₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

NATO: Ev sahibi olmakla, söz sahibi olmak arasındaki nüans

Ankara’nın sokakları yine insanı nefessiz bırakan bürokratik gerilimle çalkalanıyor. Sirenler şehri ortasından bölerken ekranlarda büyük diplomasi lafları gezinmeye başladı bile. Burjuva medya için bundan daha bereketli bir mevsim olamazdı. F-35 pazarlıklarından bir ulusal haysiyet senaryosu çıkarılırken, veto restlerinden koca bir şahlanış efsanesi devşirme yarışına giriyorlar. Perdenin ardında emperyalist savaş makinesine daha muteber bir mevkiden yamanma tutkusu çoktan ayyuka çıkmışken, uzun süre kapısında bekletildiğin askeri bir nizamın eşiğine yeniden kabul edilmeyi bağımsızlık hamlesi diye satmak, hakikaten mahir bir beceri. 

Memlekette bazı gururlar vardır, insanın üstüne bol gelen bir emanet gibi durur. NATO sevinci de tam olarak böyle işte; omuzları düşük, astarı sökük bir emanet. Nitekim Ankara’daki telaşın kalbinde emperyalist zinciri kıran bağımsız bir irade yok; tüm bu sahne, Atlantik nizamına yeniden makbul sayılmak isteyen yarı-çevre bir siyasal aklın bocalayışından ibaret.

Uçağın kanadına iliştirilmiş izin kağıdı

Bahis f-35’ten açılınca, memlekette malum büyü anında devreye girdi elbette. Caydırıcılık ve stratejik güç gibi eski devlet lügatinden birkaç cafcaflı kelime saçıldı. Ne var ki söz konusu savaş uçağının gövdesinden evvel, arkasındaki icazet düzenine bakmak icap eder. Teknolojinin anahtarı okyanus ötesindeki bir merkezin çekmecesinde durduğu müddetçe, egemenlik nutukları fazla mesafe alamaz.

Bir uçağı satın almakla onun aklına hükmetmek asla aynı kapıya çıkmaz. Yazılım başka bir iradenin tasarrufundaysa, bakım süreci başka bir başkentin rızasına muhtaçsa, kürsüdeki hamaset ne kadar gürleşirse gürleşsin bağımsızlık iddiası bürokratik bir temenniye döner. Devlet büyükleri meydanda iri cümleler kurabilir, ama arka tarafta anahtar elin adamının cebinde kalır. Ardından bu çaresizliğe “stratejik kazanım” adı bulunur. 

İsim icat etmekte hiçbir devrin mahrumiyeti olmadı zaten.

Dün S-400 fiyaskosuyla kapı önüne konulmayı egemenlik nişanesi diye sunan siyasi dil, bugün aynı kulübe yaklaşma ihtimalinden kahramanlık üretiyor. Vaktiyle “bize diz çöktüremezler” diyen ağızların, şimdi içeri alınma ihtimaline bu kadar iştahla sarılması kafi derecede açıklayıcı. 

Batı’dan gelecek izin kağıdına yaslanan hamaset, daha ilk adımda kendi paçasına dolandı.

Bütçenin küçük puntolu sınıf kavgası

Bu tabloyu salt dış politika merceğinden okumak fazla temiz kalır; zira her emperyalist entegrasyon, içeride can yakan bir sınıf düzenine dayanır. NATO masasında verilen sırıtkan pozlar, bütçede yeni bir kesintiye karşılık gelir. Savunma sanayisinin kasası dolarken yoksulun gecekondusunun çatısı öylece bekler. Hastaneler sefalete terk edilirken emekçinin pazar arabası giderek küçülmektedir. Kemer sıkma politikaları halka ahlak dersi gibi anlatılırken askeri harcamalar dokunulmaz; mukaddes birer emanet ilan edilir. 

İşte, devletin sınıfsal karakteri bu bütçe tercihlerinde gizlidir.

Hakeza militarizm, kapitalizmin buhran vakitlerinde el altında tuttuğu en kullanışlı aparattır, sermaye sıkıştıkça güvenlik lisanı kabarır. Kitlelerin ürettiği artı-değer, yerli ve yabancı silah tekellerinin kasasına doğru süzülür. Akabinde bu açık bölüşüm adaletsizliği ulusal çıkar kisvesiyle takdim edilir. 

