“Tarihin Sonu” tezinin yazarı Francis Fukuyama, Jacobin’e verdiği röportajda Trumpçılığın tutarlı bir siyasal doktrinden çok intikam, tahakküm ve kişisel sadakat etrafında biçimlendiğini savunuyor. Ancak ona göre Amerikan demokrasisinin krizi yalnızca sağın eseri değil: Demokratlar işçi sınıfıyla bağını zayıflattı, sol devlet kapasitesine kuşkuyla yaklaştı, profesyonel kamu yönetimi ise reform yerine siyasallaştırmanın hedefi haline geldi.
Francis Fukuyama’nın siyasal yolculuğu, son yarım yüzyılda Amerikan siyasetinin geçirdiği dönüşümün küçük bir haritası gibi okunabilir.
Cornell Üniversitesinde Leo Strauss’un öğrencilerinden etkilenen, Ronald Reagan yönetiminde çalışan ve uzun yıllar Amerikan dış politika çevrelerinde yer alan Fukuyama, bugün kendisini artık muhafazakâr değil, “klasik sosyal demokrat” olarak tanımlıyor. Piyasa ekonomisinin korunması gerektiğini, ancak güçlü biçimde düzenlenmeden ve yeniden dağıtım mekanizmalarıyla tamamlanmadan istikrarlı bir siyasal düzen yaratamayacağını söylüyor.
Fukuyama’nın bu dönüşümü yalnızca kişisel bir fikir değişikliği değil. Amerikan muhafazakârlığının Trumpçılık doğrultusunda geçirdiği dönüşümle, liberal merkezin ve solun devlet, işçi sınıfı ve toplumsal eşitlik karşısındaki başarısızlıklarına ilişkin bir muhasebe de içeriyor.
Fukuyama, 4 Eylül’de yayımlanan Jacobin röportajında Amerikan sağının önemli bir bölümünün “raydan çıktığını” söylüyor. Fakat röportajın asıl sorusu bundan daha geniş: Devleti ortadan kaldırmayı vaat eden sağ ile devletin dönüştürücü gücüne güvenmeyi bırakan sol, Amerikan demokrasisinin bugünkü krizinde nasıl buluştu?
“Tarihin sonu”ndan son insanın huzursuzluğuna
Fukuyama, 1989’da yayımlanan “Tarihin Sonu mu?” makalesinde liberal demokrasinin insanlığın ulaşabileceği kusursuz düzen olduğunu değil, modern toplumları yönetmek için ayakta kalan en güçlü siyasal model olduğunu savunmuştu.
Onun yaklaşımında tarihsel çatışmaların sona ermesiyle insanın tanınma, mücadele ve üstünlük kurma isteği ortadan kalkmıyordu. Fukuyama bu dürtüyü, Antik Yunancadaki thymos kavramıyla açıklıyordu: İnsan yalnızca güvenlik ve refah değil, başkaları tarafından tanınmak ve saygı görmek de istiyordu.
Yeni anı kitabı In the Realm of the Last Man’de de bu tartışmaya geri dönüyor. Vladimir Putin ve Donald Trump gibi liderleri, liberal demokratik düzenin sınırlamalarını kabul etmeyen ve siyaseti yeniden kahramanlık, çatışma ve kişisel irade etrafında kurmaya çalışan figürler olarak değerlendiriyor. Kitabın ABD baskısı 8 Eylül’de Farrar, Straus and Giroux tarafından yayımlanıyor. Stanford Üniversitesi, kitabı Fukuyama’nın elli yıllık düşünsel ve siyasal yolculuğunun muhasebesi olarak tanıtıyor.
Trumpçılığa teori giydirme çabası
Fukuyama, Amerikan sağındaki dönüşümün yalnızca Donald Trump’ın yükselişiyle açıklanamayacağını düşünüyor. Patrick Deneen ve Michael Anton gibi düşünürlerin Aydınlanma öncesindeki dinsel ve kültürel bütünlüğe dönme arayışlarını, modern ve çoğulcu bir toplumda uygulanması mümkün olmayan bir siyasal nostalji olarak görüyor.
