dönüşüm yapılmadığında ortaya çıkan sağlık, iklim, tarım, enerji ve altyapı maliyetleri çoğu zaman görünmez kalıyor. Méda’ya göre bu gizli maliyetler görünür kılınmadan adil bir iklim politikası tartışılamaz.
Aerosol paradoksu: Kirlilik azalırken iklim krizi neden hızlanıyor?

