₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda ilk gün: Geçmişin muhasebesinden demokratik ortak geleceğe

İstanbul’da düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın ilk gününde Cumhuriyet’in kurucu hikâyesi, dışarıda bırakılanlar, milliyetçilik, hafıza, Kürt meselesi, feminist mücadele, mültecilik, inanç, yerel demokrasi ve ortak gelecek başlıkları tartışıldı. Konuşmacılar, demokratik dönüşümün yalnızca kurumsal değil; tarihsel yüzleşme, eşit yurttaşlık, barış ve toplumsal onarım süreci olarak ele alınması gerektiğini vurguladı.

İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nın ilk günü, 13 Haziran’da İstanbul Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. “İkinci Yüzyılda Ortak Gelecek” çağrısıyla düzenlenen konferansın ilk gününde, Türkiye’nin ikinci yüzyılında demokrasi, barış, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşam arayışları farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin katkısıyla tartışıldı.

İlk gün programında açılış konuşmalarının ardından dört oturum yapıldı. Cumhuriyet’in kurucu hikâyesi, milliyetçilik ve toplumsal hafıza, Kürt meselesinin yeni yüzyılı ve “Kimin cumhuriyeti, nasıl bir gelecek?” sorusu etrafında yürütülen tartışmalarda, demokratik cumhuriyet fikrinin geçmişle yüzleşme, çoğulculuk, toplumsal barış, kadın özgürlüğü, sınıfsal adalet, yerel demokrasi ve eşit yurttaşlık başlıklarıyla birlikte ele alınması gerektiği öne çıktı.

Siyasi mesajlarda ortak gelecek vurgusu

İlk gün programında CHP Genel Başkanı Özgür Özel, DEM Parti Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları Oruç, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun mesajları da paylaşıldı. Mesajlarda demokrasi, hukuk devleti, toplumsal barış, Kürt meselesinin demokratik çözümü, eşit yurttaşlık ve ortak gelecek vurguları yer aldı.

Açılış konuşmalarında demokrasi ve barışın ortak zemini

Açılış konuşmasını yapan Rıza Türmen, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinde demokrasiden en fazla uzaklaştığı dönemlerden birinden geçtiğini belirterek konferansın yeni bir demokrasi hareketi için zemin oluşturabileceğini söyledi. Türmen, Kürt meselesi ile demokrasi mücadelesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Demokratik cumhuriyetin inşasında Kürtlerin yeni kurucu iradenin parçası olması gerektiğini belirten Türmen, konferansın bir son değil, “umut kapısı” açan bir adım olarak görülmesi gerektiğini ifade etti.

Gültan Kışanak, konferansın Cem Karaca Kültür Merkezi’nde yapılmasının taşıdığı politik hafızaya dikkat çekti. Cem Karaca’nın 12 Eylül sonrasında vatandaşlıktan çıkarılmasını hatırlatan Kışanak, Cumhuriyet tarihi boyunca farklı toplumsal kesimlerin dışlanma, yurtsuzlaştırılma ve iradesizleştirilme deneyimleri yaşadığını söyledi. Kışanak, demokratik dönüşümün yalnızca geçmişi konuşmak değil, ortak geleceği kurma sorumluluğu almak anlamına geldiğini belirtti.

Kışanak: “Barış ve demokrasi birbirine içkindir”

Kışanak, demokratik dönüşümün artık “ekmek ve su kadar yaşamsal” hale geldiğini vurguladı. Barış ve demokrasinin birbirinden ayrı süreçler olmadığını belirten Kışanak, temel hak ve özgürlükler, eşit yurttaşlık, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, yerel demokrasi ve barışçıl çözümün demokratik dönüşümün yapı taşları olduğunu söyledi.

Konferansa çevrim içi mesajla katılan Burhan Sönmez ise “kendini bil” fikrinden hareketle Kürtlerin tarihsel kimlik bilinci, barış ve demokratikleşme arasındaki ilişkiyi anlattı. Sönmez, barışın tek başına yeterli olmadığını; Kürt meselesinin çözümü ve ülkenin demokratikleşmesiyle birlikte düşünülmesi gerektiğini ifade etti. Kürtçedeki “danûstandin” kavramı üzerinden müzakere, güven ve karşılıklılık ilişkisini tartışan Sönmez, “pencere” metaforuyla barışın kalın çizgilerle çevrelenmiş bir çerçevenin ortasında açılan yeni bir yol olduğunu söyledi.

Kurucu hikâye yeniden tartışıldı

İlk oturum, Levent Köker moderasyonunda “Cumhuriyetin Kurucu Hikâyesi, İmkânlar ve Dışarıda Bırakılanlar” başlığıyla yapıldı. Köker, Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin tartışmanın bugünün siyasal ikliminde çoğu zaman ertelendiğini belirtti. Ana muhalefetin baskı altında olduğu bir dönemde kuruculuk eleştirisinin kolaylıkla yanlış siyasal bağlamlara çekilebildiğini ifade eden Köker, buna rağmen demokratik dönüşüm için kuruculuk meselesinin açık biçimde ele alınması gerektiğini söyledi.

Köker, Cumhuriyet’in kuruluşundaki temel çelişkilerden birinin, Milli Mücadele sürecinin dönemin koşullarına göre meclisler, kongreler ve hukuki meşruiyet üzerinden yürütülmesine rağmen, Cumhuriyet’in ilanından sonra halkın demokrasiye hazır olmadığı iddiasıyla tek parti yönetiminin kurulması olduğunu belirtti. Köker’e göre bir diğer çelişki, milli egemenlik kavramının Türk milletiyle özdeşleştirilmesiyle Türk olmayan halkların, gayrimüslimlerin ve sınıf çatışmasının inkâr edilmesiydi.

Aydın: 1921 Anayasası’nın çoğulcu imkânları tasfiye edildi

Erdoğan Aydın, Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin yaygın anlatının radikal biçimde sorgulanması gerektiğini söyledi. Aydın’a göre Milli Mücadele süreci, bu toprakların deneyimlediği en ileri demokratik imkânlardan birini taşıyordu. Birinci Meclis’in Türkler, Kürtler, Çerkesler, Lazlar, Sünniler, Aleviler, sermaye ve emek temsilcileriyle sonraki meclislere göre daha çoğulcu olduğunu belirten Aydın, bu meclisin kritik kararları sert tartışmalarla aldığını vurguladı.

Aydın, 1921 Anayasası’nı Türkiye tarihinin en demokratik anayasası olarak nitelendirdi. Bu anayasanın egemenliği millete verdiğini, ancak buradaki millet kavramının Türklükle sınırlı olmadığını; “anasır-ı İslam” çerçevesinde Kürtleri ve Türkleri hiyerarşi kurmadan ortak sahipler olarak tanımladığını söyledi. Bununla birlikte Aydın, bu ortaklığın gayrimüslim halkların tasfiyesi üzerine kurulduğunu da özellikle vurguladı.

Tekçi anayasal düzenin kuruluşu

Aydın’a göre 1923-1925 arasında yaşanan süreç, elde edilmiş demokratik imkânların tasfiyesi anlamına geliyordu. Birinci Meclis’in çoğulculuğunun tasfiye edildiğini, 1921 Anayasası’nın yerini merkeziyetçi ve Türkleştirici bir anayasal anlayışa bıraktığını belirten Aydın, Takrir-i Sükûn’la birlikte ikinci bir partiye, ikinci bir fikre ve muhalif basına yer bırakmayan otokratik bir düzenin inşa edildiğini söyledi. Aydın, bugün ihtiyaç duyulanın 1921 Anayasası’nın ruhunu, çoğulculuk ve yerel demokrasi imkânlarıyla birlikte yeniden düşünmek olduğunu ifade etti.

Osmanağaoğlu: Kadın hakları devlet lütfu değil, mücadele kazanımıdır

Hülya Osmanağaoğlu, Cumhuriyet tartışmasını feminist mücadele tarihi üzerinden ele aldı. Konuşmasına 12. Yargı Paketi’ne karşı kadın ve LGBTİ+ hareketinin eylemlerini hatırlatarak başlayan Osmanağaoğlu, iktidarın yeni rejim inşasında kadın hareketinin, feminist hareketin ve LGBTİ+ hareketinin kazanımlarını hedef aldığını söyledi. Kürtaj hakkı, boşanma hakkı ve nafaka tartışmalarını bu gasp sürecinin örnekleri olarak değerlendirdi.

Osmanağaoğlu, kadın haklarının devlet tarafından verilmiş haklar olarak değil, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan feminist mücadelelerin kazanımları olarak görülmesi gerektiğini vurguladı. 1908 sonrası kadın yayınlarına, Kadınlar Dünyası’na, Müslüman, Kürt, Ermeni ve Çerkes kadınların örgütlenme deneyimlerine değinen Osmanağaoğlu, Cumhuriyet’le birlikte çok kimlikli kadın mücadelesinin “Türk kadını” başlığına daraltıldığını söyledi.

Feminist hareket kurucu siyasal bileşen olarak ele alınmalı

Osmanağaoğlu, demokratik cumhuriyet tartışmasında feminist hareketin yalnızca “kadınlar da temsil edilsin” düzeyinde değil, siyasal bir bileşen olarak tanınması gerektiğini belirtti. Türkiye koşullarında demokratik cumhuriyetin karşılığının feminist hareket, kadın hareketi ve Kürt kadın hareketiyle birlikte kurulabileceğini ifade eden Osmanağaoğlu, feminist mücadelenin eşit yurttaşlık, eşit işe eşit ücret, boşanma hakkı ve kadınların kamusal-siyasal varlığı açısından kurucu önem taşıdığını söyledi.

Dinç: Kürt-Türk sözleşmesi 1923’te kırıldı

Namık Kemal Dinç, “Yüzyıllık Çıkmaz: İhya ile İmha Arasında Kürtler” başlıklı konuşmasında 1919-1923 arasını bugünkü süreçle karşılaştırmalı olarak ele aldı. Dinç, 1919’da Kürtler açısından ihya imkânı taşıyan sürecin nasıl imhaya dönüştüğünü tartıştı. Wilson prensipleri ve ulusların kendi kaderini tayin hakkının Kürtler açısından bir beklenti zemini yarattığını belirten Dinç, Müslümanlık çerçevesinde kurulan mutabakatın Misak-ı Millî içinde bir Kürt-Türk sözleşmesine dönüştüğünü söyledi.

Dinç’e göre bu sözleşmenin bozulmasında hem içeride İttihatçı Türkçülüğün güçlenmesi hem de dışarıda uluslararası dengelerin değişmesi rol oynadı. 1921’den itibaren Kürtlere yaklaşımda değişim başladığını belirten Dinç, 15 Nisan 1923’te Birinci Meclis’in kapatılmasını hem Kürt-Türk ittifakının sonu hem de Kürt meselesinin ortaya çıkışı açısından kritik bir eşik olarak değerlendirdi. Dinç, Kürt meselesinin Cumhuriyet’in ilanından sonra değil, bu kırılma süreciyle birlikte görünür hale geldiğini ifade etti.

“Yeniden kaybetmemek için birliktelik zorunlu”

Dinç, yüz yıl önce Kürtlerin örgütsüz, önderliksiz ve dağınık bir durumda olduğunu; din ve aşiret bağlarının kimlik yapısında belirleyici olduğunu söyledi. Bugün ise Kürtlerin yüz yıl önceki Kürtler olmadığını; kimlik ve hak talepleriyle dünya kamuoyuna mal olmuş, örgütlülüğü ve siyasal temsiliyeti güçlenmiş bir halk gerçekliği olarak ortaya çıktığını belirtti.

Buna rağmen Kürtlerin hâlâ “terör parantezinden” tam olarak çıkarılmadığını vurgulayan Dinç, Türkiye’de demokrasi isteyen kesimlerin Kürt meselesindeki ikircikli tutumlarını terk etmeleri gerektiğini söyledi. Dinç, yüz yıl önce Kürtlerle birlikte bütün Türkiye toplumunun kaybettiğini, yeniden kaybetmemek için demokrasi talebinde bulunan en geniş kesimlerin birlikteliğinin zorunlu olduğunu ifade etti.

Estukyan: Geleceği konuşmak için kuruluşun yanlışlarına dönmek gerekir

Pakrat Estukyan, “Geleceğin İnşasında Geçmişin Düşündürdükleri” başlıklı konuşmasında demokratik cumhuriyet arayışını geçmişle yüzleşme zorunluluğu üzerinden ele aldı. Estukyan, demokratik bir ülkede yaşama arzusunun dilekçeyle değil, mücadeleyle mümkün olacağını söyledi. Erdoğan Aydın’ın “yanlış iliklenen düğme” metaforuna atıf yapan Estukyan, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına dair demokratik bir gelecek tahayyül edilecekse, kuruluş sürecindeki yanlışlara dönmek gerektiğini vurguladı.

Estukyan’a göre en büyük yanlışlardan biri ulus devlet fikrinin bu coğrafyanın çoğul gerçekliği karşısında ilke haline getirilmesiydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir imparatorluk bakiyesi olduğunu hatırlatan Estukyan, Cumhuriyet’in kuruluş anlatısındaki “anti-emperyalist mücadele” iddiasını eleştirdi ve Osmanlı mirasıyla kurulan ilişkinin çelişkilerine dikkat çekti. “Kurtuluş Savaşı” anlatısının gayrimüslim yurttaşların tasfiyesiyle birlikte düşünülmesi gerektiğini belirten Estukyan, Cumhuriyet’in demografik dönüşümünün bu açıdan okunması gerektiğini söyledi.

Süryani-Asuri toplumuna karşı sorumluluk

Estukyan, demokratik gelecek arayışının bugün Kürt siyasal hareketinin yarattığı imkânlarla da ilişkili olduğunu ifade etti. Türkiye sosyalist hareketinin bu dönüşümün fitilini ateşleyemediğini belirten Estukyan, Kürt aydınlanması ve Kürt siyasal hareketinin Türkiye’nin bütün halkları açısından yeni beklentiler yarattığını söyledi. HDP ve DEM Parti deneyiminin farklı halkları kucaklama kapasitesiyle Türkiye siyasetinde önemli bir yer edindiğini belirtti.

Estukyan konuşmasının son bölümünde Süryani-Asuri toplumunun yaşadığı mağduriyetlere dikkat çekti. 1980’ler ve 1990’larda Turabdin, Mardin, Midyat ve çevresinden Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan Süryani-Asuri toplumunun 2000’lerden sonra geri dönüş çabalarında yeni mülkiyet ve güvenlik sorunlarıyla karşılaştığını söyledi. Estukyan, Kürt siyasi hareketinin bu konuda ağır bir sorumluluğu olduğunu belirterek, Süryani-Asuri toplumunun yanında durmanın ertelenemez, ilkesel bir tutum olduğunu vurguladı.

Oturumu toparlayan Levent Köker, 1923 Lozan müzakerelerinden 1982 Anayasası’na ve 2005’te Eğitim Sen’e ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararına uzanan dil, kimlik ve ana dil tartışmalarındaki sürekliliğe dikkat çekti. Köker, demokratik bir cumhuriyetin ancak farklı halkların mevcudiyetini kabul eden bir temel norm üzerine kurulabileceğini söyledi.

Hafıza, milliyetçilik ve toplumsal kutuplaşma

İkinci oturum, Fatma Bostan Ünsal moderasyonunda “Yüz Yıllık Yalnızlık: Milliyetçilik, Hafıza ve Toplumsal Kutuplaşma” başlığıyla yapıldı.

Bekir Ağırdır, Cumhuriyet’in demokratik dönüşümünün yalnızca “yanlış iliklenmiş ilk düğmeyi düzeltmek” meselesi olmadığını; bugünün Türkiye toplumuna mevcut gömleğin artık yetmediğini söyledi. Dünyada ve Türkiye’de siyasal, ekonomik, toplumsal ve ekolojik krizlerin aynı anda yaşandığını belirten Ağırdır, Türkiye’de sınıfsal eşitsizliklerin derinleştiğini vurguladı.

Ağırdır: Ortak hikâye acıları yarıştırmadan kurulabilir

Ağırdır’a göre kültürel kimlikler arası kutuplaşmanın sınıfsal kutuplaşmayla kesiştiği yeni dönemde ortak hikâyenin ve ortak siyasetin alanı yeniden kurulabilir. Ağırdır, acıların yarıştırılması yerine ortak kader ve onurlu yaşam fikrinin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Ferhat Kentel, kutuplaşmayı tarihsel travmalar, aşağılanma ve sadakat ilişkileri üzerinden tartıştı. Sevr Anlaşması’nın Türk milliyetçiliği açısından kurucu bir travma işlevi gördüğünü belirten Kentel, Cumhuriyet’in bitmeyen kuruluş sürecinin sürekli sadakat ve ihanet dili ürettiğini söyledi.

Kentel: Demokrasi gündelik hayatta birbirini duymakla kurulur

Milliyetçiliğin korku, güven arayışı ve aşağılanma deneyimiyle iç içe geliştiğini ifade eden Kentel, demokrasinin yalnızca yukarıdaki kurumlarla değil, gündelik hayatta birbirinin acısını duyma ve anlama pratiğiyle mümkün olabileceğini belirtti.

Noémi Lévy-Aksu, ulus devletlerin “milli roman”lara ihtiyaç duyduğunu, Türkiye’de de hâlâ güçlü, devletçi, milliyetçi, militarist ve ataerkil bir tarih anlatısının egemen olduğunu söyledi. Bu anlatının azınlıkları, kadınları, işçi sınıfını, katliamları ve zor politikalarını dışarıda bıraktığını belirten Lévy-Aksu, demokratikleşme ve barış için eleştirel tarih üretimine ve hafıza çalışmalarına ihtiyaç olduğunu vurguladı.

Al: Asimilasyondan çoğulcu entegrasyona geçiş zorunluluk

Serhun Al, Türkiye’nin ikinci yüzyılında asimilasyoncu milliyetçilikten çoğulcu entegrasyon modeline geçmesinin yalnızca etik bir tercih değil, siyasal bir zorunluluk olduğunu belirtti. Türkiye’de 200 yıllık kimlik arayışının devlet açısından ontolojik bir güvensizlik ürettiğini söyleyen Al, Kürtlüğün güvenlik meselesi olarak görülmekten çıkarılıp eşit ve meşru bir toplumsal gerçeklik olarak tanınması gerektiğini ifade etti.

Al’a göre entegrasyon, asimilasyon değil; Kürtlüğün ve diğer kimliklerin normalleştiği, kamusal alanın tekil Türklük tanımıyla daraltılmadığı, farklılıkların anayasal ve siyasal düzeyde tanındığı bir yurttaşlık modeli anlamına geliyor.

Kürt meselesinin yeni yüzyılı

Üçüncü oturum, Doğu Ergil moderasyonunda “Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlığıyla yapıldı. Ergil, Kürt meselesinin adının bile çoğu zaman konulmadığını belirterek, bir sorunun yanlış tanımlandığında çözülemeyeceğini söyledi. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin Türkiye’de devlet merkezli kurulduğunu ifade eden Ergil, demokrasinin en temel koşulunun birbirini görmek, dinlemek ve birlikte yaşam kültürü geliştirmek olduğunu vurguladı.

Bayramoğlu: Kürtler bölgenin kurucu aktörlerinden biri

Ali Bayramoğlu, Kürt meselesini yalnızca Türkiye sınırları içinde değil, Orta Doğu’nun dönüşen dengeleri içinde ele almak gerektiğini söyledi. Kürtler açısından tarihsel olarak üç ufkun bulunduğunu belirten Bayramoğlu, bunları kuruluş/kurtuluş, farklı Kürt parçalarının bir araya gelmesi ve bulundukları ülkelerde siyaset yoluyla kurucu aktör haline gelmek olarak sıraladı.

Bugünün koşullarında en güçlü imkânın siyaset alanını derinleştirmek olduğunu belirten Bayramoğlu, Kürtlerin hem kendi kimliklerini hem de yaşadıkları ülkelerin demokratik dönüşümünü kurucu biçimde etkileyebilecek aktörler olduğunu söyledi.

Abbas Vali, Kürt meselesinin devlet güvenliği çerçevesine sıkıştırılmasının demokratik çözüm imkânını daralttığını belirtti. Vali, siyasal sürecin demokratikleşmesi için şeffaflık, karşılıklı tanıma ve halkın sürece dahil olması gerektiğini vurguladı. Sorunun yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, demokratik siyaset alanının genişlemesiyle ele alınması gerektiğini ifade etti.

Akınerdem: Barış anlatısı gündelik hayata dokunmalı

Feyza Akınerdem, siyasetin gündelik hayattan koparıldığında yurttaşların kendi deneyimlerine yabancılaştığını söyledi. Barış anlatısının da ancak insanların gündelik yaşamına dokunduğunda toplumsallaşabileceğini belirten Akınerdem, 2015 sonrasında barış, Kürt meselesi ve demokratik haklara ilişkin kavramların kamusal alandan dışlandığını hatırlattı.

Bugün yeniden açılan zeminin egemenlik ilişkileri tarafından yeniden kapatılmaması gerektiğini vurgulayan Akınerdem, yerel demokrasi, kadın meclisleri, mahalle meclisleri ve demokratik aktörlerin özgürlüğünün bu süreçte kritik olduğunu söyledi.

Yeğen: Çözüm, demokratik müzakere zeminidir

Mesut Yeğen, Kürt meselesini Cumhuriyet ve demokrasi başlığı altında iki temel unsurla tanımladı: Kürtlerin önemli bir bölümünün yüz yıldır anayasal çerçevenin dışında kalan taleplerin peşinde olması ve bir bölümünün maruz kaldığı durumu değiştirmek için silahlı mücadeleye yönelmesi.

Yeğen’e göre çözüm, Kürt meselesinin ortadan kaybolması değil, demokratik müzakerenin konusu haline gelmesidir. Bunun için Türklükle özdeşleşmeyen yeni bir ulus fikrine, eşit yurttaşlıktan vazgeçmeyen tanıma siyasetine, güçlü yerel yönetimlere ve herkesin cumhuriyetini mümkün kılacak demokratik bir düzene ihtiyaç vardır.

Aktaş: Demokratik entegrasyon asimilasyon değildir

Veysi Aktaş, demokratik entegrasyon kavramını merkeze aldı. Aktaş, demokratik entegrasyonun asimilasyon ya da teslimiyet değil, farklı kimliklerin tanındığı, eşit yurttaşlığın güçlendiği ve yerel demokrasinin geliştiği bir birlikte yaşam modeli olduğunu söyledi.

Tanınma, eşit yurttaşlık, demokratik müzakere, farklılık içinde birlik, güç paylaşımı ve anayasal güvence başlıklarını demokratik entegrasyonun temel unsurları olarak sıralayan Aktaş, sürecin yalnızca çatışmanın sona erdirilmesi değil, toplumsal güvenin yeniden kurulması anlamına geldiğini belirtti.

Aktaş, demokratik toplum yasası, özgür yurttaş yasası ve genişletilmiş yerel demokrasi yasası gibi başlıkların bu sürecin kurumsal güvenceleri olarak tartışılması gerektiğini ifade etti. Demokratik entegrasyonun Türkiye’yi etnik milliyetçilikten demokratik ulus paradigmasına taşıyabileceğini söyleyen Aktaş, bu sürecin başarılı olması halinde Cumhuriyet’in demokrasiyle taçlanacağını ve siyasetin silahın yerini aldığı bir modelin ortaya çıkabileceğini vurguladı.

Kimin cumhuriyeti, nasıl bir gelecek?

Günün son oturumu, Nuray Türkmen moderasyonunda “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlığıyla panel-forum formatında gerçekleştirildi.

İrfan Çağatay, Lazların Cumhuriyet deneyimini “kıyıda bırakılma” kavramı üzerinden anlattı. Lazların çoğu zaman büyük siyasal tartışmaların merkezinde değil, kıyısında yer aldığını belirten Çağatay, bu görünmezliğin sorunların olmadığı anlamına gelmediğini söyledi. Lazcanın kuşaktan kuşağa aktarımındaki zayıflamayı yalnızca dil kaybı değil, hafıza kaybı olarak değerlendirdi.

Çağatay: Demokratik yurttaşlık farklılıkları koruyarak eşit olmaktır

Çağatay, demokratik yurttaşlığın farklılıklardan vazgeçerek eşitlenmek değil, farklılıkları koruyarak eşit olmak anlamına geldiğini söyledi. Lazların taleplerinin yalnızca Lazların değil, Türkiye’nin demokrasi meselesinin parçası olduğunu ifade etti.

Ali Duran Topuz, mevcut süreci bölgesel ve küresel güç ilişkileriyle birlikte değerlendirdi. Topuz, barış ve demokrasi beklentilerinin hukukta ve kamusal alanda somut karşılık bulmadığı koşullarda sürecin hegemonik restorasyon riskleri taşıdığını belirtti.

Topuz: Süreç bölgesel güç dengelerinden bağımsız değil

Topuz, Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisini yalnızca iç siyaset başlığı olarak değil, Orta Doğu’nun yeniden düzenlenmesi, anti-Kürt nizamın krizi ve küresel güçlerin hesapları içinde değerlendirmek gerektiğini söyledi.

Hüda Kaya, “onarıcı cumhuriyet” fikrini tartıştı. Kaya, Cumhuriyet’in yalnızca kurumları değil, kırılmış güveni, toplumsal hafızayı, vicdanı ve insanın iç dünyasını da onarması gerektiğini söyledi. Hakikat olmadan barışın, adalet olmadan güvenin, vicdan olmadan da kalıcı adaletin mümkün olmayacağını belirtti.

Kaya: Demokratik cumhuriyet ekolojik de olmalı

Kaya’ya göre demokratik cumhuriyet aynı zamanda ekolojik bir cumhuriyet olmalı; insanın toplumla, doğayla, farklı inançlarla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu bağı onarmayı hedeflemelidir.

Levent Ayaşlıoğlu, mültecilik ve zorunlu göç tartışmasını yerel yoksullukla birlikte ele aldı. Mülteciliğin “mülteci krizi” olarak değil, kapitalist sistemin ve yerel krizlerin kesişimi olarak anlaşılması gerektiğini söyledi.

Ayaşlıoğlu: Hak siyaseti insan onuruna yakışır yaşamı hedeflemeli

Mültecilerle yerel yoksulların ortak yaşam koşullarına bakmadan hak siyaseti kurulamayacağını belirten Ayaşlıoğlu, toplumsal krizin taraflarının klasik sağ-sol ya da iktidar-muhalefet ayrımıyla değil, hakları savunanlar ve savunmayanlar üzerinden şekillendiğini ifade etti. Hak siyasetinin yalnızca hukuki alanla sınırlı kalmaması, insan onuruna yakışır bir yaşamı hedeflemesi gerektiğini söyledi.

İhsan Eliaçık, Medine Sözleşmesi’nin demokratik cumhuriyet tartışmasına sunabileceği katkıyı ele aldı. Eliaçık, konuşmasının tam başlığını “Medine Sözleşmesi ruhuna dayanan demokratik İslam anlayışının Cumhuriyet’in demokratikleşmesine katkısı ne olabilir?” olarak tarif etti.

Eliaçık: Demokratik cumhuriyetin ortak zemini adalet olmalı

Eliaçık, Medine Sözleşmesi’nin farklı inanç, hukuk ve yaşam biçimlerinin ortak sözleşme zeminiyle birlikte yaşayabileceğini gösteren tarihsel bir referans olduğunu söyledi. Muhammed Peygamber’in Medine’ye geldiğinde “herkes bana itaat edecek” demediğini, sözleşme önerdiğini belirten Eliaçık, bu sözleşmenin ortak iyi, barış, savunma, ortak yurt ve herkesin kendi inancı, dili, töresi ve hukukuyla serbest olması gibi ilkeler içerdiğini ifade etti.

Eliaçık’a göre demokratik cumhuriyette devletin resmi dini, mezhebi, ideolojisi, etnik kimliği ya da kutsal şahsiyeti olamaz; ortak zeminin adı adalet olmalıdır.

İlk günün ortak sonucu: Demokratik cumhuriyet çoklu bir dönüşüm meselesi

Konferansın ilk günü, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokratik dönüşümün yalnızca anayasal ya da kurumsal bir başlık olmadığını gösterdi. Konuşmacıların ortak vurgusu; geçmişle yüzleşme, barışın toplumsallaşması, eşit yurttaşlık, kadın özgürlüğü, sınıfsal adalet, hafıza, yerel demokrasi, ekoloji, inanç ve mültecilik başlıkları birlikte ele alınmadan kalıcı bir demokratik cumhuriyetin kurulamayacağı yönündeydi.

İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı başladı: Demokratik cumhuriyet için barış ve eşit yurttaşlık çağrısı

Konferans neden düzenleniyor?

İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı, Türkiye’nin ikinci yüzyılında demokrasi, barış, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşam arayışlarını ortak bir zeminde tartışmak amacıyla düzenleniyor. Konferans, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerin katkısıyla demokratik bir gelecek tahayyülünü güçlendirmeyi hedefliyor.

İlk gün hangi başlıklar tartışıldı?

İlk gün açılış konuşmalarının ardından Cumhuriyet’in kurucu hikâyesi, dışarıda bırakılan toplumsal kesimler, milliyetçilik, hafıza, toplumsal kutuplaşma, Kürt meselesinin yeni yüzyılı, feminist mücadele, demokratik entegrasyon, Lazların deneyimi, mültecilik, onarıcı cumhuriyet ve Medine Sözleşmesi üzerinden demokratik cumhuriyet tartışıldı.

İlk günden çıkan ortak vurgu neydi?

Konuşmacıların ortak vurgusu, demokratik dönüşümün yalnızca bir yönetim biçimi tartışması olmadığı yönündeydi. Barış, eşit yurttaşlık, geçmişle yüzleşme, yerel demokrasi, kadın özgürlüğü, sınıfsal adalet, hafıza ve toplumsal onarım birlikte ele alınmadan kalıcı bir demokratik cumhuriyetin kurulamayacağı ifade edildi.

İkinci yüzyılda ortak gelecek arayışı: “Toplumun sözünü büyütmek istiyoruz”

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

 

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →