Sıkça karşılaşılan bir refleks var: “Topu Ankara’ya atmak.”
Erişilebilir olmayan kentler, ayrımcı toplu taşıma, hizmetlere erişimdeki eşitsizlikler… Bunlar çoğu zaman “yetki yok”, “kaynak yok” denilerek merkezi idareye havale ediliyor. Oysa kent hakkı yerelde kurulur. Bu alanlardaki eksiklikler teknik değil, doğrudan politik tercihlerdir.
Daha da önemlisi, muhalif belediyelerin önemli bir kısmı hâlâ “yardımcı belediyecilik” anlayışını sürdürüyor. Gıda kolileri, medikal destekler, sembolik etkinlikler… Bunlar bir hak rejimi kurmaz, bağımlılık ilişkisi üretir.
Hak temelli bir belediyecilik ise:
Erişilebilirliği standart haline getirir,
Engellileri karar süreçlerine dahil eder,
Kenti baştan kapsayıcı şekilde planlar.
Bu yapılmadığı sürece, iktidar ile muhalefet arasındaki fark çoğu zaman söylem düzeyinde kalır.
6. Baskı Rejimi, Gündem ve Solun Sıkışması
Öte yandan mevcut tabloyu yalnızca solun eksikliğiyle açıklamak da yetersiz kalır. Çünkü iktidar, yalnızca politikalarıyla değil, kurduğu baskı ve gündem rejimiyle de belirleyici bir rol oynuyor.
Magazinleştirilen gündemler, medya kontrolü, diziler ve kültürel araçlar üzerinden kurulan ideolojik hegemonya… Bunun yanında ırkçılığın ve ümmetçiliğin sistematik biçimde pompalanması, toplumu gerçek sorunlardan uzaklaştıran bir araç haline geliyor.
Çevre talanı, doğa yıkımı, siyasi tutuklamalar, demokratik kitle örgütlerine ve sol-sosyalist yapılara yönelik baskılar… Bu tablo, yalnızca genel bir siyasal daralma yaratmıyor. Aynı zamanda engelliler açısından çok daha sert sonuçlar doğuruyor.
Çünkü kriz ve baskı derinleştikçe, ilk gözden çıkarılanlar her zaman en kırılgan kesimler oluyor.
Bu noktada bir gerçeği teslim etmek gerekiyor: Solun engellilik alanındaki geri duruşu yalnızca isteksizlikten değil, aynı zamanda bu çok yönlü baskı ortamından da besleniyor. Ancak bu durum, sessizliği meşrulaştırmaz; aksine bu alanda daha örgütlü ve daha kararlı bir hattın gerekliliğini ortaya koyar.
7. Ortak Mücadele Zorunluluğu
Bugün gelinen noktada, engellilik hareketinin kendi içine kapanarak yol alması mümkün değil.
Engelli dernekleri demokratik kitle örgütleriyle daha güçlü bağlar kurmalı,
Sol ve sosyalist partilerle ortak mücadele zeminleri yaratılmalı,
Engellilik meselesi, genel toplumsal mücadelenin merkez başlıklarından biri haline getirilmelidir,
Aynı şekilde sol da bu alanı “ikincil” görme alışkanlığını terk etmek zorundadır.
Sonuç: Sessizlik Bir Tercihtir
Bugün solun engellilik alanındaki sessizliği artık bir eksiklikten çok bir tercihe dönüşüyor. Popüler olmayanı dışlayan, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkamayan ve bilimsel-politik üretimde zayıf kalan bir yaklaşım söz konusu.
Oysa engellilik meselesi, kapitalizmin en çıplak çelişkilerinden birini gösterir: kim üretken sayılır, kim yük olarak görülür?
Bu soruya radikal bir yanıt verilmeden ne eşitlikten ne özgürlükten ne de gerçek bir sosyal politikadan söz edilebilir.
Solun önünde hâlâ bir imkân var: Engelliliği merkeze alan, nöroçeşitliliği kapsayan, bağımsız yaşamı temel alan ve hakları yardımdan ayıran yeni bir politik hat kurmak.
Aksi halde sessizlik, yalnızca bugünün değil, geleceğin de kaybı olacaktır.
Sessizliğin kurumsallaşması: Engelli mücadelesinde “makul” muhalefetin sınırları
Engellilik siyaseti: İktidarın inkârı, muhalefetin ritüeli ve bekleyen dernekler
#engellilik, #engellihakları, #erişilebilirlik, #kenthakkı, #yerelyönetimler, #sosyalpolitika, #türkiyesiyaseti, #belediyeler, #kamupolitikası, #insanhakları, #toplumsalpolitikalar, #demokrasi, #politikaanaliz

