Seferihisar Gıda Topluluğu’nun iki haftada bir Seferi Keçi Kültürevi’nde gerçekleşen buluşmaları, küçük üreticilerle kentte temiz gıdaya ulaşmak isteyenleri yalnızca alışverişte değil, üretimin sorumluluğunda da buluşturuyor.
Seferihisar’da yaklaşık altı ay önce kurulan Seferihisar Gıda Topluluğu, iki haftada bir Seferi Keçi Kültürevi’nde üreticilerle “türeticileri” bir araya getiriyor. FİKİR’in katıldığı buluşmada üreticiler Pınar Kangal, Ümran Eklidağ, Şükriye Sütlügül, Seferi Keçi Kültürevi’nden Baha Okar ve topluluk üyesi Dilek Karadağ Selçuk; zehirsiz üretimden yerel gıda ağlarına, küçük üreticinin ayakta kalma mücadelesinden yerel yönetimlerin üstlenebileceği role kadar birçok başlıkta konuştu.
Seferi Keçi Kültürevi’nin önünde kurulan masalarda mevsim sebzeleri, otlar, kuzu kulağı, marullar ve küçük üreticilerin getirdiği ürünler yer alıyordu. İçeride kitap rafları, çay bardakları ve Seferihisar Gıda Topluluğu’nun “Adil, temiz, doğa dostu, dayanışmacı gıda ağı” vurgusu yapan afişi vardı. Burası klasik bir pazar yerinden çok, üreticinin emeğinin, tüketicinin sorumluluğunun ve gıdanın toplumsal anlamının birlikte konuşulduğu küçük bir kamusal alan gibiydi.

Gıda topluluğu nasıl çalışıyor?
Organik sertifikalı üretim yapan Pınar Kangal, gıda topluluklarının bugün temiz gıdaya erişim açısından giderek daha önemli hale geldiğini söylüyor. Ona göre gıda topluluğu, yerelde zehir kullanmadan üretim yapan üreticiyle bu ürünlere ulaşmak isteyen insanları buluşturan gönüllü bir ağ.
Bu ağda ilişki market rafı üzerinden değil, doğrudan temas üzerinden kuruluyor. Siparişler WhatsApp grubu aracılığıyla toplanıyor. Üreticiler, talep edilen ürünleri dağıtım günü buluşma alanına getiriyor. Ürününü alan kişi yalnızca bir alışveriş yapmış olmuyor; o ürünün nasıl üretildiğini, hangi koşullarda hazırlandığını, üreticinin hangi maliyetlerle ve emekle karşı karşıya olduğunu da görme imkânı buluyor.
Topluluğun en önemli ilkelerinden biri, kargo ya da aracı sistemi yerine mümkün olduğunca yerel üreticinin doğrudan desteklenmesi. Kangal, “yerelde kal” anlayışını özellikle vurguluyor. Seferihisar’da üretici varsa, ürünün başka bir yerden gelmesi yerine o üreticinin desteklenmesini; başka ilçelerde de benzer toplulukların kurulmasını önemsiyor. Böylece her bölgenin kendi üreticisiyle kendi sofrası arasında daha kısa, daha güvenilir ve daha dayanışmacı bir bağ kurulabileceğini düşünüyor.
Tüketici değil, türetici
Gıda topluluğunun sözlüğünde “tüketici” yerine “türetici” kelimesi kullanılıyor. Bu tercih yalnızca dilsel bir oyun değil; ilişkinin niteliğine dair politik ve etik bir vurgu taşıyor.
Pınar Kangal’a göre türetici, yalnızca ürün satın alan kişi değil. Üreticinin sorunlarıyla ilgilenen, gerektiğinde hasada katılan, üretimin devam etmesi için sorumluluk alan, elini taşın altına koyan kişi. Bu nedenle topluluk, pasif bir tüketim ilişkisi yerine üretimin yükünü, bilgisini ve sorumluluğunu paylaşan daha yatay bir ilişki kurmaya çalışıyor.
Bu modelde siparişini veren kişi, son anda “vazgeçtim” diyerek üreticiyi zarara uğratmıyor. Özellikle ekmek, yumurta, tavuk, sebze ve taze ürünlerde üretici siparişe göre hazırlık yaptığı için, türeticinin de bu emeği gözetmesi bekleniyor. Böylece gıda, yalnızca fiyatı olan bir meta değil; emek, zaman ve güven ilişkisiyle birlikte düşünülüyor.

“Pasif tüketici olmaktan çıkmak”
Seferi Keçi Kültürevi’nden Baha Okar da gıda topluluğunun Seferihisar’da gerçek bir ihtiyaca karşılık geldiğini söylüyor. Okar’a göre bu buluşmalar, zehirsiz ve doğa dostu üretim yapan üreticilerle sofrasında böyle ürünler görmek isteyen insanları bir araya getiriyor.
Okar, topluluğun yalnızca küçük bir grubun kendi ihtiyacını karşılayan kapalı bir yapı olarak kalmasını istemediklerini belirtiyor. Seferi Keçi Kültürevi’nin, yeniden aylık basılı yayına başlayan Seferi Keçi dergisinin ve internet yayınlarının bu nedenle önemli olduğunu; gıda topluluğu fikrinin daha fazla insana ulaşması gerektiğini söylüyor.
Seferi Keçi dergisi, Seferihisar merkezli bir yayın ve yerel kamusal alan girişimi olarak kent hakkı, ekoloji, kooperatifçilik, zehirsiz üretim, kültür, sanat, hafıza ve gündelik yaşam başlıklarında içerikler yayımlıyor. Uzun bir aranın ardından Mayıs 2026’da yeniden basılı yayına başlayan dergi, dönüşünü “Bıraktığımız yerden değil, biriktirdiğimiz yerden” sözleriyle duyurdu. Bu nedenle Seferi Keçi Kültürevi, yalnızca buluşmaya mekân sağlayan bir yer değil; Seferihisar’da yerel üretim, dayanışma ve kamusal sözün birbirine değdiği bir eşik işlevi de görüyor.
Bu ağın güçlü tarafı, hiyerarşik bir yapı olmaması. Kurulması zor değil, pahalı bir organizasyon gerektirmiyor, gönüllü emeğe dayanıyor. Ancak tam da bu nedenle desteğe, görünürlüğe ve sürekliliğe ihtiyaç duyuyor.

“Bir domatesin de bir ömrü var”
Seferihisar Gıda Topluluğu’nun en canlı tarafı, modelin teorisini anlatan cümlelerden çok, masaların başında duran üreticilerin gündelik deneyiminde görünür hale geliyor. Ümran Eklidağ ve Şükriye Sütlügül için zehirsiz üretim, dışarıdan bakıldığında küçük bir sebze tezgâhı gibi görünebilir; ancak onların anlattığı hikâye, toprağın ritmiyle, çocuklara bırakılacak tohumla ve üreticinin kendi emeğine sahip çıkma ısrarıyla örülüyor.
Ümran Eklidağ, yaklaşık beş yıldır zehirsiz üretim yapmaya çalıştığını söylüyor. Kendi ifadesiyle yalnızca üretmekle yetinmiyor; insanları bu konuda uyarmaya ve teşvik etmeye de çalışıyor. Çünkü ona göre mesele yalnızca bugünün sofrası değil, çocuklara kalacak tohumlar, toprak ve üretim bilgisi. “Zehirsiz gıda yapmamız lazım” derken, bunu kişisel bir tercih olarak değil, geleceğe karşı sorumluluk olarak kuruyor.
Eklidağ’ın en güçlü vurgularından biri, ürünün doğal süresine saygı göstermek. “Bir domatesin üç aylık ömrü vardır” diyerek endüstriyel tarımın hız baskısına itiraz ediyor. Ona göre seralarda kısa sürede büyütülen, defalarca kimyasal girdiye maruz kalan ürünler yalnızca sofrayı değil, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi de bozuyor. Zehirsiz üretimde ürünler bazen daha küçük, biçimsiz ya da alışılmış market görüntüsünden uzak olabiliyor; fakat Eklidağ tam da bu noktada eski üretim bilgisini hatırlatıyor: Anneannelerin yaptığı gibi, ürünün zamanına, toprağın sınırına ve doğanın ritmine uyarak üretmek.
Masadaki kuzu kulağı, marul ve otlar bu sözlerin somut karşılığı gibiydi. Eklidağ için mesele çok miktarda ve hızlı üretmek değil; “bir yerden başlamak.” Kendi tohumunu koruyamayan, dışarıdan gelen tohuma ve kimyasal girdiye bağımlı hale gelen üretim düzenine karşı gıda topluluklarının çoğalmasının önemli olduğunu düşünüyor. Bu nedenle Seferihisar’daki buluşmayı yalnızca satış yaptığı bir gün olarak değil, zehirsiz üretimi anlatabildiği, insanlarla doğrudan temas kurabildiği bir imkân olarak görüyor.

Çocuğu için başladı, başkalarıyla paylaşmaya dönüştü
Şükriye Sütlügül’ün hikâyesi ise zehirsiz üretimin çoğu zaman evin içinden, mutfaktan ve çocukların sofrasından başladığını gösteriyor. Sütlügül, üretime kızına zehirsiz gıda yedirebilmek için başladığını anlatıyor. Önce kendi çocuğu için ektiğini, sonra bunu başkalarıyla da paylaşmak istediğini söylüyor.
Bu başlangıç küçük görünebilir; fakat Seferihisar Gıda Topluluğu’nun ruhunu da tam olarak burada anlamak mümkün. Bir annenin çocuğu için ektiği sebze, zamanla komşularla, toplulukla ve kentte temiz gıdaya ulaşmak isteyen insanlarla paylaşılan bir emeğe dönüşüyor. Sütlügül’ün “neden başkalarıyla paylaşmayayım” duygusu, gıda topluluğunun soyut dayanışma fikrini gündelik hayatın içine indiriyor.
Sütlügül, ilaçsız sebzenin değerinin daha fazla bilinmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü bu üretim, seradan ya da büyük ölçekli üretim ağlarından gelen ürünler gibi kolay, hızlı ve bol değil. Daha zahmetli, daha kırılgan ve üreticinin doğrudan emeğine daha bağımlı. Buna rağmen insanların ilgisinden memnun olduğunu belirtiyor. Onun için Seferihisar Gıda Topluluğu, emeğinin karşılık bulduğu ve zehirsiz üretimin kıymetinin anlatılabildiği bir yer.
Ümran Eklidağ ile Şükriye Sütlügül’ün anlatıları, gıda topluluğunun asıl öznesinin kim olduğunu da hatırlatıyor: Bu model, yalnızca temiz gıdaya ulaşmak isteyen kentlilerin değil, küçük ölçekte üretmeye devam eden, tohumu, toprağı, çocuğunun sofrasını ve komşusuyla paylaşma duygusunu birlikte düşünen üreticilerin omuzlarında yükseliyor.
“Biraz daha pahalı ama bunun çoğalması gerekiyor”
Topluluk üyesi Dilek Karadağ Selçuk, gıda topluluğuna yalnızca sağlıklı ürüne erişmek için değil, küçük üreticiyi desteklemek için de dahil olduğunu söylüyor. Sağlık sorunları nedeniyle daha güvenilir gıdaya ulaşma arayışında olduklarını anlatan Selçuk, üreticinin emeğiyle kendi sofrası arasında doğrudan bir ilişki kurmanın önemini vurguluyor.
Selçuk, bazı ürünlerin daha pahalı olabildiğini ama bunu göze aldığını söylüyor. Çünkü ona göre bu üretim biçiminin çoğalması gerekiyor. Küçük üreticinin sürdürülebilir biçimde üretmeye devam edebilmesi için, kentte yaşayanların da sorumluluk alması şart.
Burada dayanışma tek yönlü değil. Türetici üreticiyi destekliyor; üreticinin emeği de türeticinin sofrasını, sağlığını ve gündelik hayatını destekliyor.
Yerel yönetimler ne yapabilir?
Seferihisar Gıda Topluluğu’nun en belirgin taleplerinden biri, yerel yönetimlerin bu tür yapıları yalnız bırakmaması. Üreticilerin köylerden dağıtım alanına ulaşması her zaman kolay olmuyor. Mekân ihtiyacı, lojistik destek, duyuru ve tanıtım imkânları, üretici eğitimleri ve zehirsiz üretimin denetlenmesi gibi başlıklar, yerel yönetimlerin katkı sunabileceği alanlar arasında görülüyor.
Baha Okar, belediyelerin yalnızca yer tahsis eden kurumlar olarak değil, yerel gıda politikasının kurucu aktörleri olarak düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Ona göre gıda toplulukları, üreticiyle kentliyi bir araya getirdiği için yerel gıda stratejisinin “olmazsa olmaz” öznelerinden biri olmalı.
Pınar Kangal da belediyelerin farkındalık çalışmalarında, üretici eğitimlerinde ve dağıtım alanı sağlanmasında önemli rol oynayabileceğini belirtiyor. Özellikle ziraat mühendisleri, yerel tarım birimleri ve kamusal iletişim imkânları, zehirsiz üretimin yaygınlaşması için kullanılabilir.
Sofrada başlayan kamusal mesele
Seferihisar’daki buluşma, gıda krizinin yalnızca fiyatlardan ibaret olmadığını gösteriyor. Mesele aynı zamanda üreticinin üretimde kalıp kalamayacağı, toprağın nasıl işlendiği, tohumun nasıl korunduğu, kentin kendi çevresindeki üreticiyle nasıl ilişki kurduğu ve insanların birbirine yeniden güvenip güvenemeyeceğiyle ilgili.
Gıda toplulukları bu sorulara büyük ve hazır cevaplar vermiyor. Fakat küçük bir yerden başlıyor: Üreticinin adını bilmek, ürünün nereden geldiğini öğrenmek, siparişi sorumlulukla vermek, emeği gözetmek, yerelde kalmaya çalışmak ve sofrayı yalnızca tüketim alanı olarak değil, ortak yaşamın parçası olarak düşünmek.
Seferihisar’da iki haftada bir kurulan bu küçük buluşma, bu yüzden yalnızca sebze, ot, ekmek ya da kavanozların el değiştirdiği bir dağıtım günü değil. Aynı zamanda zehirsiz gıdanın, küçük üreticinin ve dayanışmacı yaşamın mümkün olup olmadığını birlikte deneme alanı.
Belki de en sade haliyle mesele şu: İnsanlar yalnızca ne yiyeceklerini değil, nasıl bir ilişki içinde yaşayacaklarını da yeniden seçmeye çalışıyor.
İzmir FİKİR Buluşmaları’nda kentsel gıda politikaları ve gıda egemenliği tartışıldı
Bu haber sofranın arkasındaki ilişkiye bakıyor
Seferihisar Gıda Topluluğu’nun buluşmaları, temiz gıdaya erişimin yalnızca bireysel sağlık tercihi olmadığını gösteriyor. Küçük üreticinin ayakta kalması, yerel üretimin sürmesi, zehirsiz tarımın yaygınlaşması ve kentte yaşayanların üretim süreçlerine daha sorumlu biçimde dahil olması aynı hattın parçaları.
Küçük masalardan çıkan büyük soru
Bugün gıda meselesi yalnızca “ne kadar pahalı?” sorusuyla tartışılamaz. Ürünün nereden geldiği, kim tarafından üretildiği, üreticinin gelecek yıl aynı üretimi sürdürebilip sürdüremeyeceği ve yerel yönetimlerin bu ilişkiyi nasıl güçlendireceği de aynı ölçüde önemli. Seferihisar’daki buluşma, bu soruları gündelik hayatın içinden, küçük ama gerçek bir deneyimle görünür kılıyor.
Kemalpaşa’dan dünyaya: Kuzey yarım kürenin ilk kirazında sezon nasıl başladı?
Adil geçişin sofrası: Alejandro Colás ile kentler, emek ve gıda egemenliği üzerine


