₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Büyük güçler geri döndü: Yeni dünya düzenini kimler şekillendirecek?

Cambridge Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Tarihi Profesörü Brendan Simms’e göre Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra büyük güç rekabetinin tarihe karıştığı düşüncesi, yaklaşık çeyrek yüzyıl süren bir yanılsamaydı. Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi, Ukrayna’daki savaş ve ABD ile Çin arasında giderek sertleşen mücadele, uluslararası siyasetin yeniden tarihsel güzergâhına döndüğünü gösteriyor.

Simms, 9 Temmuz’da yayımlanan Engelsberg Ideas podcastinde gazeteci Jack Dickens’ın sorularını yanıtladı. Söyleşinin merkezinde, Haziran 2026’da yayımlanan The Return of the Great Powers adlı kitabının temel soruları vardı: Günümüzün büyük güçleri kimler? Bir devleti büyük güç yapan yalnızca ekonomik ve askeri kapasitesi mi? Avrupa Birliği neden kendi ağırlığını siyasal güce dönüştüremiyor? Yeni bir dünya savaşını tetikleyebilecek en tehlikeli bölge neresi?

Simms’in yanıtı, Soğuk Savaş sonrasında kurulan liberal iyimserliğe doğrudan itirazla başlıyor:

“Tarihten tatil sona erdi.”

Brendan Simms: “Tarihten tatil sona erdi, büyük güçler geri döndü”

Dickens söyleşiyi, “Tarihten tatil sona erdi ve yeni bir büyük güç rekabeti çağı başladı” sözleriyle açtı. Simms de kitabın çıkış noktasını benzer bir tarihsel kırılmaya yerleştirdi:

“Yazmaya başladığımda büyük güç siyasetinin geri döndüğü bugünkü kadar açık değildi. Savunduğum şey, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başlayan tarihten tatilin artık bittiğiydi. Aslında bu tatil en geç 2014’te, Rusya’nın Kırım’ı yasadışı biçimde ilhak etmesi ve Doğu Ukrayna’daki çatışmaların başlamasıyla sona ermişti.”

Simms’e göre bu dönüşün ikinci büyük cephesi, ABD ile Çin arasında Doğu Asya ve özellikle Tayvan üzerinden gelişen rekabetti.

Soğuk Savaş sonrası dönem tarihsel bir ara mıydı?

Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’da, büyük güçler arasındaki mücadelenin yerini küreselleşmeye, ekonomik karşılıklı bağımlılığa ve uluslararası kurumlara bırakacağı düşüncesi güç kazandı.

Dickens, “Tarihin sonu ya da tarihten tatil düşüncesi Batılı siyasetçilerin zihninde neden bu kadar uzun süre etkili oldu?” diye sordu.

Simms, bunun temel nedeninin Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle uluslararası dengede karşı ağırlığın ortadan kalkması olduğunu söyledi:

“Sovyetler Birliği’nin çöküşünden önce ABD ve Batı’ya karşı dengeleyici bir güç vardı. Bu güç ortadan kalkınca insanlar ya ABD’nin tamamen baskın olduğu tek kutuplu bir düzene geçtiğimizi ya da büyük güç fikrini bütünüyle aştığımızı düşündüler.”

Simms, Angela Merkel’in Kırım’ın ilhakından sonra Vladimir Putin için “21. yüzyılda değil, 19. yüzyılda yaşıyor” demesini bu düşüncenin açık örneklerinden biri olarak gösterdi:

“Bu ifade, Merkel’in zihninde ilhakın, saldırganlığın ve büyük güç siyasetinin geride bırakılmış bir dünyaya ait olduğunu gösteriyordu.”

Ancak Simms’e göre tarihsel norm, büyük güç rekabetinin yokluğu değil, varlığıydı:

“Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki yirmi küsur yıl birçok bakımdan bir ara dönemdi. Bugünün temel aktörleri olan ABD, Çin, Rusya ve Birleşik Krallık yalnızca 20. yüzyılda değil, bazı durumlarda yüzlerce yıldır önemli güçlerdi. Bu anlamda mevcut sistem yeni değil; var olan bir sistemin geri dönüşüdür.”

Büyük güç olmanın dört ölçütü

Dickens’ın “Bir devleti büyük güç yapan nedir?” sorusuna Simms, “dört R” adını verdiği ölçütlerle yanıt verdi: kaynaklar, erişim, itibar ve dayanıklılık.

“Kaynaklar birçok bakımdan en açık ölçüt. Yeterince büyük bir ekonominiz var mı? Dünyanın ilk beş ya da altı ekonomisi arasında mısınız? Etkili bir ordunuz ve nükleer silahlarınız var mı? Nükleer silahları gerekli fakat yeterli olmayan bir koşul olarak görüyorum.”

İkinci ölçüt olan erişim, bir devletin gücünü yakın çevresinin dışına taşıyıp taşıyamadığını gösteriyor.

Simms burada Türkiye ile Birleşik Krallık arasında karşılaştırma yaptı:

“Türkiye Doğu Akdeniz’de, Kafkasya’da, Orta Doğu’da ve Karadeniz’de oldukça etkili bir bölgesel güç. Ancak bunun ötesinde gerçek bir erişime sahip değil. Birleşik Krallık ise ağır hava nakliye kapasitesine, etkili bir donanmaya, uçak gemisi görev grubuna ve farklı bölgelerde üslere sahip.”

Üçüncü ölçüt, bir devletin diğer güçler tarafından nasıl görüldüğü ve dünyada hangi siyasal ilkeyi temsil ettiğiyle ilgili.

“Bir gücün yalnızca kaba kuvvetten daha fazlasını temsil etmesi gerekir. ABD ve Birleşik Krallık en azından yakın zamana kadar demokrasi, hukuk devleti ve uluslararası hukuk ilkelerini temsil ediyordu. Rusya ise muhafazakâr ilkeyi ve Batı’nın yozlaşmasına karşı Hristiyanlığı temsil ettiğini ileri sürüyor.”

Son ölçüt olan dayanıklılık ise devletlerin tarihsel krizlerden çıkabilme kapasitesini ifade ediyor.

“ABD ve Birleşik Krallık, bütün kırılmalara rağmen kesintisiz anayasal geleneklere sahip. ABD iç savaşı atlattı. Britanya 13 koloniyi kaybetti ama kısa süre içinde borçlarını denetim altına aldı ve yeniden Fransa’ya karşı savaşabilecek duruma geldi.”

Rusya için ise farklı bir tarihsel tablo çizdi:

“Rusya 1917’de ve 1991’de büyük devlet çöküşleri yaşadı. Bu, belirli bir kırılganlık hissi veriyor. Aynı durum, 20. yüzyılda büyük altüst oluşlar yaşayan Çin için de bir ölçüde geçerli.”

Ekonomi tek başına neden yetmiyor?

Dickens, Simms’in yaklaşımında Paul Kennedy’nin The Rise and Fall of the Great Powers kitabındaki ekonomik belirlenimciliğe yönelik örtük bir eleştiri bulunduğunu söyledi.

Simms, Kennedy’nin çalışmasının önemini teslim etmekle birlikte ekonomik kapasitenin tek başına büyük güç statüsünü açıklayamayacağını belirtti:

“Tamamen parasızsanız elbette büyük güç olamazsınız. Ancak büyük güçler tarih boyunca büyüklük ve ekonomik kapasite bakımından çok farklıydı. 18. yüzyılda Prusya büyük güçlerin en küçüğüydü, ama herkes onun büyük güç olduğunu biliyordu.”

1950’lerde Çin’in ekonomik bakımdan büyük bir aktör olmadığını, bugünkü Rusya’nın da dünya ekonomisinde ilk sıralarda yer almadığını hatırlattı:

“Rusya ekonomik bakımdan sekizinci, dokuzuncu, hatta bazı ölçütlerde daha geride olabilir. Buna rağmen birçok insan onun büyük güç olduğunu kabul ediyor. Öte yandan Almanya ve Japonya gibi çok güçlü ekonomiler başka nedenlerle büyük güç statüsünde sınırlı kalıyor.”

Simms’e göre belirleyici olan yalnızca kaynaklara sahip olmak değil, bunları harekete geçirebilmek:

“Kapasite, yalnızca kendi kaynaklarınızı değil, ittifaklar, yumuşak güç ve ideolojik çekim yoluyla başkalarının kaynaklarını da seferber edebilme yeteneğidir.”

ABD’nin en büyük tehdidi içeride

Simms, günümüzün tartışmasız en büyük gücü olarak ABD’yi gösterdi.

“ABD’nin neden büyük güç olduğunu açıklamakta büyük bir gizem yok. Devasa askeri kapasitesi, teknolojik altyapısı, Rusya’dan sonra dünyanın ikinci büyük nükleer cephaneliği ve dünyanın en büyük ekonomisi var. Üs sistemi bütün dünyayı kapsıyor.”

Ancak Dickens’ın “ABD’nin konumuna yönelik en büyük tehdit içeriden mi, dışarıdan mı geliyor?” sorusuna verdiği yanıt açıktı:

“En büyük tehdit içeriden geliyor. ABD’nin dünyadaki konumuna yönelik tehdit, iç çalkantılardan ve iç felç ihtimalinden kaynaklanıyor. Ülkenin dünyada hareket etmesi giderek zorlaşabilir.”

Simms, Ukrayna’ya verilen desteğin ABD içindeki parti mücadelesinin uzantısına dönüşmesini buna örnek gösterdi:

“Cumhuriyetçi ve MAGA çevrelerinin bir bölümü Ukrayna’yı Demokratların ve Biden’ın projesi olarak gördü. Bu nedenle desteği sürdürmek istemediler.”

Trump yönetiminin NATO üzerindeki etkisini ise çelişkili değerlendirdi:

“Trump bir yandan ittifakın itibarına zarar verdi, diğer yandan savunma yatırımlarını büyük ölçüde artırdı. Bugün bir Rus planlamacı, dört yıl öncesine göre daha güçlü silahlanmış bir NATO görüyor. Ama aynı zamanda şu soruyu soruyor: Bu parçalar birbirine gerçekten yardım edecek mi?”

Çin’in ekonomik erişimi askeri erişiminden güçlü

Simms, Çin Halk Cumhuriyeti’ni de tartışmasız büyük güçler arasında saydı.

“Çin nominal olarak dünyanın ikinci büyük ekonomisi. Satın alma gücü paritesine göre ABD’ye çok yakın. Donanması gemi sayısı bakımından ABD Donanması’ndan daha büyük, ancak sayı doğrudan deniz gücü anlamına gelmiyor.”

Çin’in nükleer kapasitesinin hızla büyüdüğünü belirten Simms, ülkenin küresel askeri erişiminin ise sınırlı olduğunu söyledi:

“Çin’in çok büyük kültürel ve ekonomik erişimi var. Fakat askeri erişimi daha sınırlı. Doğu Afrika’daki Cibuti’de esasen tek bir dış üssü bulunuyor.”

Kuşak ve Yol Girişimi’nin Çin’in altyapısal nüfuzunu genişlettiğini, Çin’in aynı zamanda Batı dışı bir modernleşme modeli sunduğunu ifade etti:

“Çin açık biçimde alternatif bir kalkınma ve modernleşme yolu temsil ediyor. Bu yol Batılı ve Amerikan bir model değil.”

Bununla birlikte Çin rejiminin tarihsel dayanıklılığını belirsiz buldu:

“Dayanıklılık büyük bilinmeyen. Tiananmen döneminde rejim düşmenin eşiğinde görünüyordu. COVID sonrasında da yaygın toplumsal huzursuzluk yaşandı. Bu tür rejimlerde çatlakları görünür hale gelene kadar göremezsiniz.”

Rusya neden hâlâ büyük güç?

Dickens, Ukrayna savaşında yaşanan askeri başarısızlıklar, yaptırımlar ve Çin’e artan bağımlılık karşısında Rusya’nın neden büyük güç sayılmaya devam etmesi gerektiğini sordu.

Simms, tek bir döneme bakılarak hüküm verilmesine karşı çıktı:

“Belirli bir ana fazla sabitlenmemeliyiz. Bu konuşmayı 2021’de yapsaydık Rus silahlarına daha fazla saygı duyulurdu. 2022 yazında daha düşük, 2025 başında ise daha yüksek bir değerlendirme yapabilirdik.”

Rusya’nın Ukrayna’da yenilgiye uğraması halinde dahi büyük güç statüsünü koruyacağını savundu:

“Putin bugün stratejik bir yenilgiyi kabul etse ya da Rusya önemli miktarda toprak geri vermek zorunda kalsa bile, dünyanın en büyük nükleer cephaneliği ve yaptırımlar karşısında gösterdiği ekonomik dayanıklılık nedeniyle Rusya hâlâ büyük bir aktör olacaktır.”

Simms, Ukrayna’nın direnişini ise özellikle vurguladı:

“Ukrayna’nın başarısı olağanüstüydü.”

Birleşik Krallık neden listede?

Söyleşinin en tartışmalı başlıklarından biri Simms’in Birleşik Krallık’ı dört büyük güç arasında saymasıydı.

Dickens, Britanya’nın devlet kapasitesinin aşındığını, silahlı kuvvetlerinin küçüldüğünü ve denizaşırı varlıklarının tartışmaya açıldığını hatırlattı.

Simms, Birleşik Krallık’a yöneltilen eleştirilerin Rusya’ya yöneltilenlerden daha yoğun olmasını dikkat çekici buldu:

“Birleşik Krallık’a yönelik eleştirilerin Rusya’dan daha güçlü olması bana hep ilginç gelmiştir. Bana göre Birleşik Krallık sonuçta Rusya’dan daha önemli bir aktördür ve ekonomisi de daha büyüktür.”

Britanya’nın Ukrayna’ya verdiği erken desteği, Baltık ve Kuzey Avrupa güvenliğindeki rolünü ve Birleşik Sefer Gücü’ndeki liderliğini öne çıkardı:

“Finlandiya ve İsveç NATO’ya başvurduklarında, 5. madde garantisi yürürlüğe girene kadar güvenlikleri için Birleşik Krallık’tan ikili garanti istediler. Bunu Londra’yı büyük bir güvenlik sağlayıcısı olarak görmeselerdi yapmazlardı.”

ABD ile ilişkisini de bağımlılık olarak değil, karşılıklı bir ilişki olarak tanımladı:

“Ben bu ilişkiyi simbiyotik olarak görmeyi tercih ederim. Birleşik Krallık ABD’nin yardımcısı değildir. Süveyş, Grenada, Bosna ve Körfez gibi konularda ciddi görüş ayrılıkları yaşandı.”

Bununla birlikte Britanya’nın askeri kapasitesindeki gerilemeyi reddetmedi:

“Birleşik Krallık’ın mevcut konumunu eleştirmek için çok neden var. Ancak temellerin sağlam olduğunu düşünüyorum. Savunmaya daha fazla öncelik verecek bir hükümet geldiğinde bu durum değişebilir.”

Avrupa Birliği “büyük güç sonrası” bir proje

Simms’in Avrupa Birliği değerlendirmesi söyleşinin en kapsamlı tartışmalarından birini oluşturdu.

Dickens’ın “Avrupa Birliği neden büyük güç değil?” sorusuna Simms şu yanıtı verdi:

“Avrupa bütünleşmesi bir düzeyde büyük güç sonrası bir proje olarak tasarlandı.”

Avrupa projesinin iki temel işlevi bulunduğunu söyledi: Sovyetler Birliği’ne karşı kıtanın kaynaklarını harekete geçirmek ve Avrupa içindeki çatışmaları, özellikle Fransa-Almanya rekabetini sona erdirmek.

Ancak Avrupa Savunma Topluluğu’nun başarısızlığından sonra dış güvenlik işlevinin NATO’ya bırakıldığını belirtti:

“Sovyetler Birliği’ne karşı seferberlik işlevi NATO’ya devredildi. Avrupa Birliği ise kıta içindeki gerilimleri aşma görevini çok etkili biçimde yerine getirdi. Bu küçümsenmemesi gereken bir başarıdır. Fakat bu bir büyük güç projesi değildir; tersidir.”

Simms’e göre Avrupa Birliği uzun süre büyük güç siyasetinin artık gereksiz olduğuna inandı:

“Avrupa Birliği’nin yeni bir çağa girdiği ve artık büyük güç olmaya ihtiyaç duymadığı düşünülüyordu; çünkü büyük güçlere ihtiyaç kalmadığı varsayılıyordu.”

Bugün Avrupa’nın Rusya, ABD ve Çin arasında sıkışma riski bulunduğunu söyledi:

“Avrupa hem kendi merkezkaç kuvvetleri nedeniyle içeriden parçalanmaya hem de doğuda Rusya, batıda giderek daha fazla ABD ve ekonomik açıdan Çin tarafından sıkıştırılmaya açık.”

Simms’e göre Avrupa ya tek bir devlet haline gelmeli ya da büyük güçlerin konfederasyonuna dönüşmeli:

“Avrupa Birliği gerçekten tek bir devlet ve büyük güç haline gelmeli. Ya da Almanya ve Fransa’nın büyük güçler gibi davrandığı bir konfederasyon oluşturmalı.”

Almanya’nın gücü yukarıda “buharlaşıyor”

Simms, Almanya’nın ekonomik ve siyasal kapasitesini Avrupa Birliği ile NATO’ya devrettiğini söyledi:

“Almanya büyük güç kapasitesini Avrupa Birliği’ne yüklüyor. Bir anlamda Avrupa Birliği’nin içinde saklanıyor. Kendisinin yapmak istemediği şeyleri AB’den ve NATO’dan yapmasını bekliyor.”

Bu tutumun gerisinde Nazi dönemi, İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’un tarihsel ağırlığı bulunduğunu belirtti:

“Bu kadar ağır bir tarihsel miras Almanya’nın dünyadaki rolüne ilişkin görüşünü şekillendirdi. Almanya büyük güç gibi davranmak istemiyor ve Avrupa bunun için gerekçe haline geliyor.”

Ancak Almanya’nın yukarıya devrettiği kapasitenin Avrupa merkezinde ortak güce dönüşmediğini savundu:

“Yetkiler Avrupa Birliği’ne devrediliyor, fakat merkezde azami güce dönüşmek yerine büyük ölçüde buharlaşıyor. Bu nedenle Avrupa Birliği jeopolitik açıdan parçalarının toplamından daha az.”

Fransa hem güçleniyor hem sınırlanıyor

Fransa’nın Avrupa Birliği’ne yaklaşımının Almanya’dan farklı olduğunu söyleyen Simms, Emmanuel Macron’un Avrupa egemenliğini Fransız gücünü büyütmenin aracı olarak gördüğünü belirtti:

“Fransızlar Avrupa Birliği’nin Fransa’yı güçlendirdiğini savunuyor. Macron da Avrupa egemenliğinin Fransız egemenliğini savunduğunu söylüyor. Bunda bir doğruluk payı var.”

Ancak aynı bütünleşmenin Fransa’nın bağımsızlığını sınırlandırdığını da ekledi:

“Fransa’nın kendi para birimi yok. Kendi sınırlarını olağan koşullarda denetlemiyor. Avrupa Birliği tarafından hem güçlendiriliyor hem de sınırlandırılıyor.”

Hindistan henüz büyük güç değil

Dickens, dünyanın en kalabalık ülkelerinden ve en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olan Hindistan’ın neden büyük güç sayılmadığını sordu.

Simms, Hindistan’ın iç parçalanma, ekonomik geri kalmışlık ve sınırlı küresel askeri erişim sorunlarına dikkat çekti:

“Hindistan ekonomik kazanımlarına rağmen ciddi bir geri kalmışlık taşıyor. Çok ağır bölgesel ve toplumsal çatışmaları var.”

Hindistan’ın tarihsel olarak kendisini müdahaleci bir büyük güçten çok küresel bir örnek olarak gördüğünü söyledi:

“Hindistan kendisini daha çok dünyanın öğretmeni, bir küresel guru olarak görüyor. Yakın çevresinde nüfuz alanı siyaseti yürütüyor, ancak küresel erişimi bulunmuyor.”

Japonya’yı sınırlayan tarih

Japonya için belirleyici unsurun İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan anayasal ve siyasal kültür olduğunu ifade etti:

“Japonya’nın 9. maddesi askeri faaliyetleri sınırlıyor. Silahlı kuvvetleri yokmuş gibi ‘Öz Savunma Kuvvetleri’ adını kullanıyor. Uçak gemileri var ama saldırgan görünmemek için uçak gemisi denmiyor.”

Simms’e göre 1945’ten sonra Japonya’da büyük güç olma düşüncesine karşı derin bir mesafe oluştu:

“Japonya’da büyük güç fikrine düşmanca yaklaşan bir zihniyet gelişti. Çin, Kuzey Kore ve Rusya’dan gelen tehditler nedeniyle bu değişmeye başlıyor, fakat tarih hâlâ itici değil sınırlayıcı bir unsur.”

En büyük savaş riski Güney Çin Denizi’nde

Dickens, ABD ve Batı düzeni ile Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore arasında olası bir büyük savaşın nerede başlayabileceğini sordu.

Simms, Tayvan’ın ilk akla gelen yer olmasına rağmen Güney Çin Denizi’ndeki riskin daha büyük olabileceğini söyledi:

“Tayvan üzerindeki ilişki son derece ritüelleşmiş durumda. Çin, Tayvan ve ABD neyin yapılıp neyin yapılamayacağı konusunda oldukça açık bir fikre sahip.”

Tayvan’ın bağımsızlık ilanını ağır bir provokasyon olarak değerlendirdi:

“Tayvan bağımsızlık ilan etmedikçe, ki bunu çok ciddi bir provokasyon sayarım ve tavsiye etmem, Tayvan üzerinden tırmanma daha az olası görünüyor.”

Güney Çin Denizi’ndeki durumun ise çok daha belirsiz olduğunu söyledi:

“Scarborough Sığlığı gibi yerlerde Filipinler ile Çin arasında günlük karşılaşmalar yaşanıyor. Burada sular çok daha az haritalanmış durumda. Kimin kimi, hangi koşulda destekleyeceği ve tırmanma basamaklarının ne olduğu bilinmiyor.”

Bu belirsizliğin, yerel bir çatışmayı 1914 benzeri zincirleme bir savaşa dönüştürebileceğini belirtti:

“Güney Çin Denizi’nde başlayacak bir gerilim herkesi içine çekerek 1914 tarzı bir senaryoya dönüşebilir.”

“Batı kararlı olmalı ama rakibi köşeye sıkıştırmamalı”

Simms, İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkarılması gereken temel derslerden birinin, rakip devletleri tüm seçeneklerinin tükendiğini düşünecekleri bir konuma itmemek olduğunu söyledi.

Japonya’nın 1941’de ABD’nin petrol ve hurda metal ambargoları karşısında kendisini köşeye sıkışmış hissettiğini hatırlattı:

“Japonya’nın işlediği çok sayıda suç ve saldırganlık vardı. Fakat 7 Aralık yaklaşırken asıl düşündükleri petrol ve hurda metal ambargosuydu. Saatin işlediğini ve köşeye sıkıştırıldıklarını hissediyorlardı.”

Bu nedenle Batı’nın Ukrayna ve Tayvan’ı desteklerken doğrudan rejim değişikliği izlenimi yaratmaması gerektiğini savundu:

“Bir yandan çıkarlarımızı güçlü biçimde savunmalı, Ukrayna ve Tayvan’ı desteklemeliyiz. Diğer yandan düşmanı provoke etmemeliyiz. Tayvan’ı bağımsızlık ilanına teşvik etmemeli, Rusya’da askeri yollarla rejim değişikliği aradığımız görüntüsünü vermemeliyiz.”

Gelecek Washington’daki mücadeleye bağlı

Simms’e göre dünya düzeninin geleceği büyük ölçüde ABD’de hangi dış politika anlayışının üstün geleceğine bağlı.

Trump yönetiminin dünyadan tamamen çekilmediğini, daha çok öncelikleri yeniden dengelediğini söyledi:

“Trump yönetimi gerçekten geri çekilmedi. Yeniden dengeleme yaptı ve birçok bakımdan son derece hareketliydi.”

Biden çizgisinde uluslararasıcı bir yönetimin Ukrayna ve Avrupa’ya desteği artırabileceğini, Demokrat Parti’nin Bernie Sanders veya Alexandria Ocasio-Cortez çizgisine yaklaşması halinde ise ABD’nin Orta Doğu, Tayvan ve Avrupa’daki rolünün daha fazla azalabileceğini öne sürdü.

“Sanders tarzı bir yönetim Orta Doğu’daki rolü büyük ölçüde azaltabilir, Tayvan’dan vazgeçebilir ve Avrupa’daki varlığını küçültebilir.”

Ancak başkanın tek belirleyici olmadığını, Kongre’nin bütçe ve askeri kararlar üzerindeki yetkisinin dış politika yönelimini sınırlayabileceğini hatırlattı.

Büyük güç rekabeti iklim işbirliğini de daraltıyor

Söyleşinin sonunda Dickens, büyük güç rekabetinin iklim değişikliği ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi gibi küresel sorunlarda işbirliğini engelleyebileceğini söyledi.

Simms, Çin’in bu çelişkinin merkezindeki ülkelerden biri olduğunu belirtti:

“Çin bir yandan çok sayıda kömür santraline sahip ve büyük bir kirletici. Diğer yandan elektrikli araçlar ve yeşil dönüşüm alanında çok hızlı ilerliyor.”

Ancak yeşil teknolojinin de büyük güç rekabetinin parçasına dönüştüğünü vurguladı:

“İklim meselesi artık Çin’in yeşil enerji sektöründeki hakimiyeti ve enerji güvenliği kaygılarıyla iç içe geçmiş durumda.”

Rusya ve Çin’de beklenmedik demokratik dönüşümlerin yeni bir yumuşama alanı yaratabileceğini, bu ihtimalin uzak görünmesine rağmen bütünüyle dışlanamayacağını söyledi:

“Bu tür gelişmeler gerçekleşmeden önce imkânsız, sonrasında ise kaçınılmaz görünür. 1989 ile 1991 arasında komünist sistemin çökeceğini kimse öngöremedi.”

Simms’in çizdiği tabloda, temel soru büyük güç rekabetinin geri dönüp dönmediği değil. Bu rekabetin hangi kurallarla yürütüleceği, caydırıcılık ile provokasyon arasındaki sınırın korunup korunamayacağı ve yerel krizlerin küresel savaşa dönüşmeden yönetilip yönetilemeyeceği.

NATO’nun Ankara sınavı: Asıl kriz Trump değil, Avrupa’nın dağınıklığı

Simms günümüzün büyük güçleri olarak hangi ülkeleri gösteriyor?

ABD ve Çin’i tartışmasız; Rusya ve Birleşik Krallık’ı ise statüleri daha çok tartışılan büyük güçler olarak tanımlıyor.

Bir ülkeyi büyük güç yapan özellikler neler?

Ekonomik ve askeri kaynaklar, bölgesi dışına güç taşıyabilme yeteneği, uluslararası itibar ve krizlerden sonra yeniden toparlanabilme kapasitesi.

Avrupa Birliği neden büyük güç sayılmıyor?

AB ekonomik büyüklüğünü ortak orduya, tek dış politika iradesine ve hızlı karar verebilen merkezi bir siyasal kapasiteye dönüştüremiyor.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü’nden çerçeve yasa çağrısı: Bir başlangıç mı, yeni bir eşik mi?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →