Kendisini her zaman “Akdenizli” hissettiğini belirten Prof. Berrak Taranç, bu müzikal yolculuğun eşi Prof. Ragıp Taranç ile yürüttükleri ortak bir araştırma projesiyle başladığını ifade ediyor. Türk ve Yunan müzikal kökenlerini inceleyen bu kapsamlı çalışma, zamanla Akdeniz Müziğinin Türk ve Yunanlı Kökenleri ve İki Kıyı’nın Müziği adıyla iki ayrı kitaba dönüştü. Taranç’ın aktardığına göre 1997 yılında Selanik’te düzenlenen İki Denizin Yaratıcı Kadınları Festivali’nde, kurucusu olduğu Voice of İzmir grubuyla mitoloji ve müziği buluşturan bir konser verdi. 2000 yılında düzenlenen ikinci festivalde ise Selanik’teki Bizans Çalgıları Müzesi’nde “Karantinalı Despina” adlı enstalasyon çalışmasını kendi besteleri ve vokal sunumuyla gerçekleştirdi.
Müziğin ve Akdenizliliğin merkezine İzmir’i koyan Taranç, Türk müziği ile Akdeniz’in diğer müzik gelenekleri arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor. Yunan rebetikoları, İtalyan şarkıları, Fransız şansonları ve Kuzey Afrika ezgileri arasındaki makamsal bağların çocuk yaşlarda bile fark edilebildiğini söyleyen Taranç, İzmir’in tarihsel rolünün altını çiziyor: İzmir’deki kafe aman geleneği, rebetikonun 19. yüzyılda biçimlenen başlıca damarlarından biridir. Mübadeleyle Yunanistan’a taşınan bu repertuvar, Atina ve Pire’deki farklı müzikal geleneklerle karşılaşarak dönüşmüş; İzmir bağlantılı eserler Smyrneika adıyla anılmıştır.

Romanların kültürel taşıyıcılığı ve müziğin “sansürsüzlüğü”
Flamenko ile Türk Roman müziği arasındaki bağa müzikoloji penceresinden bakan Prof. Berrak Taranç, bu durumu doğrudan bir “akrabalık” yerine “kültürel taşıyıcılık” olarak tanımlıyor. Roman topluluklarının göç ve yer değiştirme deneyimleriyle kültürel kodları farklı coğrafyalar arasında taşıdığını belirten Taranç; acı, hüzün ve kadercilik gibi ortak duygu temalarına dikkat çekiyor. Ritimler ise birebir aynı değil: Soleá ve bulería gibi bazı flamenko türlerinde 12 vuruşlu compás belirginken, Türkiye Roman müziğinde 9/8 öne çıkıyor.
Romanların Anadolu geçişinin Türk müzik kültürüne en büyük katkısının “sansürsüzlük” olduğunu vurgulayan Taranç; saray kökenli, simgesel ve kurallı geleneksel Türk sanat müziğine karşılık Roman müziğinin sanatsal ifadesini doğrudan yaşamın içinden kuran yapısıyla geniş halk kesimlerinde karşılık bulduğunu belirtiyor.
Hititlerden Endülüs’e: Kastanyet aslında “çalpara” mı?
Enstrümanların tarihsel dönüşümüne dikkat çeken Prof. Berrak Taranç, flamenkonun simgesi olan kastanyetler ile Anadolu’daki çalpara ve kaşık geleneği arasında bağlantı kuruyor. Anadolu arkeolojisinde Hititlerden beri var olduğunu belirttiği “çalpara” adlı enstrümanı kastanyetin atası olarak yorumlayan Taranç, Konya kaşık oyunlarındaki küçük kaşıkların değişim ve dönüşümüyle kastanyetlerin oluştuğunu, bu kökenin Fenikelilere kadar uzandığını ifade ediyor. Bu ilişki, kanıtlanmış kesintisiz bir soy zincirinden çok, Taranç’ın biçimsel ve müzikolojik yorumu olarak değerlendirilmeli.
“Duende” ve “bozlak”: Acıyı yaşatmak ve içselleştirmek
Flamenkonun en trajik ve derin şarkı geleneklerinden cante jondo; ölüm, sürgün, yalnızlık ve toplumsal dışlanmışlığı anlatıyor. Taranç, flamenko icrasında ortaya çıkan ve duende kavramıyla anlatılan sanatsal yoğunluğu, tasavvuftaki vecdhaliyle karşılaştırıyor. Bu derinliğin Anadolu’daki bozlak geleneğiyle güçlü bir duygu akrabalığı taşıdığını şu cümleyle özetliyor: “Anadolu’da dert anlatılır, flamenkoda ise dert yaşatılır.”
Her iki gelenekte de kusursuz bir sesten çok gerçek duygunun öne çıktığını ifade eden Taranç, flamenkodaki “ah, aman, ay” gibi feryatların, gazellerdeki melizmalarla ve rebetikodaki “aman” feryatlarıyla aynı duygu merkezinden beslendiğini söylüyor. Taranç’a göre belirgin fark, flamenkonun acıyı yakarak dışa vurması, Türk müziğinin ise daha kontrollü ve vakur biçimde içselleştirmesi.
Siyasi duruşun arkasındaki kültürel bellek
1492 yılında Endülüs’teki Müslüman ve Yahudi kültürlerinin baskı ve sürgünle karşı karşıya kalmasının ardından bu mirasın taşınmasında Roman topluluklarının da rol oynadığını belirten Prof. Berrak Taranç, bu tarihsel belleğin günümüz politikasına yansıdığını düşünüyor. İspanya’nın bugün uluslararası alanda, örneğin Filistin konusunda sergilediği tutumun arkasında geçmiş kültürel kodlarla yeniden bağ kurma refleksi bulunduğunu savunuyor. Bu bağlantı, İspanya hükümetinin açıkladığı resmî gerekçe değil, Taranç’ın tarihsel ve siyasal yorumu. Taranç, Carlos Saura’nın 1983 tarihli Carmenuyarlamasını da Franco sonrasında İspanya’nın kozmopolit geçmişiyle yeniden bağ kurmasının örneklerinden biri olarak görüyor.
Sanatın görsel ve işitsel kodları
Müziğin yalnız işitsel değil, görsel bir semiyolojiye de sahip olduğunu belirten Taranç, flamenko kostümlerindeki renklerin birer kod olduğunu ifade ediyor: Siyah yası, kırmızı aşk ve coşkuyu, yeşil umudu, mor ise asalet ve hüküm sürmeyi temsil ediyor.
Türk sanat ve halk müziğinin flamenko ile kurduğu etkileşim, edebiyatımıza ve popüler kültürümüze de yansımış durumda. Yahya Kemal Beyatlı’nın Endülüs’te Raks şiirinin Münir Nurettin Selçuk tarafından Kürdilihicazkâr makamında bestelenmesi ve Göksel Baktagir gibi müzisyenlerin bu alandaki projeleri, ortak Akdeniz mirasının coğrafyamızdaki güncel yansımaları arasında yer alıyor.
Rebetiko İzmir’de mi doğdu?
İzmir’in kafe aman ve Smyrneika geleneği rebetikonun başlıca damarlarından biridir. Tür, mübadele sonrasında Atina ve Pire’de farklı müzikal geleneklerle karşılaşarak yeni biçimler kazanmıştır.
Flamenko ile Türkiye Roman müziği aynı ritme mi dayanır?
Hayır. Bazı flamenko türlerinde 12 vuruşlu compás belirginken Türkiye Roman müziğinde 9/8 öne çıkar. Taranç’ın kurduğu yakınlık, ritmik özdeşlikten çok kültürel taşıyıcılık ve ortak duygu temalarıyla ilgilidir.
Duende, cante jondo ve vecd aynı kavramlar mı?
Hayır. Cante jondo bir flamenko söyleme geleneği, duende icra sırasında beliren sanatsal yoğunluğu anlatan estetik bir kavram, vecd ise tasavvufi bir haldir. Taranç bunlar arasında karşılaştırmalı bir ilişki kuruyor.
Ayvalık’ta iki gün: Rüzgâr ve güneşin zor sorusundan çocukların başka dünyasına

