₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Jacobin’den ana muhalefete sınıf ve strateji eleştirisi: CHP yenilgiyi erdem mi sanıyor? 

Ankara’da 21 Mayıs 2026’da verilen mahkeme kararıyla CHP’nin 2023 kurultayının iptal edilmesi, Özgür Özel ve yönetiminin görevden uzaklaştırılması ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçici olarak yeniden göreve dönmesinin ardından, ana muhalefetin yaşadığı kriz yalnızca hukuk ve liderlik tartışmasıyla sınırlı kalmadı. Karar, Türkiye’de muhalefetin nasıl örgütleneceği, hangi toplumsal kesimleri temsil edeceği ve iktidar karşısında hangi stratejiyle hareket edeceği sorularını da yeniden gündeme taşıdı.

Jacobin’de yayımlanan Oğul Tuna imzalı “Turkey’s Opposition Party Is Mistaking Defeat for Virtue” başlıklı analiz, CHP’deki son krizi bu daha geniş çerçevede ele alıyor. Tuna’ya göre mesele yalnızca mahkeme kararı, parti içi hizipler ya da liderlik değişimi değil; CHP’nin yaklaşık çeyrek yüzyıllık AKP iktidarı karşısında hâlâ kendi programını, toplumsal tabanını ve iktidar stratejisini açık biçimde tarif edememesi.

Liderlik krizinin ötesinde bir soru

Analizde, mahkeme kararının muhalefeti yargı ve kurumlar üzerinden disipline etmeye dönük daha geniş bir siyasi baskı dalgasının parçası olduğu vurgulanıyor. Ancak Tuna, bu baskının CHP içindeki yapısal sorunu görünmez kılmaması gerektiğini savunuyor. Yazıya göre asıl soru şu: CHP, devletin mi toplumun mu; düzenin mi değişimin mi; soyut bir “halk” söyleminin mi yoksa belirli toplumsal sınıfların mı partisi?

Bu soru, Tuna’ya göre yeni değil. CHP’nin çok partili hayata geçişten bu yana taşıdığı kurucu belirsizlik, özellikle 1960’lar ve 1970’lerde “ortanın solu” arayışıyla belirginleşti. Yazar, bu noktada Hikmet Kıvılcımlı’nın 1970’te yaptığı eleştiriyi hatırlatıyor: “Zavallı CHP ne olduğunu bilemedi.” Kıvılcımlı açısından sorun, CHP’nin yalnızca söylemsel bir kararsızlığı değil, hangi sınıfsal güçleri temsil ettiğini açıkça tarif edememesiydi.

Tuna’nın okumasında bu belirsizlik bugün de başka biçimlerde sürüyor. CHP sosyal demokrasi diliyle konuşabiliyor; işçilere, emeklilere, öğrencilere, kent yoksullarına ve güvencesizlere seslenebiliyor. Ancak analiz, partinin bu kesimleri kalıcı bir sınıfsal ve siyasal blok olarak örgütlemekte yetersiz kaldığını savunuyor.

“Saygın yenilgi” siyaseti

Yazının en sert bölümlerinden biri, CHP çevresindeki seküler-profesyonel kültüre yöneltilen eleştiri. Tuna, Catherine Liu’nun liberal siyaset ve profesyonel-yönetici sınıf eleştirisinden hareketle, muhalefetin kimi zaman zaferden çok “yenilgide ahlaki üstünlük” duygusuna tutunduğunu ileri sürüyor.

Bu yaklaşıma göre, CHP çevresindeki belirli toplumsal kesimler kendilerini iktidar blokundan daha eğitimli, daha Batılı, daha medeni, daha liyakat sahibi ve daha demokratik görme eğiliminde. Yazar, bu değerlerin kendi başına önemsiz olmadığını; ancak örgütlenmenin, sınıf siyasetinin ve iktidarla yüzleşme iradesinin yerine geçtiğinde yenilgiyi sürdüren bir siyasal stile dönüştüğünü belirtiyor.

Analiz, bu nedenle “haklıydık, medeni kaldık, hukuka saygı gösterdik, onlar gibi olmadık” anlatısının tek başına yeterli olmadığını savunuyor. Tuna’ya göre bir parti ahlaken haklı olabilir, hukuken doğru yerde durabilir; buna rağmen stratejik olarak boşlukta kalabilir. Asıl mesele, toplumdaki öfkeyi, yoksullaşmayı ve güvencesizliği kalıcı bir siyasal örgütlenmeye dönüştürüp dönüştüremediğidir.

Meydan ile örgüt arasında

Yazıda 2023 seçimleri sonrasındaki tartışmalara ve Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından gelişen muhalefet mobilizasyonuna da değiniliyor. Tuna’ya göre Kılıçdaroğlu’nun adaylığına yönelik stratejik eleştirilerin çoğu zaman “sadakatsizlik” gibi ahlaki bir çerçeveyle karşılanması, CHP’de strateji tartışmasının zayıflığını gösterdi.

Özgür Özel döneminde düzenlenen büyük mitingler ve iktidara yakın sermaye çevrelerine ekonomik baskı çağrıları ise analizde önemli ama süreksiz hamleler olarak görülüyor. Yazara göre bu çıkışlar, hukuki baskıyı ücretler, kiralar, genç işsizliği, güvencesizlik ve işyeri gücüyle bağlayan sürekli bir kampanyaya dönüşmedi. Parti insanları meydanlara çağırdı; fakat bu meydanları kalıcı bir siyasal kuvvete dönüştürecek örgütlenme hattını kuramadı.