Teknoloji sermayesi çevresinde gelişen yeni sağ ise milliyetçiliği, dinsel göndermeleri ve seçkin karşıtlığını bir araya getiriyor. Peter Thiel ve J. D. Vance gibi isimler, Trumpçılığı daha kapsamlı bir siyasal programa dönüştürmeye çalışıyor.
Fukuyama’ya göre sorun, üzerine teori kurulmak istenen Trumpçılığın kendi içinde tutarlı bir doktrin oluşturmaması. Trump’ın kararlarını açıklamak için muhafazakârlık, izolasyonculuk ya da realizm gibi yerleşik siyasal kavramlar yetersiz kalıyor. Ortaya çıkan siyaset daha çok lidere sadakat, kişisel düşmanlıklar, intikam duygusu ve gücün sınırsız biçimde kullanılabileceği inancı etrafında şekilleniyor.
Bu nedenle Fukuyama, Trumpçılığı fikirlerin değil kişiselleştirilmiş iktidarın siyaseti olarak okuyor. Sağ düşünürlerin yaptığı ise bu iktidara sonradan entelektüel bir gerekçe kazandırmak.
Demokratlar işçi sınıfını nasıl kaybetti?
Fukuyama’nın teşhisi Amerikan sağıyla sınırlı değil. Trump’ın ilk seçmen koalisyonunda, sanayisizleşmiş ve ekonomik olarak gerilemiş bölgelerde yaşayan işçilerin önemli bir yer tuttuğunu hatırlatıyor.
Demokrat Parti yönetimleri Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı ve diğer ticaret serbestleştirmelerini destekledi. Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne katılmasının ardından milyonlarca imalat işi ortadan kalkarken, işini ve yaşadığı kentin ekonomik temelini kaybeden kesimlere güçlü bir toplumsal güvence sunulmadı.
Trump bu kaybın nedenlerini doğru biçimde açıklamadı; sermaye düzenini işçiler lehine değiştiren kalıcı bir program da kurmadı. Ancak öfkenin kimlere ait olduğunu gördü ve ona siyasal bir dil verdi.
Fukuyama’ya göre kopuşun kültürel bir boyutu da bulunuyor. Bir dönem sendikalı işçilerin belirleyici olduğu Demokrat Parti yönetimi, giderek üniversite mezunu profesyonellerin ve kentli seçkinlerin ağırlık kazandığı bir yapıya dönüştü. Parti yöneticileriyle işçiler yalnızca farklı ekonomik koşullarda yaşamaya değil, farklı diller konuşmaya başladı.
Göç, güvenlik ve kimlik meseleleri bu mesafeyi daha da görünür hale getirdi. Demokratlar maddi eşitsizliği merkezine alan evrensel bir programla farklı toplumsal talepleri buluşturmak yerine, çoğu zaman birbirinden kopuk seçmen gruplarını aynı koalisyonda tutmaya çalıştı.
Fukuyama, Bernie Sanders’ın temsil ettiği ekonomik eşitlik çizgisiyle kimlik siyasetine ağırlık veren kesimler arasındaki gerilimin Demokrat Parti içindeki temel ayrımlardan biri olduğunu düşünüyor. Yeni dönemde ilerici solun yeniden ekonomik meselelere yönelmesini olumlu buluyor.
Ancak bu yaklaşımın önemli bir kör noktası var. Irkçılığa, cinsiyet eşitsizliğine, göçmen karşıtlığına ve engellilerin dışlanmasına karşı verilen mücadeleleri “küçük grupların gündemleri” olarak görmek, eşitsizliğin yapısal biçimlerini görünmezleştirebilir. Sorun, bu taleplerin varlığı değil; ücret, barınma, sağlık ve kamusal hizmetler etrafında ortak bir siyasal programa bağlanamaması.