Yani halka yine sabır düşer, sermayeye daima kar… 

Haritaya secde eden jeopolitik körlük

Türkiye’de zaman zaman “bölgesel aktör” payesi atılır ve içeride bundan büyük bir jeopolitik körlük üretilir. Haritadan konumlar övülür, kavşak lafı toplantı masalarına bırakılır; ne var ki bir ülkenin kavşakta durması, yolu onun çizdiği manasına gelmez çoğunlukla. Bir coğrafyanın emperyalist sistem için kullanışlı hale gelmesi, halkın tarih üstünde söz sahibi kılındığı anlamını taşımaz.

Ukrayna dosyası veya genişleme pazarlıkları Ankara’ya geçici bir görünürlük kazandırabilir belki; ve fakat görünürlük bağımsızlık demek değildir. Sahneye çağrılan aktör, yüzüne ışık değdi diye oyunun müellifi haline gelmeyebilir. Bir diğer deyişle, rol taksimi başka masalarda yapılmışsa, artakalan repliği daha tok sesle söylemek tondan fazlasını değiştirmeyecektir.

Batı medyasının satılık kalemşorları da bu gerçeğin üstünü örtmekle görevli. Onlara kalsa her el sıkışma bir fetih iken, her kapalı görüşme stratejik deha vesikasıdır adeta. Stüdyolarda harita açan uzmanların hiçbiri bu askeri eklemlenmenin faturasını hangi sınıfın ödediğini sormaz bile. NATO nizamının halklara barış ve refah getirmediğini de haykıramazlar.

Alkış bekleyen boyunduruk

Ankara’daki NATO trafiğinin zeminini eşelediğinizde karşımıza gayet tanıdık bir tablo çıkıyor. Bu tabloda emperyalist merkeze makbul görünme arzusu ile içeride meşruiyet arayan sıkışmış bir yönetici klas yan yana dururken, hemen arkalarında savunma sanayi baronlarının işkembesi ve halkın sırtına yüklenen yeni yükler belirir.

Masada bir iskemleniz olması bağımlılıktan azade olunduğunu göstermezken, bize bu bağımlılığın ne denli konforlu olduğunu anlatıp alkışlamamızı bekliyorlar. Bağımlılığın en kibar halidir bu; daha az kaba, bol protokollü, tumturaklı cümlelerle süslenmiş tekel rejimine dahil olmamız “zorlanıyor.”

Bu masadan emekçi sınıfların güçlenerek kalkacağına dair tek bir işaret bile yok oysa. Kazanç, askeri teçhizat üzerinden büyüyen sermaye gruplarının hanesine yazılıyor zira. İşçiye yine sabır düşüyor yani; gençlere beklemek, yoksullara ise fedakarlık kalıyor.

Şimdi ne olacak? Malumun ilamı olacak! Şatafatlı fotoğraflar eskiyecek, heyetler gidecek ve manşetler ertesi gün başka bir köpüğe tutunacak. Geriye yine daha fazla askeri söylem, daha az kamusal hak ve daha derin bir sınıfsal yoksunluk kalacak. Tarihi zafer diye zorla satılan şey, bağımlılığın gururla taşınmasından başka bir anlam sunmayacak. Kapısından kovulduğun düzenin eşiğine yeniden yaklaşınca bunu egemenlik hamlesi sanan siyasal akıl, kendi boyunduruğuna madalya takmazsa, şaşırın ki bu coğrafyada hiçbir şeye şaşırmamak, aşkınlıktır. 

Özetle, sömürü düzeninin adı değişince yük hafiflemez. NATO masasındaki sandalye büyüyebilir ama koltuğun parasını yine bu ülkenin yoksul kalabalıkları ödeyecek.

Ankara’nın NATO çıkarma mükellefiyeti ve teşrifat sosyolojisi

NATO Zirvesi neden yalnızca diplomasi başlığı değil?

Ankara’daki zirve, Türkiye’nin dış politika görünürlüğünün yanında savunma sanayii, askeri harcama ve bağımlılık ilişkilerini de gündeme getiriyor.

F-35 pazarlığı egemenlik tartışmasını nasıl açıyor?

Bir savaş uçağını satın almak, onun teknolojisi, yazılımı ve bakım düzeni üzerinde tam söz sahibi olmak anlamına gelmiyor.

Askeri harcamaların sınıfsal faturası kime çıkıyor?

Savunma sanayii büyürken sosyal harcamaların baskılanması, NATO gündemini doğrudan emek, bütçe ve yoksulluk tartışmasına bağlıyor.

NATO’nun Ankara sınavı: Asıl kriz Trump değil, Avrupa’nın dağınıklığı

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →