Dr. Mehmet Çalışkan, Türkiye gibi ülkelerde üzerinde düşünüp tartışmanın zor olduğu Tanrı kavrayışı üzerine Tanrı’nın Antropolojisi adlı bir kitap çıkardı. Din alanının en netameli kavramı olan “Tanrı”nın hem insanlık tarihinde hem de yabanıl topluluklarda nasıl algılandığını ve yer bulduğunu, işlevini ve etkilerini geniş bir antropoloji literatürünü de tarayarak kendi alanında özgün bir eser ortaya koymuştu. Tanrı’nın Antropolojisi, Tanrı kavrayışının insan toplumsallığının çeşitli aşamalarında ortaya çıkışını ve geçirdiği dönüşümleri detaylı olarak ele alıp tartışan bir kitap. Şimdiye kadar “Tanrı” yaygın olarak hep bir kutsallık ve din içindeki yeriyle yazılıp tartışılmaktayken günümüzde toplumsal gelişimin aşamalarıyla şekillenen entelektüel donanımla ilişkili olarak ele alınmaktadır. Bu bakımdan da Tanrı’nın Antropolojisi, şimdiye kadarki ele alışları derleyip toparlayan ve süzen bir yerde de durmaktadır. Toplumsal gelişim sürecindeki kavrayışları (1) Ruh-Tanrı, (2) Kral-Tanrı, (3) Doğa-Tanrı ve (4) Toplum-Tanrı olarak ayırarak tüm diğer kavrayışlar gibi Tanrı kavrayışının da siyasal ve ekonomik yaşamdan bağımsız olamayacağını göstermektedir. Kitabı ortaya çıkaran yönelimi ve kitabın içeriğini konuştuk Dr. Mehmet Çalışkan’la.

Tanrı ve ahlak sorusundan antropolojiye
Söyleşiye “Sevgili Mehmet, seni Tanrı’nın antropolojisi üzerine çalışmaya götüren şey neydi?” sorusuyla başladım. Çalışkan’ın yanıtı, din kitaplarında Tanrı’ya ilişkin verilen örneklerle başlıyor:
“Din kitaplarında Tanrı’nın varlığının kanıtı olarak Ay, Güneş, yıldız, gezegen, galaksi, çiçek, böcek ya da yeni doğmuş bir bebek kullanılıyordu. Yetişkin insanın dünyası, siyaset, ekonomi, ritüel, muhabbet, ticaret gibi konular Tanrı’yla ilişkilendirilmesi düşünülmeyen şeylerdi. Dinin sürekli bu dağlarla, cansız doğayla yani fizik ve biyolojiyle ilgilenmesi dinin doğası üzerine düşünmeme neden oldu. Neden insani olgular Tanrı’yla ilişkilendirilemiyordu?”
Bu soru, doktora çalışmasının konusunu belirlemiş. Çalışkan, okuma sürecini şöyle anlatıyor:
“Buradan hareketle doktora sürecinde ‘Doğacıl ve İnsancıl Tanrı Anlayışlarının Ahlakla İlişkisi’ başlığını tez konusu olarak danışman hocalarıma önerdim. Aristoteles, Platon, Plotinus, Boethius, Ptolemy, Cicero, Seneca gibi İlk Çağ filozoflarını okumaya başladım. 19. yüzyılda yaşamış Max Müller’in Fizik Din ve Doğal Din adlı iki kitabının olduğunu gördüm. Max Müller, Hint Tanrısı Agni’den hareketle Tanrı’nın doğadan çıktığını, doğa güçlerinin yüceltilmesinden doğduğunu anlatıyordu. Ancak Max Müller’de Tanrı vardı ama ahlak yoktu.”
Ahlak sorusunun kendi yaşamındaki yerini de açıyor:
“Ahlak da benim çocukluğumdan beri saplantı halinde uğraştığım bir konudur. ‘Ahlaklı yaşamak’, ‘peygambere benzer yaşamak’ için epey şeyler yaptım. Dilimin altına çakıl taşı koyup yıllarca dünyalık konuşmadım ya da Ahmet Yesevi gibi mezar kazıp ölümü düşünme denemeleri yaptım. Asr-ı saadeti günümüze getirmek için on yıllarımı harcadım diyebilirim. Burada beni içten içe harekete geçiren şey, ‘Tanrısal yasayla harekete geçersem en doğru, en başarılı ve toplum içinde de en sevilen insan’ olacağımdı. Çünkü Tanrı her şeyin en doğrusunu bildiğine göre onun bilgisine göre yaşarsam başarısız olmam mümkün olmazdı. Hedeflediğim üç konuda da başarısız oldum tabii.”
Ardından Müller’den Spinoza’ya ve Durkheim’a uzanan düşünsel yolu sürdürüyor:
“Müller’e dönersek Müller ahlakla Tanrı’yı ilişkilendirmediğinden gözümden düşmüştü çünkü biz Tanrı’dan insan için bahsederiz. Milyarlarca ışık yılı ötede bizimle hiç teması olmayan bir varlığın mükemmel olmasının bize bir yararı yoktu ya da onu incelemeye değmezdi. Müller’in doktorasının Spinoza üzerine olduğunu öğrenince aklım başıma geldi. Çünkü ben de yüksek lisansta Spinoza üzerine çalışmıştım ama tam olarak kavradığımı da düşünmüyordum. Böylece ‘Doğacıl Tanrı’ örneği olarak Spinoza’yı aldım. ‘İnsancıl Tanrı’ için de Durkheim’a yöneldim.”
Durkheim’ı yeniden okuması, araştırmasını daha geniş bir antropoloji literatürüne taşımış:
“Durkheim’ın Dini Hayatın İlkel Biçimleri kitabına daha önceleri de başlamıştım ama bir yığın Avustralya kabilesinin tuhaf isimleriyle dolu olduğundan kitabı yarıya gelmeden bırakmıştım. Robert Bellah, İnsan Evriminde Din kitabında Durkheim’ın başyapıtının 7. bölümünün ‘klasik’ olduğunu söyleyince ben de yeniden 8. bölüme kadar okuyabildim. Başım bulutların üstünde geziyordum. Tanrı’nın ve dinin şifresini çözdüğümü düşünüyordum. Durkheim’ın dinin temeline koyduğu totemizm üzerine epey çalıştım. Durkheim’ın takipçilerini, Marcel Mauss, Lévi-Strauss, Evans-Pritchard, Victor Turner, Roy Rappaport, Mary Douglas ve Philippe Descola dahil birçok antropologu çalıştım.”
Buradan eski toplumlarda dinsel inancın yerine geçtik. “Peki bu antropologlar eski toplumların hepsinde bir dinsel inançla karşılaşmışlar mı, dinsiz bir toplum yok mu hiç?” diye sordum. Çalışkan, Durkheim ile Goffman’ı birlikte okuyarak yanıt veriyor:
“Aslında toplum ve dinin aynı şey olduğunu söyleyebiliriz. Toplum ve din, eş anlı olarak oluşuyor Durkheim’a göre.Ama bunu Erving Goffman çok daha iyi temellendirmiş diyebilirim. Durkheim, toplumun coşkulu ayinlerde yaratıldığını söylüyor ama Goffman, gündelik konuşmaların bile aslında ritüel ya da ayinsel olduğunu söylüyor Etkileşim Ritüelleri’nde. Bence din ve sosyoloji alanında daha iyi bir kitap yok.”
Gündelik bir karşılaşmayı örnek vererek “ritüel” sözünden ne anladığını somutlaştırıyor:
“Bir ortama ilk başta girdiğimizde istediğimiz yüzle çıkabilir; sevimli, havai ve eleştirel bir tavır takınabiliriz. Ciddi fakat anlayışlı bir kişi de olabiliriz. Herkesin sıkıntısıyla ilgilenen babacan bir tavır alabiliriz. Her şeyi derinlemesine araştıran filozof rolüyle de çıkabiliriz. Feleğin çemberinden geçmiş, bezgin bir tipi de oynayabiliriz. Tabii ki berber, demirci, siyasetçi, hala, amca, baba, evlat rolleriyle de çıkabiliriz. Ancak bundan sonra herkes bizden ortaya çıktığımız rolle uyumlu davranmamızı bekleyecektir. Bizimle ilgili bir tipleştirme oluşturulur ve o tiple uyumlu davranış sergilemediğimizde eleştirilere ve sorgulara muhatap olmaya başlarız.”
Bu rollerden biri sarsıldığında diğer insanların nasıl davrandığını da anlatıyor:
“Ortamdaki biri, bizim rolümüzle uyumlu olmayan bir şeyi açığa vurduğunda çam devirme ya da pot kırma durumunda öncelikle herkes bunu görmezden gelmeyi dener. Hiçbir şey olmamış gibi konu sürdürülmeye çalışılır. Ancak eğer bozulmamız çok belli olduysa mesela yüzümüz kızardıysa bunu bir mesele olarak ele almak gerekir. Pot kıran kişi şaka yaptığını ya da aslında öyle demek istediğini söyleyerek bir yüz çalışmasına girişir. Diğerleri de yüz çalışmasına destek verir. Bizim düşüşümüz ya da yüzümüzün tavrımızın bozulması diğerlerini neden ilgilendirir? Çünkü herkesin rolü diğerinin kabulüne bağlıdır. Başkalarının onaylamadığı bir rolü sürdürme şansımız yoktur. Bu yüzden bir kişinin düşüşü herkesin düşüşü anlamına gelir. Tahterevalli ya da bir terazi gibi düşün.”
Çalışkan, bu karşılıklı çabadan saygınlığın ve toplumsal düzenin kuruluşuna geliyor:
“İşte bu da Goffman’ın ‘ritüel düzen’ dediği şeydir. Ayin düzeni, tören ya da ibadet düzeni de diyebilirdi. Hiçbir şey ne bilgi ne zenginlik ne otorite ne de statü bize saygınlığı garantilemez. Saygınlığın kökeni kişinin kendisi değildir, saygınlık diğerlerinden ödünç alınır. Böylece kutsal bir düzen, bir konuşma ortamı yaratılmış olur. Bu aynı zamanda toplum dediğimiz şeyin yaratılması anlamına gelir. Toplumun, dinin ve Tanrı’nın aynı yerden doğduğunu görüyoruz. Durkheim da toplu halde yapılan törenlerde, Tanrı’nın ve toplumun aynı anda yaratıldığını söylüyordu.”

Avcılıktan çobanlığa, çobanlıktan krallığa
Toplum ve Tanrı arasında kurduğu bu bağın ardından “Peki insanlar, Tanrıları nasıl yücelttiler?” sorusunu yönelttim. Çalışkan önce avcıların hayvanlarla ilişkisine döndü:
“Bu noktada ‘çobanlık’ üzerinde biraz durmak gerekir. Animik dönem insanı, kendini hayvanlardan ayrıksı göremiyordu. Görünüş bakımından tamamen farklı olsa da içsellik bakımından her hayvan bir insandı. Bir hayvanı avlamaya giderken şaman, o hayvanın kürkünü üzerine geçirip o hayvana dönüşüyordu ve o hayvanların efendisinden kızını istiyordu. Avlanmayı bir çeşit cinsel ilişki gibi düşünüyorlardı. Aslında yedikleri hayvanı yenilediklerini, onu yemeselerdi hayvanın ölüp gideceğini düşünüyorlardı. Hayvanın kemiklerini ormana bırakıp yeniden oradan canlanacağını düşünüyorlardı. Yani başka bir hayvanı yemek onların empatik yeteneklerini harekete geçiriyor, onlarda epey bir vicdan yaptırıyordu. Bir hayvanı avladıklarında onun yavruları varsa onu getirip evde besliyorlardı. Eve alınan hayvan artık kesilip yenilmiyor, aileden sayılıyordu. İnsanların eve aldıkları hayvanı yemeye başlamaları, binlerce yıllık bir dönüşümün sonucunda söz konusu olmuştur. Bu aşama önemli bir kırılmadır tarihte.”
Bu kırılmanın ardından tarım, yerleşim ve yönetim biçimlerini birlikte anlatıyor:
“Mezopotamya’da MÖ 10 binlerden itibaren hayvanlar ve bitkiler evcilleştirilmeye başlanmıştı. 5 binden sonra da ilk köyler kuruldu. Bu topluluklar, tahıl ve bakla yetiştirmeye başladılar. Kuzeyden gelen avcı toplayıcılar, bunların hasatlarına el koydular. Çevrelerine çit çekip onlara belirli bir toprak parçası verip o toprağı işleyip krallarına vergi vermelerini sağladılar. Zamanla çitler, sura döndü; sur içindeki insanlar, artık çiftlik hayvanı gibiydiler. Çin Seddi dışarıdan gelen saldırıları engellemekten çok içeridekilerin kaçmasını engellemek içindi diyor, James Scott. Daha sonra Mısır, Roma ve Osmanlı’da da bu değişmedi. Tebaa koyun sürüsü demektir. Firavun halkına, ‘sığır sürüsü’ diyordu. Krallar insanlar için bir çoban sayılabilir.”