Bu eleştiri, CHP’nin yalnızca “daha iyi lider” arayışıyla çözülemeyecek bir meseleyle karşı karşıya olduğunu ima ediyor. Tuna’ya göre Özel ile Kılıçdaroğlu çizgileri arasında dış politika, ekonomi stratejisi ve devletle ilişki bakımından belirgin bir kopuş yoksa, sorun yalnızca kimin genel başkan olduğu değildir. Daha derindeki soru, lider değişiminin yön değişikliği anlamına gelip gelmediğidir.

Devleti hakem sanmak

Analizin merkezindeki kavramlardan biri de devletin tarafsızlığı meselesi. Tuna, Kıvılcımlı’nın “tarafsız devlet” eleştirisini hatırlatarak, devletin toplumsal çatışmaların üzerinde duran nötr bir hakem gibi görülemeyeceğini savunuyor. Bu bakışa göre, özellikle yargı ve kurumlar siyasal iktidarın basıncı altında hareket ediyorsa, yalnızca “düzen sınırları içinde kalmak” ihtiyatlı bir strateji olmaktan çıkar; muhalefetin kendi kendini silahsızlandırmasına dönüşür.

Bu noktada analiz, Kıvılcımlı’nın “İntihar taktik değildir” uyarısını bugüne taşıyor. Tuna’ya göre CHP’nin en güçlü reflekslerinden biri, devletin ve hukuk düzeninin eninde sonunda makul davranacağı beklentisine yaslanmak. Oysa yazar, bugünkü krizin tam da bu varsayımı sorgulamayı gerektirdiğini belirtiyor.

CHP için asıl sınav

Tuna’nın yazısında CHP’nin önündeki soru, Kılıçdaroğlu mu, Özel mi, İmamoğlu mu tartışmasına indirgenmiyor. Yazıya göre asıl mesele, partinin kendi varlık nedenini, programını ve temsil ettiği toplumsal güçleri açıklıkla tarif edip edemeyeceği.

Analiz, CHP’nin işçiler, öğrenciler, emekliler, yoksullar, güvencesizler ve seküler orta sınıflar arasında somut bir tarihsel blok kurmadan iktidar karşısında kalıcı bir siyasal güç yaratamayacağını savunuyor. Bu, yalnızca seçim dönemlerinde miting düzenlemekten ya da hukuki itirazlarla yetinmekten daha fazlasını gerektiriyor: Mahallede, işyerinde, okulda, pazarda, kirada, emeklilikte, gençlerin gelecek kaygısında karşılığı olan bir örgütlenme kapasitesi.

Yazının vardığı sonuç sert: CHP’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir lider, yeni bir kongre ya da yeni bir slogan değil; kendi sınıfsal belirsizliğiyle, saygın ılımlılığa duyduğu güvenle ve hukuku stratejinin yerine koyma alışkanlığıyla yüzleşmek. Tuna’ya göre yenilgiyi demokratik erdem gibi görmek, muhalefeti ahlaken rahatlatabilir; fakat toplumu örgütlemeyen bir siyaset, sonunda kendi güçsüzlüğünü yeniden üretir.

Yenilgiden çıkışın asıl zemini

Bu tartışmanın önemi, yalnızca CHP’nin iç kriziyle sınırlı değil. Türkiye’de muhalefetin geleceği, bir partinin mahkeme kararlarına nasıl yanıt verdiği kadar, gündelik hayatın ağırlaşan yükünü nasıl siyasal bir hatta dönüştürebildiğiyle de ilgili. Yoksullaşmanın, kira krizinin, güvencesiz çalışmanın, gençlerin gelecek kaybının ve emeklilerin geçim sıkıntısının ortak bir demokratik programa bağlanıp bağlanamayacağı, muhalefetin gerçek sınavı olarak duruyor.

Jacobin’deki analiz, bu nedenle CHP’ye yalnızca dışarıdan yöneltilmiş bir eleştiri değil; Türkiye’de ana muhalefetin kendi yenilgi kültürünü, devletle ilişkisini ve toplumsal örgütlenme kapasitesini yeniden düşünmesi için açılmış sert bir tartışma alanı olarak okunabilir.

Öfke parlayabilir; siyaset yön kurar: Mutlak butlan tartışması neyi açığa çıkardı?

Bu haber neyi tartışmaya açıyor?

CHP’deki son yargı krizi yalnızca kimin genel başkan olacağı sorusuna sıkıştırılamaz. Jacobin’deki analiz, ana muhalefetin asıl eşiğinin program, sınıf siyaseti ve toplumsal örgütlenme kapasitesi olduğunu öne çıkarıyor.

Neden önemli?

Türkiye’de muhalefetin geleceği, yalnızca seçim takvimiyle ya da liderlik hesaplarıyla belirlenmeyecek. Gündelik hayatın ağırlaşan yüküyle hukuk, demokrasi ve temsil krizini aynı siyasal hatta bağlayabilen bir muhalefet kapasitesi, önümüzdeki dönemin belirleyici başlıklarından biri olacak.

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →