Geçtiğimiz günlerde Urfa-Siverek ve K.Maraş’ta yaşananalar ruhsallığını gündelik sevinçler üzerine kuran ülke halkı için oldukça sarsıcı oldu. Olayların münferit boyutları, biri diğerine benzer ya da benzemezliği ile toplumun çeşitlli kesimleri tarafından anlaşılmaya çalışılırken “bize neler oldu”nun içsel ve dışsal mürettebatta muhasebesinin sürdüğü/süreceği aşikar. Bu yeni gelişen hikayenin, bir kısmının “yeni” olmadığını biliyor olmanın, olayları kriminalize etmeden anlamlandırmak için de kuşkusuz nezaketli bir yaklaşımı hak ettiğinden bahsedebiliriz. Ben bu yazıda olayın sıcaklığı devam ederken, detaylı analizini çıkarmak yerine, temsillerle ilgilenecek, olayın kitle ruhsallığı üzerindeki kısa süreli etkilerini okul paradigması üzerinden anlamaya çalışacağım.
Bir paradigma olarak okul
Son yaşanan iki olayın mekânsal olarak okula doğrudan okula ve öznelerine yönelmiş olması, bir temsil olarak okulun kendisinin anlaşılmasını ve konunun indirgemeci analizlere (güvenlik, suç oyunları, kişi ruhsallığı vb). teslim edilmeden anlaşılması gerektiğini açık ediyor Sosyolojinin yahut antropolojinin de konusu olabilecek böylesi olaylarda, peşi sıralık, belli bir kronolojiye hitap ediyor oluş, döngüsellik gibi tariflemelere de ihtiyaç olacağı ve tüm bu boyutlarıyla yeniden analize duyduğu ihtiyaç açık.
Okula yönelik saldırıların ise, erken tarihini bir yana bırakacak olursak, yakın tarihte suç ve silahlanma oranının da bir hayli yüksek seyrettiği ABD’de gerçekleştiğini ve söylemek mümkün. Kuşkusuz bu saldırıların arka planında öğrenci ruhsallığının belki yüzde birlik bir kısmının dahi yer almadığını, büyük ağırlığın suça yönelik teşviğin, silahlanmanın kitle tabanına yayılması/ kolayca erişilebilir oluşun, kültürel normların hız ve tüketim üzerine kurulmasının- böylelikle canlı yaşamın gelip geçiciliğe övgünün- ve tüketim kültürüne olan özencin yarattığı ağırlıkları sıralamak mümkün. “Okul”larda gerçekleşen yahut bir paradigmal enflasyon alanı olarak “okul”un kendisine yönelik saldırıların ise tüm bu kültürel ve sosyo-ekonomik ardalanların haricinde temsilin kendisine dikkatlice bakmayı gerektiriyor.
Sıradanlaşmış öğrenme ortamları ve ayartıl(a)mayan merak
Okullar çocukların yaşantılarının dörtte üçünü geçirdikleri mekanlar olarak, temsil değeri oldukça güçlü alanlardır. Öznelerin kendilik algıları ve yaşamsal kavşaklarında önemli bir ruhsal istasyondur aynı zamanda. Bir bütün olarak okulların tasarımlanma formatından, pedagojik projeksiyonuna kadar uzanan yelpazede okulların, günümüz Türkiyesi’nde merakı cezbetme alanlarından çok, öğrenme paydaşlarının “günlerini geçirdik”leri kolektif hücrelere dönüştüğünü söylemek ise mümkün. Bu mekansallık yahut öğrenme merakını dürttüğünü iddia eden okulların hem sayısı az hem de ekonomik ulaşılabilirliği, tabanla buluşabilirliği oldukça tartışmalı. Hal böyle olunca, çocuk dünyasında okulların temsil ettiği anlamın tahribat kat sayısı bir hayli yüksek.
Bir paradigma olarak okul; öğrenen ve öğreticilerin kümülatif olarak zamanlarını yatırdıkları, müfredatın MEB ilkeleri uyarınca düzenlenmesinin önkoşulunu üstlenen, çocuk üretkenliğini ve katılımını çoğunlukla öncellemeyen, belirli haftalara sıkışmış tematik programlarla döşenmiş, merakın ve hayata dair arzunun fitillenmediği kurgusal alanlar olmaktan öteye ne yazık ki uzanamıyor. Tüm bunların saldırıların doğrudan önkoşulu olduğu gerekçeler olarak izahlamak kelimenin tam anlamıyla amatör analizanlık olacağı gibi, okul mekanının konumlandığı sosyo-ekonomik tabanı ve buna bağlı şekillenen kültürel koşulları da geriye itmenin de tehlikeli olduğu gerçeğini kaçırmamak gerekir. Her ne var ki, tüm bu gerekçelendirmelerin haricinde psikolojik bir moment olarak, “mesel davranışın açığa çıktığı bağlam”ın oldukça önemli olduğunu unutmamakta ve olaylara yakınlaşıp/uzaklaşmalarda sosyal&mekânsal psikolojiden beslenmekte fayda var.
Meraka dair kışkırmanın müjdelenmediği bir bağlam olarak okullar, güç ilişkilerinin de konumlanışı itibariyle de ele alınmayı gerektiriyor.
Güç ilişkilerinin yeniden düğümlendiği bir merkez olarak okul
Öğrenmenin tarihinin ezilenlerin tarihi ile kesişimselliği, artık neredeyse eleştirel pedagojiden, psikolojiye her kesimin malumu. Ezen-ezilen ilişkilerinin kavrama noktası olarak okullar ise alımlayıcı-alımlayan ilişkisini sürdürmesi boyutuyla öğrenme vaadinde bulunulmuş çocuk öznelerin pasifliği uyarınca varlığını idame ettirebiliyor. Güç ilişkilerinin ezen lehine yoğunlaştığı bu merkezler, pasifize ettiği öğrenci topluluklarının hakiki değeriyle (öz-benlik, hazırbulunuşluk, ekosistem vb). adeta ilgilenmemeyi esas alan bir muhtevada yol alıyor. Güç dengelerindeki bu eşitsizlik, çocuğun aleyhine yarattığı özgül ağırlıklar boyutu ile ruhsallıklar üzerinde önemli bazı çıktılar üretiyor ve öğrenme profesyonelleri olarak bu gerçeği kabul ederek başlamaktan başka şansımız olmadığını bizlere anlatıyor. Çocuk ruhsallığında ifade edilemeyenin yarattığı sıkışmaların, yalnızlık ve güven temalarını dürttüğü alan yazın taramalarından kolaylıkla erişebildiğimiz bir bilgi aslında.
Son sözü söylemelerin, müfredat belirlemelerin, sınırın ezenin lehine konumlandığı bir merkez olarak okullar üzerine sayısız kalemde konuşarak öğrenme paydaşlarının kendilerini ferah hissettikleri ortamları düşünmek ve tasarımlamak zorundayız.
Son söz olarak
Tüm bu hegemonik arka planı dolayısıyla okulların, çocuk gelişimi ve ruhsallığı üzerindeki etkilerini, güç ilişkilerinin konumlanışı itibariyle ele almanın; öğrenme programları ve politikalarının merkezi sistemle ilişkisinin deşifrasyonu ve çocuk lehine dönüştürülmesi boyutlarıyla düşünmenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Okullara bakarken zihinsel temsillerimizde güvenliğin öncelleniyor oluşu, merkezi iktidara olan güvensizliğimizin izdüşümü sayılabilir ve fakat okullara dair çok şey anlatması itibariyle pekala manidardır. Güvenliğin öncellenmediği, öğrenme paydaşlarının duygusunun ve arzularının konuşulduğu okullara!
Hep birlikte yatışabilme ümidiyle…

