Futbolu kimse icat etmedi. Daha doğrusu, onu icat eden belli bir kişi, belli bir kurum, belli bir bayrak yok. Bir top, iki taş, bir boş arsa. Oyun bu kadar basit olduğu için bu kadar herkesindi. Fabrika çıkışının, mahalle aralarının, liman işçilerinin, göçmen barakalarının oyunuydu. Tam da hiç kimsenin malı olmadığı için herkesin diliydi.
İşte bütün mesele burada başlıyor. Çünkü hiç kimsenin malı olmayan, ama herkesin sevdiği bir şey varsa, ona göz diken biri de mutlaka çıkar. Top yuvarlandığı her yerde, peşinden bir sahiplenme hevesi de yuvarlanır. Kimi zaman bir sermaye gelir, oyunu satın alır, bilet keser, forma satar. Kimi zaman bir devlet gelir, oyunu bayrağa sarar, marş yazar, bu bizim çocuklar der. İkisi de aynı şeyi yapar aslında: kimsenin olmayanı birinin malı ilan etmek.
14 Haziran sabahı Vancouver’da bir maç oynandı. Avustralya, Türkiye’yi iki sıfır yendi. Skor değil ilginç olan. İlginç olan, aynı oyunun iki ülkenin tepesinde nasıl iki ayrı biçimde sahiplenilmiş olması. Çünkü o sahada karşı karşıya gelen yalnızca iki takım değildi; aynı oyunu kendi malı yapmanın iki ayrı yöntemi de karşı karşıyaydı.
Avustralya’dan başlayalım, çünkü oranın geçmişi bu oyuna ne yapıldığını en acımasız şekilde gösteriyor. Daha bir kuşak öncesine kadar futbol o ülkede aşağılanan bir şeydi. Adı bile hakaretti. Wogball derlerdi; wog, Akdeniz’den ve Doğu Avrupa’dan gelen göçmenlere yapıştırılan bir aşağılama sözüydü, futbol da onların oyunuydu. Ülkenin makbul sporları başkaydı; sert, erkek, yerli sayılan oyunlar vardı. Futbol ise kadınların, göçmenlerin ve eşcinsellerin sporu diye küçümsenirdi. Bir futbol tarihçisinin dediği gibi, mesele futbolla ilgili bile değildi; mesele göçmene duyulan önyargıydı. Top, dışlananın elinde olduğu için dışlanmıştı.
Ama tam da bu yüzden, o oyun göçmenin bir sığınağı oldu. İşte ve siyasette en altta olan, hiçbir yerde söz sahibi olamayan insanlar, sahada herkesle eşit şartlarda karşılaşabiliyordu. Yunan kulübü kuruldu, İtalyan kulübü, Hırvat kulübü, Makedon kulübü. İnsanlar stadyumda takımları için değil, kim olduklarını hatırlamak için bağırıyordu. Futbol, mülksüzün elindeki tek mülktü; bir aidiyet, bir nefes alma alanı, bir direniş biçimi.
Sonra ne oldu? Oyun popülerleşmeye başlayınca devlet ve federasyon devreye girdi. Bu sefer dışlayarak değil, evcilleştirerek. Etnik isimler yasaklandı. South Melbourne Hellas’ın Hellas’ı silindi, Sydney Croatia’nın Croatia’sı kazındı. Kulüpler artık bir cemaati değil, bir şehri, bir ulusu temsil edecekti. Buna millileştirme dediler. Oysa yapılan, oyunu kuran insanların kimliğini üstünden kazımak, tabanı kendi sahasından sürmekti. O insanlardan biri, bunun, oyunu savaştan beri ayakta tutan insanlar üzerinde korkunç bir etkisi oldu, o yaraların bir kısmı hâlâ duruyor diyor. Yani Avustralya devleti, futbolu önce göçmenin sporu diye aşağıladı, sonra göçmenin elinden alıp milli yaptı. Damgalamak da sahiplenmek de aynı elin iki hareketiydi.
Şimdi Türkiye’ye bakalım, çünkü orada aynı sahiplenme çok daha kaba, çok daha açık bir biçimde işliyor. Avustralya devleti hiç değilse oyunu yıllar içinde, sinsice evcilleştirdi. Türk devleti ise işi inceltmeye bile gerek görmedi.
Bu maçtan günler önce, Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla, iktidar partisinin tanıtım birimi bir marş yaptı: Siz Hepiniz Biz Türkiye. Bir partinin ürettiği bu klip, futbol federasyonunun logosuyla, milli takımın resmi hesabından yayınlandı. Klibin içinde futbol kadar az şey var; geri kalanı lider görüntüsü, yerli otomobil, savaş dronları, köprüler. Yani milli takıma armağan diye sunulan şey, bir iktidarın kendi vitrinini halkın ortak sevincine yamamasıydı. Oyun burada bayrağa sarılmadı bile; doğrudan bir partinin amblemine dikildi.
Düşünün: aynı hesaptan başka bir partinin şarkısı çıksa ne olurdu? Kıyamet kopardı, siyaseti milli takıma soktular diye haftalarca yazılırdı. Bu cevabın bu kadar kolay verilebilmesi, biz’in sınırının çoktan çizildiğini gösteriyor. Birliğe çağıran ses, baştan birinin sesi. Ve birinin sesiyle yapılan birlik çağrısı, çağırmaz; ayırır. Kimin içeride, kimin dışarıda olduğunu işaretler.
İki ülke, iki yöntem, ama tek bir mantık. Avustralya’da devlet oyunu kuranların kimliğini sildi ve yerine soğuk, pürüzsüz bir ulus koydu. Türkiye’de devlet oyunu doğrudan sahiplendi ve bir sadakat sınavına çevirdi. Birinde mülksüzleştirme bürokratik ve sessiz, ötekinde gürültülü ve gösterişli. Ama her ikisinde de aynı hırsızlık var: kimsenin olmayan bir güzelliği, birinin malı yapmak.
Oysa o gün golü atan çocuğun hikayesi bütün bu bayrakların, marşların, logoların ne kadar sonradan yapıştırılmış şeyler olduğunu söylüyordu. Sahada koşan, top süren, gol atan insanın geçmişinde çoğu zaman bir göç, bir kaçış, bir kenarda kalma hikayesi vardır. Oyun hep oradan, en alttan, en kenardan beslendi. Onu güzel kılan da buydu: herkesindi çünkü asıl hiç kimseye ait değildi.
Devletlerin, partilerin, federasyonların bütün derdi bu hiç kimsenin lafını silmek. Topun bir sahibi olsun istiyorlar. Çünkü sahibi olmayan şey kontrol edilemez, ve kontrol edemedikleri bir sevinç onları her zaman korkutur.
Top yuvarlanmaya devam ediyor. Sahibi yok. Olmasın da.
Dünya Kupası’nın görünmeyen rakibi: Aşırı sıcaklar futbolcuları tehdit ediyor
Futbol neden yalnızca futbol değildir?
Yazı, futbolu yalnızca sahadaki oyun ya da skor üzerinden değil, aidiyet, sınıf, göçmenlik ve siyasal sahiplenme ilişkileri üzerinden okuyor. Topun kimin adına konuşturulduğu, oyunun kimlerden alınıp kimlerin vitrini haline getirildiği sorusu yazının merkezinde duruyor.
Avustralya örneği ne anlatıyor?
Avustralya bölümü, futbolun bir dönem göçmenlerin ve dışlananların oyunu olarak küçümsenmesini, ardından popülerleştikçe devlet ve federasyon eliyle “millileştirilmesini” tartışıyor. Böylece yazı, dışlamayla sahiplenmenin aynı siyasal mantığın iki farklı biçimi olabileceğini gösteriyor.
Türkiye örneği neden önemli?
Türkiye bölümü, milli takımın ortak bir sevinç alanı olmaktan çıkarılıp iktidar diliyle özdeşleştirilmesini ele alıyor. Yazı, “biz” çağrısının kimin sesiyle kurulduğunu ve bu çağrının kimleri dışarıda bıraktığını sorguluyor.