Çoban ile kral arasında kurduğu benzetmeyi şöyle genişletiyor:
“Çobanlar, köpekleri ve ellerinde asaları ile her daim sürülerinin başındadır. Sürülerini otlaklara ve su kaynaklarına götürürler, kurtlardan korurlar; onların çiftleşecekleri zamana bile karar verirler. Hayvanlar o kadar evcilleşir ki çobanlar olmasa sürünün doğada çok fazla hayatta kalma şansı yoktur. Çünkü su bulma, otlaklara doğru göç etme ve saldırganlara karşı kendilerini koruma yetenekleri tamamen körelmiştir. Çoban, sürekli sürüsüne doğru yolu göstermelidir. Sur içindeki insanlar da böyledir kendi ahlak yapma yeteneklerini organize olma, başkalarıyla ortak iş yapma yeteneklerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Artık onların yasasını ahlakını ‘Kralları’ vermektedir onlara, Çoban-Krallar onlara sürekli doğru yolu göstermelidir. Bir çoban nasıl sürüsünden bir hayvanı kurban edebilirse Krallar da halkından birini o kadar rahat kurban edebilir. Yakın zamana kadar Uganda kralları ve Hawai kralları halklarından insanları rastgele öldürebiliyordu. Kralların tebaa için ne kadar üstün bir güç olduğunu tahmin edebiliriz.”
Bu benzetmenin Tanrı tasavvuruna uzanıp uzanmadığını sordum: “Şu halde yeryüzündeki kralların yüceltilmesiyle gökteki Tanrıların yüceltilmesi arasında bir paralellik kuruyorsun?” Çalışkan, önce insanlara yakın olduğunu söylediği Tanrılardan söz ediyor:
“Animik dönemdeki Tanrılar, insanlara eşit ya da insanlardan az da olsa güçlü varlıklardır. Şefler de öyle. Şeflerin fazladan bir mülke sahip olmalarına insanlara hükmetmelerine izin yok. Kendilerine üstünlük taslayan şefleri öldürüyor avcı-toplayıcılar. Aynı şekilde bir İnuit şamanı Tanrıça Sedna onun isteklerini yapmazsa Sedna’yı mızraklayıp öldürür. Tanrılar insanların geçimini sağladığı sürece geçerlilikleri var. Yahudilik bu animik dönem Tanrı inanışını yaşatmaya devam ediyor. İbrahim Tanrı’yla bir yürüyüşe çıkar Lut kavminin yok edilmesi konusunu tartışır. Yakup, Tanrı’yla güreşir ya da Yunus, Tanrı’ya trip atıp Tanrı’nın istediğini gerçekleştirmez. Musa, Tanrı’nın istediği şeyi yapmadığı için Kudüs’e girmeme cezası alır.”
Ardından aşkın Tanrı anlayışını çobanlık, tarım ve krallığın dönüşümüyle ilişkilendiriyor:
“Aşkın, mutlak, muhalefetünlil havadis yani bütünüyle öteki olan, yarattıklarına son derece uzak mütekebbir Tanrılar çobanlıktan sonra sınıflı toplum yapısına geçildikten ve mutlakiyetçi krallıkların ortaya çıkmasından sonra insanlar tarafından bilinir olmuştur. Yani çobanlık ve bununla koşut bir biçimde yapılan tarım, insanların krallarına ve Tanrılarına bakışını değiştirmiştir.”
Bu ilişkinin nasıl kurulabileceğini Haudricourt’un müdahale biçimleri üzerinden açıklıyor:
“Haudricourt, 1962’de yazdığı bir makalede doğrudan pozitif müdahale ve dolaylı negatif müdahaleden bahsediyor. Doğrudan pozitif müdahaleye Akdeniz’deki koyun çobanlarını örnek gösterir. Ya da sürekli sulanarak, gübrelenerek, ilaçlanarak yapılan tahıl ve sebze tarımı buna örnektir. Dolaylı negatif müdahalede tohum serpilir ve yabani hayvanların zarar vermesi engellenir; sadece koruyucu bir rolü vardır çiftçinin. İlaçlama, sulama, gübreleme gibi sürekli çiftçinin bitkilerin ya da hayvanların yaşamına müdahale etmesine gerek yoktur dolaylı negatif müdahalede. Bu tür toplumlarda Pierre Clastres’in Devlete Karşı Toplum kitabında anlattığı şefler hüküm sürmektedir. Yani halkına hükmetme yetkisi olmayan sadece onlarla konuşup ikna etmeye çabalayan şefler vardır. Bu tür toplumlardaki Tanrılar da insanlara müdahale eden kurban isteyen aşkın Tanrılar değillerdir.”
Burada “Anlattığımız hikâye, maddi kültür ile inanma biçimleri arasında bir paralellik içeriyor. Çobanlığın ya da tarıma geçişin aşkın bir Tanrı’nın ortaya çıkışına dair Sümer dışındaki coğrafyalarda da somut kanıtlar var mı?” diye sordum. Çalışkan, Descola’dan aktardığı üç toplulukla başlıyor:
“Philippe Descola hepsi de karibuyla geçinen biri Kuzey Amerika’da diğeri Kuzey Sibirya’da bir diğeri de Moğolistan’da yaşayan üç topluluktan bahsediyor. Amerikan yerlileri karibuları evcilleştirmemişlerdir ve avladıkları karibular karşılığında bu karibuların efendisine hiçbir borç hissetmezler ve ona hiçbir hediye sunmazlar. Chukcheeler, karibuları kışın kendi hallerine bırakırlar, yazın da kamp çevresine toplarlar. Yani karibuları yarı yarıya evcilleştirmişlerdir. Karibuların efendisine avladıkları karibunun karşılığı olmayan Ruslardan aldıkları, sigara gibi basit hediyeleri sunarlar. Moğolistan’da Eksirit Bulagatlar ise karibuları tamamen evcilleştirmişlerdir ve hiyerarşik bir toplum yapıları olduğu görülür. Eksirit Bulagatlar, Tanrılara kurban verirler yani ibadet dediğimiz şey burada ortaya çıkmış durumdadır. Chukcheeler de bazen karibuları kurban ederler ama bu bir Tanrı’ya boyun eğme anlamını taşıyan ibadet sayılmaz. Onlar, toplu yemek için kesilirler.”
Yeni Gine’den verdiği örneklerle karşılaştırmayı sürdürüyor:
“Yeni Gine’de Kubo, Eto ve Sian adında sınır komşusu olan üç kabile yaşıyor, bunlar da benziyor. Kubolar yerleşik hayata geçmemişlerdir ve ormanda yaşarlar nüfusları azdır. Kubolar ölen ata ruhlarının her yerde olduğunu düşünürler; ağaçlarda sularda, ormanda her yerde ruhlarla karşılaşırlar. Etolar yarı yarıya yerleşik hayata geçmiş durumdalar ve ata ruhlarını kuşlarda ve sularda kabul ederler. Bu ata ruhları insana aşkın durumda değiller. Sahilde yaşayan Sianların nüfusu çoktur artık ormanda değil tamamen çitlerle çevrilmiş evlerde ve köylerde yaşarlar. Bunlarda ruhlar ya da Tanrılar artık çok yükseklerdedir ancak kuşlarla haber gönderirler.”
İnanç ile siyasal otorite
Bu örneklerin ardından “Bu aşkın Tanrı’ya geçişin ahlaki ve siyasi karşılığı nasıl peki?” sorusunu yönelttim. Çalışkan, kralın topluma yabancılığı düşüncesinden hareket ediyor:
“Sümerlerden bahsederken kralların dışarıdan gelen yabancılar olduğunu söylemiştim. Antropolog David Graeber ve Marshall Sahlins, On Kings adlı çalışmalarında kralların yabancı olmasının neredeyse bir kural olduğunu söylerler. Yabancı olmayan krallar da bulundukları toplumun ahlakına aykırı bir şey yaparak, mesela bir tabuyu çiğneyerek babasını kardeşini öldürerek ya da ensestle o topluma yabancı olduklarını gösterirler. Bu da Tanrı’nın özelliği olarak bildiğimiz varlıklara benzememesi bütünüyle öteki olması (ganz andere) özelliğinin temelidir. İnsanlar bunu kendi dünyalarında deneyimlemeden Tanrı’ya yükleyemezlerdi.”
Buradan devletin kuruluşu ve egemenin gücü üzerine vardığı görüşü anlatıyor:
“Bu yüzden devlet Rousseau’da olduğu gibi bir ‘toplum sözleşmesi’ olarak var olmuş değildir. Devletin temelinde mutlaka bir şiddet, bir kurban olayı var. Max Weber, egemeni ‘cezalandırılmaksızın şiddet uygulayabilen kimse’ olarak görür. Carl Schmitt de benzer bir görüşü paylaşıyor: Egemen yasanın üstündedir çünkü Tanrı mucizeler yaratır ve doğanın üstündedir.”
“Yani tarih boyunca inanma biçimleri ile siyasal biçim yakın bir etkileşim içerisinde şekillenmiş durumda. Toplumsal tarihte laik bir siyasete rastlanmıyor şu halde…” diyerek bu ilişkinin siyasal tarihteki karşılığını açtım. Çalışkan, yağmur yağdırıcı krallar ile şamanların rollerinden söz ediyor:
“Afrika’da yakın zamana kadar yağmur yağdırıcı krallar vardı. Onların tek görevi yağmur yağdırmaktı. Kral yağmur yağdıramazsa öldürülüyordu. Ama bazıları paralı adamlar tutarak kendilerini korudular ve zamanla gerçek krallara dönüştüler. Şamanların da ekonomik rolünden bahsetmiştik. Ava çıkılırken mutlaka şamanın tören yapması, avlayacağı hayvanın türünün efendisinin iznini alması gerekiyordu. Bu şamanlar, kâhinler ya da peygamberler krallık kurumunun temelini oluşturuyorlar.”
Burada peygamberlerin yerini ayrıca sordum: “Peki peygamberleri nereye oturtmalıyız, onlar da birer kral mı?” Çalışkan, Samuel anlatısına ve mesihler üzerine bir incelemeye başvuruyor:
“Tevrat’ta halk Samuel Peygamber’den kendilerine bir kral tayin etmesi için yalvarırlar. O başta yanaşmaz. Tevrat’ta krallık çok sevilmez ve tavsiye edilmez. Fakat Samuel, sonra Talut’u kral olarak atamak zorunda kalır. Bu örnek de bize kâhinliğin ya da şamanlığın siyasi gücünü gösteriyor. Samuel Peygamber bizim şimdi peygamber dediğimize eskiden ‘kâhin’ denirdi, diyor. Yani şamanlık ve peygamberlik geleneğinin ortak bir geçmişe dayandığına Tevrat bir kanıt sayılabilir. Marvin Harris, mesihlerle ilgili incelemesinde İsa Peygamber’in aslında bir kral olduğunu ikna edici bir biçimde göstermiştir. Şunu söylemek mümkün, Carl Schmitt’in de vurguladığı gibi, siyasetin dinden kopması mümkün gözükmüyor.”
Ata ruhları, ölüm ve Tanrı kavramı
Siyasal biçimlerle inanma biçimleri arasındaki bu ilişkinin ardından kavramın doğuşuna döndüm: “İnsanların somut gerçek dünyanın varlıkları ve ilişkileri üzerinden soyut bir kavrayış olarak ‘Tanrı’yı ortaya çıkarmaları yine de pek kolay olmasa gerek. Tanrı kavramı nasıl doğdu?” Çalışkan, somut yaşam etkinliklerinden başlayarak yanıtlıyor:
“Kuşkusuz böyle çünkü her tür düşünsel yükseliş, somut yaşam etkinlikleriyle ilişkili olarak şekilleniyor. Çoğu zaman da temel bir sorunla karşılaşan insan ancak o önüne geldiği zaman çözmeye yöneliyor. Animik dönemin Tanrıları yani çobanlıktan önceki Tanrılar ata ruhlarıydı. Biz nasıl bir aile bir toplum içinde yaşıyorsak bizim babalarımız şeflerimiz varsa hayvanların da bizim gibi toplumlar halinde yaşadığı düşünülüyordu. Mesela karibuların şefi efendisi onlardan çok daha güçlü ve güzeldi ve ormanın derinliklerinde yaşıyor, karibuların göçlerini organize ediyordu. Bu hayvanların efendileri de yarı insan, yarı karibu olarak tanınıyordu.”
İnsanların ölen yakınlarıyla ilişkisini de bu anlatıya dahil ediyor:
“İnsanlar tarih boyunca ölüleriyle hep iç içeydi ölen anne babalarımızın ruhları çok uzağa gitmiyor; çevremizdeki ağaçlara, derelere, eşyalara geçip kendini sürdürüyordu. İnsan düşüncesinde henüz nedensellik özel bir işlev görmüyordu. Onlara göre başımıza gelen iyi ya da kötü her şey bu ata ruhları tarafından gerçekleştiriliyordu. Bir insan ağaca çıkarken düşüp bacağını kırsa mutlaka düşman ailelerden birinin ata ruhunun bunu yaptığı düşünülürdü. Pritchard’ın Azande kabilesiyle ilgili yaptığı çalışma bunun güzel şekilde örneklendirir.”
Bunun üzerine “O zaman daha gerilerde ruh kavrayışı var, oraya da değinebilir miyiz biraz. Ruh kavramı nasıl ortaya çıktı?” diye sordum. Çalışkan, nefes ile ruh arasında kurulan benzerlikten başlıyor:
“Ruh aslında nefes anlamına gelir, farklı dillerde de benzer anlama sahip kelimeler var. Nefes görünmeyen bir şey, ruh da bu olguyla benzeştirilerek icat edilmiş olmalı. Son nefesini verdi, deriz. Nefes kaybolmaz havaya, ağaçlara, hayvanlara, çevredeki nesnelere yayılır. Anne-baba öldüğünde insanların rüyasına girmeye devam ediyor, bu da onların bedenleri ölse bile kendilerinin ölmediklerine ve çevrede bulunduklarına dair güçlü bir algı sağlıyor.”
Çocukların anne babalarıyla bağını anlatırken Konrad Lorenz’in çalışmalarına geçiyor:
“Bildiğimiz gibi çocukların anne babalarına karşı çok büyük bir bağımlılığı var. Burada basılama dediğimiz bir kavrama yer açmamız gerekiyor. Konrad Lorenz de var bu kavram. Lorenz incelemelerinde farklı yaş aralığındaki hayvanların bakıcılarına mühürlendiğini fark ediyor. Ne demek mühürlenme, bakıcının tutum ve davranışları hayvanda kalıcı izler bırakıyor, sonrasında da hiçbir mekanizma bu izleri silemiyor. Lorenz, kargalarla yaptıkları deneyde doğduğunda kendine basıladığı karga yavrularının kendisinden ayrılmaya dayanamayıp kendilerini ölüme terk ettikleri örneğini veriyor (Kargalar basılandıkları kişiye kur yapıyor). Etolojinin Kuruluşu kitabında bununla ilgili birçok örnek var.”
Bu bağı, yakınlarını kaybetmiş insanlardan verdiği örneklerle sürdürüyor:
“Bu yüzden bir çocuk için anne babanın ölümünü kabul etmek çok zor. Seküler bir ailede yetişmiş bir arkadaşım vardı. Annesinin ölümünden sonra tavır tutum ve konuşma tarzı olarak annesine dönüştüğünü söyledi. Hatta kızı bir gün, ‘Anne sen tamamen anneanneme dönüştün!’ demiş. Başka bir arkadaşım babasının ölümünden otuz yıl sonra bile babasını görmeye devam ettiğini, babasının ölüm yaşını geçtikten sonra bile babasını kendisinden hep büyük olarak gördüğünü söyledi. İnsanların kendileri için ağlayacak Kibeleler, Ana Tanrıçalar, Meryem Analar yaratma yeteneğine bakarsak insanların ne kadar büyürlerse büyüsünler, anne babaya bağımlılıklarının asla bitmeyeceğini görebiliriz.”
Ardından Kwaio toplumuna ve çocuklukta yaşanan ayrılığa ilişkin aktardığı çalışmalara geliyor:
“Roger Keesing’in çalıştığı Kwaio toplumu bunun için çok güzel bir örnektir. İnsanlar gündelik hayatlarının çoğunu ölmüş atalarıyla konuşarak geçirirler hatta 5-6 yaşındaki çocuklar bile ata ruhlarıyla konuşurlar. Yoğun din eğitimine maruz kalan çocukların anne babalarından ayrıldıklarında onların özelliklerini bir Tanrı’ya yüklediklerini de Pierre Bovet’in ve Piaget’in çalışmalarında anlatılır. Oliver Sacks, anılarında 6-7 yaşlarında annesinden ayrılıp yatılı okula gönderildiğinde yatmadan önce okuduğu bir dua varmış, duadan sonra annesi onu öpermiş ve o da uykuya dalarmış. Sacks, ‘Annemin öpücüğünün yokluğunda o dua kuru kelimelerden ibaret gelmeye başladı ve dua etmeyi bıraktım.’ diyor.”
Çalışkan, kitabında vardığı sonucu Manus ve İnka örnekleriyle açıklıyor:
“Ben bu kitapta Tanrı’nın ve dinin kaynağı olarak bu yüzden ata ruhlarına tapınmayı gösteriyorum. Bununla ilgili çok fazla örnek var. Mesela Manuslar çok ilginçtir. Ölen babalarının kafasını evin girişine kapının üstüne bir kafesin içine koyuyorlar. Akşam avdan dönen evin erkeği babasına balık verdiği için teşekkür ediyor ve avdan bir parçayı babasına bırakıyor. Baba aile için ahlaki bir otorite olmaya devam ediyor. Aynı şekilde İnka kralları öldüklerinde koltuklarında bırakılıyorlar ve kâhinler aracılığıyla ülkelerini yönetmeye devam ediyorlar. Kendilerine bağlı insanlar ölen krala vergi vermeye devam ediyorlar. Yahudilerin ta Ugaritler döneminde MÖ 2000’lerde Tanrısı El’di, bu ‘Allah’ kelimesinin de kökenidir ve kelime anlamı olarak ‘ata ruhu’ demektir. Kitabımda ata ruhunun Tanrı anlamına geldiği çok fazla kabile örneği verdim. Özellikle Marshall Sahlins’in Büyülü Evrenin Yeni Bilimi kitabında konuyla ilgili çok fazla örnek var.”
Sevgili dostum Mehmet, çok güzel keyifli bir röportaj oldu. Gerçekten de kitabı detaylı olarak birkaç kez okumuş biri olarak söylüyorum, okumayanlar için kitabın içeriği çok güzel bir şekilde sunulmuş da oldu. Umarım okuyanlarda kitaba karşı bir merak da uyandırmıştır. Çok çok teşekkür ediyor, bundan sonra da bu alanlardaki boşlukları dolduran çalışmalar beklediğimi de ekleyerek bu çalışmalarında kolaylıklar diliyorum.
Tanrı’nın Antropolojisi kitabının temel sorusu nedir?
Mehmet Çalışkan, Tanrı kavrayışının insanların birlikte yaşama, üretme ve yönetilme biçimleriyle ilişkisini araştırıyor. Söyleşide bu arayışın kendi ahlak sorularından nasıl doğduğunu anlatıyor.
Gündelik konuşmayla ritüel arasında nasıl bir bağ kuruluyor?
Çalışkan, Durkheim’ın ortak törenlere ilişkin yaklaşımını Goffman’ın yüz yüze etkileşim çalışmasıyla birlikte okuyor. İnsanların birbirine rol ve saygınlık tanımasını toplumsal düzenin kuruluşu açısından yorumluyor.
Çobanlık ve ata ruhları söyleşide neden önemli?
Çalışkan, çoban ile hükümdarın yönlendirme gücü arasında bir benzerlik kuruyor. Ölen yakınların aile ve topluluk yaşamındaki yerini de Tanrı kavramının kökenine ilişkin tezinin merkezine koyuyor.
Mavi poşetin dışında kalanlar: İzmir sokaklarının görünmeyen geri dönüşüm işçileri
Bir kentin hafızasını kim korur? – Murat Solmaz’la Dikili Ansiklopedisi üzerine

