₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Kiracılar yeni bir siyasal özneye dönüşüyor: Atina, Barselona, Glasgow…

Atina, Barselona ve Glasgow’daki konut mücadelelerini karşılaştıran yeni bir çalışma, kiracıların çağdaş kent siyasetinin merkezine yerleştiğini gösteriyor. Ancak hareketlerin gücü, talepleri ve örgütlenme biçimleri; her ülkedeki kamusal konut geçmişi, mülkiyet rejimi ve önceki mücadelelerin bıraktığı miras tarafından şekilleniyor.

Konut, günümüz kentlerinde aynı anda temel bir ihtiyaç, yatırım aracı, toplumsal statü göstergesi ve giderek derinleşen bir sınıfsal ayrımın kaynağı haline geldi. Ev sahibi olmak birikim ve güvence yaratırken kiracılık, geniş kesimler açısından belirsizlik, yüksek yaşam maliyeti ve sürekli yerinden edilme tehdidi anlamına geliyor.

Radical Housing Journal’ın Haziran 2026 sayısında yayımlanan “Atina, Barselona ve Glasgow’da konut mücadeleleri” başlıklı çalışma, bu dönüşümün karşısında gelişen toplumsal hareketleri üç kent üzerinden karşılaştırıyor. Maria Karagianni ve Dimitra Siatitsa’nın yürüttüğü çalışma; aktivistler, akademisyenler ve kiracı örgütlerinin temsilcileri arasında gerçekleştirilen bir atölyenin sonuçlarına dayanıyor.

Araştırmanın başlangıç noktası, konut krizinin geçici veya tekil bir ekonomik bozulma olmadığı tespiti. 2008 mali krizi, göç ve mültecilik hareketleri, iklim krizi, Covid-19 salgını ve hayat pahalılığı, konutu Avrupa kentlerinde süreklilik taşıyan bir kriz alanına dönüştürdü. Bu süreç, kentler arasında ortak sonuçlar üretse de mücadelelerin biçimi her ülkedeki tarihsel konut rejimine göre değişiyor.

Krizin ortak öznesi: Kiracılar

Çalışmanın en önemli sonuçlarından biri, kiracıların üç kentte de giderek belirginleşen bir siyasal özne haline gelmesi.

Kiracılık artık geçici bir yaşam evresi olmaktan çıkıyor. Konuta erişemeyen gençler, düşük gelirli çalışanlar, göçmenler ve önceki kuşaklardan farklı olarak ev sahibi olma ihtimali giderek azalan orta sınıflar, uzun vadeli bir kiracılık rejimine mahkûm ediliyor.

Bu dönüşüm, konut sorununu bireysel gelir yetersizliğinin dışına taşıyor. Kira ilişkisi, mülk sahibi olanlarla olmayanlar arasındaki yapısal bir güç ilişkisine dönüşüyor. Barselona’daki kiracı örgütleri bu ilişkiyi doğrudan bir sömürü biçimi olarak tarif ediyor: Bir tarafta birden fazla konuta sahip olanlar ve gayrimenkul üzerinden servet biriktirenler, diğer tarafta gelirinin giderek daha büyük bölümünü kiraya ayıranlar bulunuyor.

Araştırma, bu yeni siyasal ayrışmanın büyük yatırım fonlarıyla sınırlı olmadığına dikkat çekiyor. Çok sayıda konuta sahip bireysel yatırımcılar ve küçük ölçekli mülk sahipliği de konutun metalaşmasına ve servet eşitsizliğine katkıda bulunuyor.

Üç kent, üç ayrı tarihsel güzergâh

Çalışmanın ikinci temel vurgusu, konut hareketlerinin boşlukta ortaya çıkmadığı. Her kentte geçmiş politikalar, önceki örgütlenmeler ve kamu kurumlarının konut alanındaki rolü, bugünkü taleplerin sınırlarını ve imkânlarını belirliyor.

Glasgow: Kamusal konutun tasfiyesinden kiracı sendikasına

Glasgow, güçlü kamusal konut geçmişi ve 1915 kira grevleri nedeniyle diğer iki kentten ayrılıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük ölçüde kadınların öncülük ettiği kira grevleri, kiracı örgütlenmesini işçi mücadeleleri ve kadın hareketiyle birleştiren tarihsel bir miras yarattı.

Ancak Britanya’da Thatcher dönemiyle başlayan özelleştirme politikaları bu yapıyı köklü biçimde değiştirdi. İskoçya’daki konut stokunun 1981’de yüzde 55’i, Glasgow’daki stokun ise yaklaşık yüzde 63’ü kamusal mülkiyetteydi. Belediye konutlarının satılması ve konut stoklarının özel finansmana bağımlı kuruluşlara devredilmesi, bu kamusal yapıyı büyük ölçüde tasfiye etti.

Bugün Living Rent gibi kiracı sendikaları, kira denetimi ve kiracı güvencesi için mücadele ediyor. Bununla birlikte çalışma, özel kiracılarla sosyal konutlarda yaşayan işçi sınıfı kesimleri arasındaki örgütsel ayrışmanın sürdüğünü gösteriyor.

Barselona: Mahalle hareketlerinden kiracı sendikalarına

Barselona’da konut hareketi, 2008 krizinin ardından ipotek borçları ve tahliyelere karşı kurulan PAH çevresinde kitleselleşti. Hareket, mahalle örgütlenmesi, tahliyelerin kolektif biçimde engellenmesi ve borçluların kamusal görünürlük kazanması gibi yenilikçi mücadele biçimleri geliştirdi.

Bu süreç daha sonra kiracı sendikalarının kurulmasına ve farklı konut hareketleri arasında bir iş bölümünün oluşmasına yol açtı. Mahalle örgütleri, evsizliğe veya işgale zorlanan düşük gelirli kesimlerle daha güçlü bağlar kurarken kiracı sendikaları özel kiralama piyasasında örgütlenmeye yöneldi.

Barselona’daki mücadelelerin öne çıkan yönlerinden biri, konut hareketiyle ekoloji, turizm karşıtı mücadele, ırkçılık karşıtı hareket ve emek örgütleri arasında kurulan ittifaklar. Kentte turistik kiralamaların yayılması ve konutların yatırım aracına dönüşmesi, “turizmin küçültülmesi” talebini de konut mücadelesinin parçası haline getirdi.

Buna karşın İspanya’nın tarihsel olarak geniş bir kamusal konut stokuna sahip olmaması, mücadelenin önündeki önemli sınırlardan biri. Devlet uzun yıllar boyunca işçi sınıfını kiracılıktan çıkarıp ev sahipliğine yönlendiren bir “mülk sahipleri toplumu” yaratmaya çalıştı. Bugün bu model çökerken yerine güçlü bir kamusal konut sistemi kurulmuş değil.

Atina: Parçalı hareketler ve zayıf kamusal hafıza

Atina’da konut mücadeleleri daha parçalı ve çoğunlukla savunma ağırlıklı ilerliyor. Yunanistan’da merkezi ve yerel yönetimlerin konut üretme, kiraları düzenleme veya sosyal konut sağlama kapasitesinin sınırlı olması, hareketlerin taleplerini yönelteceği kurumsal bir muhatabın oluşmasını zorlaştırıyor.

Çalışmaya katılan araştırmacılara göre Yunanistan’da mahalle temelli yatay örgütlenme geleneğinin İspanya ve İskoçya’ya kıyasla zayıf olması da bu parçalanmayı güçlendiriyor. Toplumsal talepler çoğu zaman siyasi partilerin gündemine eklemleniyor; bağımsız ve süreklilik taşıyan konut örgütlerinin gelişmesi güçleşiyor.

Bununla birlikte neoliberal konut politikalarının görünür hale gelmesi, yeni bir politikleşme imkânı da yaratıyor. Devletin konut kredileri, özel bankalar ve bireysel ev sahipliği üzerinden kurduğu model, konut sorununu giderek daha açık biçimde kamusal tartışmanın merkezine taşıyor.

Devletin “çifte hareketi”

Araştırma, devletlerin konut politikalarında ikili bir rol üstlendiğini belirtiyor.

Devletler bir taraftan konutun finansallaşmasını, yatırım aracına dönüşmesini ve büyük sermayenin kiralık konut piyasasına girmesini kolaylaştırıyor. Diğer taraftan bu politikaların yarattığı yoksullaşmayı ve toplumsal tepkiyi sınırlamak için kira yardımları, geçici tahliye yasakları veya kırılgan gruplara yönelik koruma programları uyguluyor.

Bu “çifte hareket”, konut krizini çözmüyor; krizin sonuçlarını yönetiyor.

Barselona’da devlet, 2008’den sonra gayrimenkul sermayesini kiralık konut piyasasına yönlendirdi. Glasgow’da kamusal konutlar borçlanma ve özel finansmana bağımlı sosyal konut kuruluşlarına devredildi. Atina’da ise kamusal kaynaklar doğrudan sosyal konut üretmek yerine konut kredileri ve özel mülklerin enerji dönüşümü için kullanıldı.

Böylece farklı ülkelerde ayrı yöntemler uygulansa da konutun finansal varlık haline gelmesi ortak bir yönelim olarak ortaya çıktı.

Sosyal yeniden üretim krizi

Konut krizi, işyerinde başlayan sınıfsal eşitsizliğin evde, mahallede ve gündelik yaşamda yeniden üretilmesini sağlıyor. Yüksek kiralar, uzun çalışma saatleri, ulaşım maliyetleri, bakım emeği ve enerji yoksulluğu aynı toplumsal krizin parçalarına dönüşüyor.

Araştırmadaki “sosyal yeniden üretim” yaklaşımı, konut hareketlerinin neden kadın hareketi, göçmen dayanışması, iklim mücadelesi ve sendikal örgütlenmeyle kesiştiğini açıklıyor.

Barınma maliyetinin yükselmesi kadınları, göçmenleri, gençleri, yaşlıları ve LGBTİ+ bireyleri farklı biçimlerde etkiliyor. Bununla birlikte ortak sorun, yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli olan kaynakların giderek piyasanın denetimine geçmesi.

Bu nedenle konut hareketleri yalnız kira miktarına odaklanan kampanyaların ötesine geçiyor. Bakım, enerji, toplu ulaşım, kamusal hizmetler ve çalışma koşulları konut siyasetinin genişleyen alanları haline geliyor.

Kira denetimi önemli, fakat yeterli değil

Üç kentteki hareketlerin ortak taleplerinden biri kira denetimi. Ancak çalışmaya katılan aktivistler, kira artışlarını sınırlayan düzenlemelerin mevcut kira düzeylerini düşürmediğine dikkat çekiyor.

Kira tavanları artış hızını yavaşlatabilir. Fakat konut arzı büyük ölçüde özel mülkiyet altında kaldığı sürece kiracılar, mülk sahiplerinin ve finansal piyasanın kararlarına bağımlı kalmaya devam ediyor.

Bu nedenle araştırma, daha kapsamlı bir program öneriyor:

  • Kamusal konut stokunun büyütülmesi,
  • Kira artışlarının sınırlandırılması ve kiraların düşürülmesi,
  • Konutların bakım ve yaşam standartlarının güvence altına alınması,
  • Sosyal ve kamusal konutlarda yaşayanların sendikal biçimde örgütlenmesi,
  • Kiracıların kendi yaşam koşulları üzerinde demokratik söz hakkına sahip olması.

Bu program, konut hakkını bir binaya erişmekten ibaret görmüyor. Konut hakkını; güvenli, sağlıklı, erişilebilir ve üzerinde söz sahibi olunabilen bir yaşam alanı olarak yeniden tanımlıyor.

Konut hakkı, örgütlü güç olmadan korunamıyor

Barselona deneyimi, kamusal ya da sosyal konutun kendi başına yeterli olmadığını gösteriyor. Kamusal kurumlar da bakım hizmetlerini aksatabilir, kiracıları karar süreçlerinin dışında bırakabilir veya “uygun fiyatlı konut” adı altında piyasa fiyatlarına yakın kiralar belirleyebilir.

Bu nedenle kiracıların kamusal konutlarda da örgütlenmesi gerekiyor. Konutun kime ait olduğu kadar, konut hakkında kararları kimin verdiği de önem taşıyor.

Araştırmanın vardığı nokta burada belirginleşiyor: Konut hakkı, yukarıdan sağlanan bir sosyal yardım olarak kalamaz. Kiracıların örgütlü gücü, konut politikalarının kurucu unsuru haline gelmeli.

Atina, Barselona ve Glasgow farklı tarihsel güzergâhlardan geliyor. Ancak her üç kentte de mücadele aynı soruya yöneliyor: Barınma hakkı piyasanın sınırları içinde mi korunacak, yoksa konut toplumsal bir kaynak olarak yeniden mi örgütlenecek?

Bugünün kira krizi, bu soruyu kent siyasetinin merkezine yerleştiriyor.

Graz Modeli: Herkes İçin Konut, Herkes İçin Barınma

Araştırma hangi kentleri karşılaştırıyor?

Çalışma, Atina, Barselona ve Glasgow’daki konut mücadelelerini, kiracı örgütlerini ve kamu politikalarını karşılaştırıyor.

Çalışmanın temel sonucu nedir?

Kiracılar çağdaş konut hareketlerinin merkezi siyasal öznesine dönüşüyor. Hareketlerin talepleri ve örgütlenme kapasitesi, her ülkedeki kamusal konut geçmişi ve mücadele mirası tarafından belirleniyor.

Konut krizine karşı hangi politikalar öneriliyor?

Kira denetiminin kamusal konut üretimi, kiraların düşürülmesi, yaşam standartlarının güvence altına alınması ve kiracıların örgütlü denetimiyle birlikte uygulanması gerektiği belirtiliyor.

Britanya kontrolü nasıl kaybetti: Taşeron devlet, konut krizi ve öfkenin siyaseti

Başka bir konut politikası mümkün: Barınma krizinden hak temelli bir yol haritasına

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →