₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Barışın gerçek sınavı: Tribün, tarla ve sokak

Türkiye bir kez daha toplumsal barışı, demokratikleşmeyi ve Kürt meselesini konuşuyor. Partiler görüşüyor, Meclis’te tartışmalar yürütülüyor, yeni yasalar gündeme geliyor. Ancak bir sürecin gerçek anlamını yalnızca siyasilerin açıklamalarından ya da Meclis tutanaklarından anlayamayız. Bazen daha yalın alanlara bakmak gerekir: Sokakta ne oluyor, tribünde ne söyleniyor, tarlada çalışan insan ne yaşıyor ve insanlar kendi kimlikleriyle bu ülkede ne kadar güvende hissediyor?

Bugün Kürt meselesini tartışırken meseleyi yalnızca siyasal bir diyalog zeminine hapsetmek eksik bir yaklaşım sunar. Çünkü sorun, siyasetin dili kadar toplumsal hayatın, emeğin ve gündelik pratiklerin de tam ortasındadır. Bir yanda tribünlerde Kürt kimliğine yönelen nefret söylemi, diğer yanda mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sınıfsal ve etnik ayrımcılık bize aynı temel soruyu sormaktadır: Bu ülkenin bütün yurttaşları kimliklerinden bağımsız olarak gerçekten eşit ve güvende mi?

Tribündeki rekabet, kimliğe yönelen nefret

Amedspor üzerinden tribünlerde yaşananlar yalnızca bir futbol içi rekabet veya “tribün taşkınlığı” olarak görülemez. Kürt kimliğini hedef alan sloganlar ve nefret söylemleri, rekabetin sınırlarını aşan toplumsal bir fay hattına işaret etmektedir. Amedspor, Türkiye liglerinde mücadele eden bir Türkiye kulübüdür. Diyarbakır’ı temsil etmesi, Kürt kimliğiyle özdeşleşmesi veya taraftarlarının önemli bir bölümünün Kürt olması bu gerçeği değiştirmez.

Bir takımın rakibi olmak başka şeydir; o takımın kimliğini, taraftarını ya da ait olduğu toplumu hedef almak başka. Irkçı sloganları “futbolun gerilimi” diyerek normalleştiremeyiz. Bir futbolcuya veya takıma yönelik spor çerçevesindeki tepki ile bir insanı sırf Kürt olduğu için hedef almak arasındaki çizgi nettir. Bu farkı görmezden geldiğimizde sorunun kendisini görünmez hale getiririz.

Türkiye’nin Kürtlerle eşit bir ilişki kurmakta zorlanmasının temelinde, Türk kimliğinin tek doğal ve tartışılmaz norm olarak görülmesi, Kürt kimliğinin ise sürekli açıklanması, savunulması veya hedef alınması gereken bir “farklılık” olarak değerlendirilmesi yatmaktadır. Amedspor meselesi toplumun kimliklerle kurduğu ilişkinin küçük bir aynasıdır.

Tarlada emek, yaşamda güvencesizlik

Sorun elbette tribünlerle sınırlı değildir. Bugün bir futbolcu veya taraftar Kürt kimliği nedeniyle hedef gösterilebiliyorsa, başka bir gün başka bir şehirde çalışmak için bulunan Kürt mevsimlik işçiler aynı kimlik üzerinden saldırıya uğrayabiliyorsa, bunları birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendiremeyiz. Biri stadyumda, diğeri fındık bahçesinde ya da domates tarlasında yaşanıyor olabilir; fakat ikisinin de arkasındaki zihniyet süreklilik taşımaktadır.

Türkiye’de tarımsal üretimin sürdürülmesinde Kürt mevsimlik tarım işçilerinin emeği hayati bir role sahiptir. Fındıktan çaya, zeytinden narenciyeye kadar her sezon kent değiştiren bu işçiler, hem ağır sınıfsal sömürüyle hem de toplumsal ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadır. Tarımsal üretim açısından vazgeçilmez olan bu emek; barınma, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik ve fiziksel güvenlik söz konusu olduğunda yok sayılmaktadır.

Kürt işçilerin durumu, sınıfsal güvencesizliğin üzerine etnik ayrımcılığın eklendiği özgün bir boyut taşır. Kendi ülkesinde vatandaş olduğu halde başka bir bölgeye çalışmaya gittiğinde “dışarıdan gelen” veya “yabancı” olarak görülebilmekte, bu durum zaman zaman doğrudan fiziksel şiddete dönüşebilmektedir.

Niğde’de, Zonguldak Alaplı’da veya Düzce’de yaşanan olaylarda görüldüğü üzere, çalışma dışındaki yaşam alanlarında da güvenlik riski belirginleşmektedir. Yaşanan gerilimlerin başlangıç nedeni ekonomik veya gündelik bir anlaşmazlık olsa bile, olay sırasında “Memleketinizde iş yok mu, niye buraya geldiniz?” gibi ifadelerle devreye giren dışlayıcı dil, işçileri geldikleri yer ve etnik kimlikleri üzerinden hedef haline getirmektedir. Bu durum, ekonomik ve toplumsal gerilimlerin etnik ayrımcılıkla birleştiğinde şiddetin boyutunu nasıl ağırlaştırdığını açıkça göstermektedir.

Münferit denilerek örtülen süreklilik

Gerek tribünlerde gerekse tarlada yaşanan her olayın ardından “münferit”, “provokasyon” ya da “taşkınlık” deyip geçmek meseleyi çözmez, yalnızca üzerini örter. Farklı yerlerde, farklı insanlara aynı kimlik üzerinden saldırılar tekrar ediyorsa, bu olayları mümkün kılan toplumsal zemini ve nefret söylemini konuşmak şarttır.

Burada açık olmak gerekir: Irkçı bir saldırı veya nefret söylemi karşısında “İki taraf da sağduyulu olsun” demek adalet sağlamaz. Saldıranla saldırıya uğrayanı aynı kefeye koymak adalet duygusunu zedeler. Önce olayın adı doğru konmalı; ırkçılıksa ırkçılık, nefret söylemiyse nefret söylemi denmeli ve hukuk duraksamadan işletilmelidir. Cezasızlık kültürü, yalnızca failleri cesaretlendirmekle kalmaz, mağdur olan kesimde “Devlet bizi korumuyor” algısını güçlendirir.

Kürtlerden yıllardır sürekli sabır, sağduyu ve hassasiyet beklenmektedir. Ancak bir tarafın sürekli kendisini törpülemesi, diğer tarafın ise önyargılarını sorgulamaması ortak bir yaşam üretemez. Ortak yaşam, bir tarafın diğerine tahammül etmesiyle değil, birbirini eşit yurttaş olarak görmesiyle mümkündür. Kürtlerin de onuru, hafızası ve yaşadıkları bir tarih vardır.

Eşit yurttaşlık gündelik hayatta başlar

Eşit yurttaşlık yalnızca kâğıt üzerinde ya da anayasa metinlerinde yazılı olan haklardan ibaret değildir. İnsanların bu hakları gündelik hayatlarında korkmadan, saklanmadan kullanabilmesidir. Siyasilerin el sıkışması, Meclis’te yeni yasaların hazırlanması elbette değerlidir; fakat bu adımların toplumun gündelik hayatında bir karşılığı olmak zorundadır.

  • Bir Kürt işçi başka bir şehre gittiğinde kaygı duymadan, güvenle çalışabiliyor mu?
  • Bir Kürt genç kimliğini saklama ihtiyacı duymadan başı dik yaşayabiliyor mu?
  • Bir Amedspor taraftarı formasını giyip maça gittiğinde sadece futbolu düşünebiliyor mu?
  • Hem sendikalar hem de kamusal mekanizmalar, hareket halindeki emeğin ve farklı kimliklerin haklarını eksiksiz koruyabiliyor mu?

Gerçek demokratikleşmenin ve toplumsal barışın ölçütleridir.

Barış, adaletsizliği görmezden gelmek ya da sürekli mağdur olandan biraz daha sabır istemek değildir. Barış, herkesin kendi kimliğiyle, korkmadan ve eşit koşullarda yaşayabileceği bir zemin kurmaktır. Eşit yurttaşlık yasalarla ilan edilir ama sokakta, tribünde, tarlada ve işyerinde yaşanır.

İstanbul’dan İzmir’e demokratik dönüşüm arayışı: Cumhuriyet ve toplum birlikte nasıl demokratikleşecek?

Toplumsal barışın gerçek ölçütü nedir?

Toplumsal barış yalnızca siyasi aktörlerin görüşmesi veya yeni yasaların kabul edilmesiyle ölçülemez. İnsanların kimliklerini saklamadan, ayrımcılığa uğrama korkusu taşımadan yaşayabilmesi gerekir.

Amedspor ile mevsimlik tarım işçilerinin yaşadıkları arasında nasıl bir bağ var?

Tribünlerde Amedspor üzerinden Kürt kimliğinin hedef alınmasıyla mevsimlik işçilerin başka kentlerde dışlanması, aynı eşitsizlik zemininde buluşuyor. Biri spor alanında, diğeri çalışma ve yaşam alanlarında görünür hâle geliyor.

Eşit yurttaşlık gündelik hayatta ne anlama gelir?

Eşit yurttaşlık; bir işçinin güvenle çalışabilmesi, bir gencin kimliğini saklamaması ve bir taraftarın formasını korkmadan giyebilmesidir. Hukuki eşitliğin toplumsal hayatta somut güvenceye dönüşmesidir.

Mamdani’nin zor sınavı: Sadece halkı dinlemek mi, yoksa iktidarı paylaşmak mı?

İşçiler faşist ve ırkçı partiyi destekledi: Sol, işçi sınıfını nasıl kaybetti?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →