Türkiye’nin modernleşme tarihi, yaygın anlatıların ötesinde yalnızca bir ulus-devlet inşası süreci değil; aynı zamanda süreklilik arz eden bir mülkiyet rejimi dönüşümünün ve kesintisiz bir sermaye transferi dinamiğinin tarihidir. “Milli iktisat”, “kalkınma”, “devletçilik”, “özelleştirme” ya da “yerli ve milli ekonomi” gibi farklı ideolojik çerçeveler altında sunulan bu tarihsel hat, özünde devletin kimin mülk sahibi olacağına, kimin tasfiye edileceğine ve servetin hangi toplumsal kesimler arasında yeniden dağıtılacağına karar verdiği büyük ölçekli bir yeniden kurulum sürecini ifade eder.
Bu bağlamda ulus-devlet inşası, yalnızca sınırların çizilmesi ya da yeni bir yurttaşlık rejiminin kurulması değil; aynı zamanda radikal bir mülksüzleştirme ve yeniden mülkiyetlendirme operasyonu olarak değerlendirilmelidir. Karl Marx’ın “ilkel birikim” kavramı, sermayenin yalnızca piyasa içi süreçlerle değil, çoğu zaman ekonomik olmayan zor araçlarıyla da üretildiğini ortaya koyar. Türkiye örneğinde bu süreç, devletin kurucu şiddetiyle iç içe geçmiş; devlet, piyasanın düzenleyicisi olmanın ötesine geçerek doğrudan mülkiyetin kurucu faili haline gelmiştir.
Bugün ihtiyaç duyulan tartışma, yalnızca geçmişte ne yaşandığını anlamak değil; bu kurucu mekanizmaların bugünün ekonomik krizlerini, sınıfsal eşitsizliklerini ve siyasal rejimini nasıl belirlemeye devam ettiğini kavramaktır.
Tarihsel süreklilik: Mülksüzleştirme rejimlerinin zinciri
Türkiye’de sermaye birikiminin tarihsel hattı incelendiğinde, ideolojik rejimler değişse de mülksüzleştirme ve yeniden dağıtım mekanizmalarının güçlü bir süreklilik taşıdığı görülür.
İttihat ve Terakki döneminde Ermeni, Süryani (Asuri/Keldani) ve Pontos Rum topluluklarına yönelik kitlesel şiddet, sürgün, zorunlu yerinden edilme ve mülksüzleştirme pratikleri, Anadolu’nun çok-etnikli sosyal ve ekonomik yapısını köklü biçimde dönüştüren tarihsel bir kırılmanın parçalarıdır. 1915’te Ermeni toplumuna yönelik uygulamalarla eşzamanlı olarak Süryani topluluklar da benzer biçimde kitlesel şiddet ve yerinden edilmelere maruz kalmış; Pontos Rumlarına yönelik Karadeniz hattındaki sürgün ve zorunlu göç süreçleri ise bu yeniden yapılanmanın önemli bir bileşenini oluşturmuştur.
Bu çok katmanlı tasfiye dalgası, yalnızca savaş koşullarının ya da güvenlik kaygılarının sonucu değil; aynı zamanda mülkiyetin yeniden dağıtımını mümkün kılan ve yeni bir sermaye birikim rejiminin kurucu zemini işlevi gören tarihsel bir dönüşümdür.
Bu süreç, erken Cumhuriyet döneminde “Emval-i Metruke” hukuku aracılığıyla kurumsallaştırılmış; terk edilmiş mallar rejimi, el konulan mülklerin yeni bir ekonomik elitin elinde yoğunlaşmasını mümkün kılmıştır. Böylece Cumhuriyet’in ekonomik temeli, yalnızca üretim politikalarıyla değil; aynı zamanda büyük ölçekli bir mülkiyet transferiyle inşa edilmiştir.
1934 Trakya Olayları ise özellikle Yahudi topluluklara yönelik baskı, tehdit ve zorunlu göç süreçleriyle bu mülkiyet ve demografik yeniden yapılanma dinamiğinin bölgesel ölçekteki önemli devam halkalarından biri olmuştur. Varlık Vergisi ile birlikte sermayenin etno-dini kompozisyonu daha da yeniden şekillenmiş, gayrimüslim ekonomik varlığın kamusal ve özel alandaki ağırlığı büyük ölçüde tasfiye edilmiştir.
Bu çizgi yalnızca erken Cumhuriyet’e özgü değildir. 6–7 Eylül 1955 Pogromu, kalan gayrimüslim mülkiyetin çözülmesini hızlandıran ve mülkiyet rejiminin yeniden yapılandırılmasında belirleyici rol oynayan toplumsal şiddet dalgalarından biri olarak işlev görmüştür. Böylece mülkiyet rejimi, yalnızca hukuk aracılığıyla değil; gerektiğinde kitlesel mobilizasyon ve şiddet pratikleriyle de yeniden kurulmuştur.
1960’lardan itibaren bu yapı, küresel ekonomik entegrasyon süreçleriyle daha karmaşık bir biçim kazanmıştır. Marshall Planı ve sonrasında ABD merkezli kalkınma yardımları, Türkiye’nin tarım, ulaşım ve sanayi altyapısını dönüştürürken aynı zamanda dışa bağımlı bir ekonomik yeniden yapılanmayı da pekiştirmiştir.
1990’lı yıllara gelindiğinde ise Kürt meselesi bağlamında yaşanan köy yakma ve köy boşaltma politikaları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geniş ölçekli bir zorunlu yerinden edilme dalgası yaratmış; bu süreç kırsal mülkiyetin çözülmesine, kentlere yönelik yoğun göçe ve yeni bir ucuz emek rejiminin oluşmasına yol açmıştır.
2000’li yıllardan itibaren ise neoliberal dönüşüm; özelleştirmeler, finansallaşma ve kentsel dönüşüm projeleri üzerinden daha kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu dönem aynı zamanda siyasal İslam’ın devlet aygıtı içinde belirleyici hale geldiği yeni bir yeniden yapılanma evresine denk düşmektedir.
Kayyum uygulamaları, “rezerv alan” ilanları, büyük ölçekli inşaat temelli büyüme modeli ve kamu kaynaklarının belirli sermaye grupları lehine yeniden tahsisi, mülkiyetin yeniden dağıtımında devletin belirleyici rolünü farklı bir ideolojik çerçeve içinde sürdürmüştür. Bu yapı, piyasa mekanizmaları ile devlet müdahalelerini birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan araçlar haline getirerek sermaye birikimini hem dinsel meşruiyet hem de piyasa rasyonalitesi üzerinden yeniden örgütlemiştir.
Türkiye kapitalizminin yapısal sorunu
Bu tarihsel süreklilik, Türkiye kapitalizminin neden klasik anlamda özerk, hukuka dayalı ve öngörülebilir bir yapıya kavuşamadığını açıklayan temel çerçeveyi sunar.
Burjuvazinin oluşumu, devletle çatışma ve hukuk talebi üzerinden değil; büyük ölçüde devletin dağıtım mekanizmalarına eklemlenme yoluyla gerçekleşmiştir. Bu nedenle mülkiyet, evrensel ve dokunulmaz bir hak olmaktan ziyade, siyasal iktidarla kurulan ilişkinin gücüne bağlı olarak yeniden tanımlanan bir ayrıcalık alanına dönüşmüştür.
Bu yapı yalnızca ekonomik rasyonaliteyi değil, toplumsal güven ilişkilerini de zayıflatır. Mülkiyetin siyasal sadakat üzerinden yeniden üretimi, piyasa davranışlarını belirsizleştirirken uzun vadeli üretkenliği ve kurumsal istikrarı da aşındırır.
Böylece ortaya çıkan düzen, kriz üreten ve krizi yeniden dağıtım mekanizması olarak kullanan bir ekonomi-politik döngüye dönüşür. Ekonomik krizler yalnızca başarısızlık değil; çoğu zaman servetin yeniden el değiştirmesinin araçları haline gelir.
Güncel kriz ve ortak yoksullaşma
Bugün gelinen noktada Türkiye’deki tarihsel sermaye birikim modeli, derin bir ekonomik ve toplumsal kriz üretmektedir. Enflasyon, gelir adaletsizliği, konut krizi, güvencesiz çalışma koşulları ve kamusal hizmetlerin zayıflaması, toplumun çok geniş kesimlerini ortak bir kırılganlık alanında buluşturmaktadır.
Dikkat çekici olan, yoksullaşmanın artık yalnızca belirli sınıfların ya da belirli kimlik gruplarının sorunu olmaktan çıkmış olmasıdır. Muhafazakâr ya da seküler, Kürt ya da Türk, kentli ya da kırsal; farklı toplumsal kesimler benzer bir geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı ve güvencesizlik duygusu yaşamaktadır.
Bu durum, uzun yıllardır kültürel ve siyasal kutuplaşmalarla birbirinden uzaklaştırılan toplumsal kesimler arasında yeni bir ortaklaşma zemini yaratmaktadır. İnsanlar farklı kimliklere sahip olsalar da benzer ekonomik baskılar altında aynı yaşam krizleriyle karşı karşıya kalmaktadır.
Bu nedenle bugünün ekonomik krizi yalnızca bir çöküş değil; aynı zamanda yeni bir toplumsal mutabakatın maddi zemini olarak da okunmalıdır. Ortak yoksullaşma, ortak bir demokratik gelecek arayışının başlangıç noktası olabilir.
Yeni toplumsal sözleşmenin imkânı
Bu tarihsel tablo ve güncel kriz, Türkiye’yi yeni bir kurucu siyasal eşikle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu dönüşüm yalnızca yukarıdan aşağıya kurulan elit uzlaşmalarıyla değil, aşağıdan yukarıya gelişen toplumsal bir iradeyle mümkün olabilir.
Bu noktada halk, yeni toplumsal sözleşmenin asli kurucu öznesi olarak düşünülmelidir.
Yeni bir toplumsal sözleşme; mülkiyetin siyasal sadakat üzerinden dağıtıldığı mevcut düzenin aşılmasını gerektirir. Hukukun kişilere göre değil, evrensel ilkelere göre işlemesi; emeğin yeniden toplumsal yaşamın merkezine yerleşmesi; kamusal kaynakların daha adil ve şeffaf biçimde paylaşılması bu dönüşümün temel koşullarıdır.
Bu aynı zamanda devletin mülkiyet üzerindeki keyfi müdahale kapasitesinin sınırlandırılmasını, ekonomik karar alma süreçlerinin demokratik denetime açılmasını ve toplumun ortak zenginliğinin dar bir çevre yerine geniş halk kesimlerine yönelmesini zorunlu kılar.
Bunun yanında gerçek bir demokratik yeniden kuruluş, geçmişin mülksüzleştirme rejimleriyle yüzleşmeden mümkün değildir. Ermeni, Süryani, Rum, Yahudi ve Kürt toplumlarının yaşadığı tarihsel adaletsizlikler yalnızca geçmişin konusu değil; bugünün toplumsal ve ekonomik yapısının da kurucu parçalarıdır.
Bu nedenle yüzleşme, yalnızca tarih anlatmak değil; adaleti yeniden kurmanın ön koşuludur. Kalıcı bir demokratik gelecek ancak hakikat ve adalet temelinde kurulabilir.
Sonuç: Yüzleşme ve yeni bir yön çizme eşiği
Türkiye bugün yalnızca ekonomik bir kriz yaşamamaktadır; aynı zamanda tarihsel olarak kurulmuş mülksüzleştirme temelli bir düzenin sınırlarına dayanmıştır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem, sadece bir yönetim krizi değil; aynı zamanda kurucu bir yeniden düşünme ve yeni bir toplumsal yön belirleme momentidir.
Artık temel soru yalnızca “geçmişte ne yaşandı?” değildir. Asıl soru şudur: Geçmişte kurulan hangi mekanizmalar bugün hâlâ yaşamlarımızı, mülkiyet ilişkilerini, sınıfsal yapıyı ve siyasal iktidarı belirlemeye devam ediyor?
Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne uzanan mülksüzleştirme rejimi, servetin dağılımını olduğu kadar yurttaşlık ilişkilerini de şekillendirmiştir. Çünkü mülkiyetin eşitsiz dağılımı, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal eşitsizlik üretmiştir. Eşit yurttaşlık fikri, mülksüzleştirme üzerine kurulan bir düzende her zaman eksik ve kırılgan kalmıştır.
Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey yalnızca teknik ekonomik reformlar ya da dönemsel hükümet değişiklikleri değildir. Asıl ihtiyaç, tarihsel bir yüzleşme ve buna bağlı yeni bir demokratik kuruluş iradesidir.
Yüzleşme; geçmişte yaşananları yalnızca hatırlamak değil, bugün hâlâ süren eşitsizliklerin hangi tarihsel temeller üzerinde yükseldiğini açıkça görmek demektir. Ermeni, Süryani, Rum, Yahudi ve Kürt halklarının yaşadığı mülksüzleştirme ve dışlanma deneyimleri; bugünün demokrasi ve adalet sorunlarından bağımsız değildir.
Yeni yön ise, mülksüzleştirme üzerine kurulan siyasal-ekonomik düzenin sınırlandırıldığı; mülkiyetin demokratikleştirildiği, emeğin yeniden kurucu bir toplumsal değer haline geldiği ve herkes için eşit yurttaşlığın güvence altına alındığı yeni bir toplumsal sözleşmeyi ifade eder.
Bu, aynı zamanda demokratik toplum ve demokratik ülke fikrinin somutlaşmasıdır. Demokratik toplum; kimliklerin bastırılmadığı, farklılıkların tehdit değil ortak yaşamın parçası olarak kabul edildiği bir toplumsal zemini gerektirir. Demokratik ülke ise hukukun ayrıcalıklara göre değil, evrensel adalet ilkesine göre işlediği; devletin yurttaşına üstün değil, yurttaşıyla eşit ilişki kurduğu bir siyasal yapıyı zorunlu kılar.
Bu dönüşüm ancak aşağıdan yukarıya örgütlenen toplumsal bir irade ile mümkündür. Çünkü mesele yalnızca iktidar değişimi değil; devlet ile toplum, devlet ile mülkiyet ve devlet ile yurttaş arasındaki kurucu ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır.
Eğer Türkiye bu tarihsel eşiği doğru okuyabilir ve yüzleşmeyi ertelenmiş bir mesele olmaktan çıkarıp kurucu bir demokratik siyasete dönüştürebilirse, ortaya çıkacak olan yalnızca yeni bir ekonomik model değil; aynı zamanda halkların, kimliklerin ve sınıfların çatışma yerine eşit yurttaşlık temelinde ortak yaşam kurabildiği demokratik bir ülke olacaktır.
Bu, bir son değil; yeni bir başlangıcın eşiğidir.
İzmir FİKİR Buluşmaları’nda kentsel gıda politikaları ve gıda egemenliği tartışıldı
Barış sürecinde üçüncü göz ihtiyacı: Sivil toplum neden belirleyici?
Mahallede çözüm, kentte katılım: Bornova’da Kent Konseyi “kentin avlusuna” nasıl dönüştü?

