Toprak, sadece alınıp satılan bir meta, bir gayrimenkul veya bir sermaye birikim ve rant aracı mıdır? Yoksa; içinde kültürü, geçimi, canlılığı ve biyoçeşitliliği barındıran yaşayan bir varlık mı? Bu soruya verdiğimiz yanıt, değerler sistemimizi ve bu değerler sistemine ait kavramlarımızı belirlediği gibi doğayla, emekle ve yaşamla kurduğumuz ilişkiyi de kökten etkiliyor. Gıda egemenliği, toprağı bir varlık olarak gören değerler sistemine ait bir kavram. Bu yönüyle de köylülerin toprağa erişimini, güvenli, temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşayabilmelerini temel bir hak olarak ele alıyor. Ne yazık ki bu hak günümüzde Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanında tehdit altında.
Zeytinlik alanların, elektrik üretimi gerekçesiyle madencilik faaliyetlerine açılmasına yönelik kanun teklifi Maden Kanunu’na eklenen Geçici 45’inci madde ile yasalaştı. Hemen ardından Muğla Akbelen’de, daha önce kamulaştırılan ancak “Zeytincilik Kanunu” olarak bilinen 3573 sayılı kanun nedeniyle dokunulamayan zeytin ağaçlarının, “nakledilmesi” operasyonuna tanık olduk. Oysa 3573 sayılı Zeytincilik Kanunu’nun 20. maddesi son derece nettir: “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.” Her ne kadar hem yürütmenin durdurulması hem de zeytin alanlarını madenciliğe açan yasa maddesinin iptali için başvurular yapılmış ve bu başvurular Anayasa Mahkemesi tarafından gündeme alınmış olsa da, şirket her geçen gün telafisi mümkün olmayan zararları vermeye devam ediyor.
Televizyonlar ve farklı iletişim kanalları aracılığıyla, deyim yerindeyse bir şova dönüştürülen zeytin ağaçlarının taşınması işlemi ise bir PR yani halkla ilişkiler çalışmasına dönüşmüş durumda. Ne yazık ki bu halkla ilişkiler çalışmasına yasa gereği bilimi de alet etmek durumunda kalmışlardır. Böylece kamuoyu, “Zeytin ağacı taşınır mı, taşınmaz mı?” gibi verimsiz bir tartışmanın içine çekilmeye çalışılmıştır. Teknik olarak bakıldığında, son çare olarak, yoğun emek, uzmanlık ve nakil sonrası sürekli bir bakım ile sınırlı sayıda ağacın taşınması elbette mümkün olabilir. Ancak hakikat, bu dar çerçevenin çok daha ötesindedir. “Buradaki ağaçları taşımak, onları kurtarmak için son çare mi”, “Bu ağaçlar daha önce kimindi, şimdi kimin?”, “Bu kamulaştırma ve taşıma işlemi, bölge halkını nasıl bir sosyo-ekonomik ve ekolojik gerçeklikle baş başa bırakacak?” gibi soruların yanıtları bizi hakikate ulaştırır. Tarımın, iş ve aile yaşamının birlikteliğine dayanan yapısını da düşündüğümüzde, kitlesel bir ağaç naklinin teknik olarak başarı şansının düşük, ekolojik ve sosyo-ekonomik olarak ise sürdürülemez olduğu açıktır. Zeytin ağaçlarının taşınmasının teknik olarak “mümkün” olması, onun ekolojik, ekonomik ve sosyo-kültürel olarak sürdürülebilir olduğu anlamına gelmez. Bu konuda ısrar etmek ve bunu bilimsel bir kılıfa büründürmek, en hafif tabirle “uzman körlüğüdür”.
Muğla Akbelen’deki süreçte, her bir ağacın koordinatı gövde çapı, kök yapısı ve sağlık durumunun kayıt altına alındığı, dijital olarak arşivlendiği, bu sayede her ağacın gelişiminin düzenli olarak takip edileceği ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere, öncesi ve sonrası süreçlerle birlikte kağıt üzerinde bile bu işlemin bir ameliyat ve ameliyat sonrası yoğun bakım sürecinden farkı bulunmamaktadır. Peki, biz neden kendi ekosistemiyle bütünleşmiş sağlıklı yaşayan ağaçları ameliyat masasına yatırıp yoğun bakıma almak zorunda kalıyoruz? Dünyanın vazgeçtiği daha doğrusu iklim değişimi nedeniyle vazgeçmek dışında seçeneğinin bulunmadığı kömür için.
Şirketler, holdingler sınırlı bilimsel doğrular üzerinden dezenformasyon yaratarak toplumu manipüle etmeye çalışabilir. Toplum ise hakikatlerle yüz yüze kalır. O hakikatler ki, Türkiye’deki milyonlarca insanın kalbinin Akbelen’le ve orada yürütülen mücadeleyle birlikte atmasına neden oluyor. Bu duygusal dayanışmanın ötesinde, fiziksel ve fikri varlığımızla da hepimize görevler düşüyor.
Yüksek sesle haykırmalıyız: Zeytincilik ve agroekolojik tarım, kömür madenciliğinden çıkış sürecinde, holdingler dışındaki herkes için en sürdürülebilir geçim kaynağıdır. Kanunlar ve kamulaştırmalar köylüyü toprağından ve geçim kaynağından etmek için değil, Anayasa’nın ruhuna uygun olarak, topraksız veya az topraklı köylülere toprak sağlamak amacıyla, yani gerçek anlamda toplum yararına bir toprak reformu için kullanılmalıdır. Tüm bu talepleri ve ötesini içeren gıda egemenliği mücadelesi, 17 Aralık 2018 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen ancak Türkiye’nin çekimser kaldığı “Köylülerin ve Kırsalda Çalışan Diğer İnsanların Hakları Birleşmiş Milletler Deklarasyonu” etrafında örülebilir.
Zeytin sadece bir ağaç değil, bir kültür, bir geçmiş ve bir gelecek vaadidir. Onun sürgün edilişi, hepimizin ortak geleceğinden bir parçanın koparılmasıdır.
* Bu makale ilk kez FİKİR Dergisi’nin Kasım 2025 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.
Nejla Işık Fikir’e Konuştu: Bu Gurur Akbelen’deki Tüm Mücadeleci Kadınlarındır
Akbelen, Akbelen zeytinlikleri, zeytin ağaçları, zeytinliklerin taşınması, madencilik, gıda egemenliği, agroekoloji, köylü hakları, toprak hakkı, ekolojik adalet, Zeytincilik Kanunu, 3573 sayılı Kanun, kömür madenciliği, yaşam alanları