Tarafsız kamu yönetiminden sadakat bürokrasisine
Röportajın en önemli bölümlerinden biri, Trump yönetiminin federal bürokrasiye yönelik müdahalelerine ayrılıyor.
Fukuyama, profesyonel kamu görevlilerinin seçilmiş yöneticilerin kararlarını uyguladığını, ancak bunu parti sadakatine göre değil kamu hizmetinin kuralları içinde yaptığını vurguluyor. Sağlık, havacılık, uzay çalışmaları, finansal piyasalar ya da çevre politikaları gibi alanların yalnızca siyasi sadakatle yönetilemeyecek ölçüde uzmanlık gerektirdiğini belirtiyor.
Trump yönetimi ise kalıcı bürokrasi içinde seçmen iradesine direnen bir “derin devlet” bulunduğunu savunuyor. Bu doğrultuda geliştirilen Schedule Policy/Career düzenlemesi, politika üzerinde etkili yaklaşık 8 bin federal pozisyonu yeni bir statüye taşıdı. Beyaz Saray ve Federal Personel Yönetimi Ofisi, görevlilerin liyakat temelinde seçilmeye devam edeceğini savunuyor. Buna karşılık yeni düzenleme, bu çalışanların görevden alınmasına karşı sahip olduğu bazı güvenceleri zayıflatıyor.
Fukuyama’nın endişesi, kamu çalışanlarının performansının denetlenmesi değil. Asıl tehlikenin, uzmanlık ve kurumsal hafızanın yerini lidere kişisel sadakatin alması olduğunu düşünüyor.
ABD, 19. yüzyılda federal görevlerin seçimleri kazanan partinin destekçilerine dağıtıldığı bir himaye sistemine sahipti. 1883 tarihli Pendleton Yasası ile liyakate dayalı profesyonel kamu hizmetine geçilmeye başlandı. Fukuyama’ya göre bugünkü yönelim, devlet kapasitesini geliştirmek yerine ülkeyi modern kamu yönetimi öncesindeki bu düzene yaklaştırabilir.
Sol neden devletten kuşku duymaya başladı?
Fukuyama, Amerikan devletinin bugünkü işleyişini kusursuz bulmuyor. Kamu kurumlarının ağır düzenlemeler, uzun prosedürler ve birbirini kilitleyen yetkiler nedeniyle hareket edemez hale gelebildiğini kabul ediyor.
Fakat bu durumu yalnızca sağın devlet karşıtlığıyla açıklamıyor.
1930’lardan 1950’lere kadar Amerikan ilericiliği, federal devleti toplumsal dönüşümün başlıca araçlarından biri olarak görüyordu. Tennessee Valley Authority, Works Progress Administration ve büyük altyapı yatırımları bu dönemin ürünüydü. Devlet ekonomik kalkınma, istihdam ve kamusal hizmet üretme kapasitesiyle meşruiyet kazanıyordu.
1960’lardan itibaren şirketlerin kamu kurumları üzerindeki etkisi büyüdükçe ilerici hareketler devleti aynı zamanda denetlenmesi ve sınırlandırılması gereken bir güç olarak görmeye başladı. Çevre değerlendirmeleri, yerel itiraz mekanizmaları ve kamu yararı denetimleri, sermaye ile siyasal iktidarın keyfî kararlarına karşı önemli güvenceler sağladı.
Fakat zaman içinde neredeyse her kararı durdurabilecek bir prosedür düzeni ortaya çıktı. Konut, toplu taşıma, enerji ve altyapı yatırımları yıllarca süren izin ve itiraz süreçlerine takılabildi.
Marc Dunkelman’ın Why Nothing Works kitabı ile Ezra Klein ve Derek Thompson’ın başlattığı “bolluk” tartışması bu soruna yoğunlaşıyor: Demokratik devlet hakları ve çevreyi korurken yeniden nasıl konut, enerji, ulaşım ve kamusal hizmet üretebilir? Abundance kitabının temel iddiası, liberal siyasetin sorunları görme yeteneği gelişirken çözüm üretme kapasitesinin gerilemiş olması.
Fukuyama’nın önerisi kuralsızlaştırma değil. İşçi sağlığı, çevre ve yolsuzluğun önlenmesi için güçlü kuralların korunmasını; ancak kamu çalışanlarının yüzlerce sayfalık mekanik prosedürler yerine bilgi ve muhakemelerini kullanabilecekleri bir yönetim anlayışının kurulmasını savunuyor. Daha önce de devlet kapasitesinin bürokrasiyi tasfiye ederek değil, nitelikli kamu görevlilerine sorumluluk ve hareket alanı tanıyarak geliştirilebileceğini söylemişti. Stanford’daki bürokrasi çalışmaları da bu yaklaşımı destekliyor.
Güçlü yürütme solun da sınavı olabilir
Trump’ın genişlettiği başkanlık yetkileri yalnızca bugünkü yönetimin meselesi değil. Fukuyama, gelecekte seçilecek ilerici bir başkanın da Kongreyi ve kurumsal denetimleri aşarak aynı araçları kullanma isteği duyabileceği uyarısında bulunuyor.
Denetim ve denge mekanizmaları otoriter bir başkanı sınırladığı gibi, toplumsal reform yapmak isteyen bir hükümeti de yavaşlatıyor. Bu nedenle yürütme gücünü tek taraflı kullanmak, sonuç almak isteyen her siyasal hareket için çekici hale gelebiliyor.
Fukuyama’ya göre tam da burada araç ile amaç birbirinden ayrılamaz. İyi amaçlarla kullanılan sınırsız yetki, sonraki iktidara da aynı sınırsızlığı bırakır. Devletin yönetme kapasitesini güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü ve demokratik denetimi ortadan kaldırmayı gerektirmez.
Asıl mesele, hiçbir şey yapamayan bir demokrasiyle hiçbir sınır tanımayan bir yürütme arasında tercih yapmak zorunda kalmayan bir düzen kurabilmek.
Reagan’dan sosyal demokrasiye
Fukuyama artık kendisini muhafazakâr olarak görmüyor. Piyasa ekonomisinin gerekli olduğunu, ancak dikkatle düzenlenmesi ve gelir dağılımını düzeltecek mekanizmalarla tamamlanması gerektiğini savunuyor.
Ona göre İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki görece istikrarlı düzen, sermaye ile örgütlü emek arasındaki toplumsal uzlaşmaya dayanıyordu. Büyük şirketler, sendikaları kamusal kararların meşru bir tarafı olarak kabul etmek zorundaydı. Ronald Reagan döneminden itibaren örgütlü emeğin zayıflatılması yalnızca ücretleri ve çalışma koşullarını değil, siyasal sistemi dengeleyen bu kurumsal ilişkiyi de aşındırdı.
Fukuyama, New York siyasetinde yükselen Zohran Mamdani’yi bu açıdan ilgiyle izliyor. Mamdani’nin ideolojik kimliğin yanında barınma, ulaşım ve kamu hizmetleri gibi somut sonuçlara odaklanmasını “siyasal açıdan akıllıca” buluyor. Solun geleceği açısından ölçütün yalnızca doğru değerleri savunmak değil, insanların gündelik hayatında hissedilebilir sonuçlar üretmek olduğunu düşünüyor.
Demokrasi yalnızca korunarak yaşayabilir mi?
Fukuyama’nın muhasebesi, liberal demokrasinin krizini yalnızca Trump’ın kişiliğine bağlamadığı ölçüde önem kazanıyor.
Trumpçılık ekonomik ve toplumsal güvencesizliği yaratan düzeni ortadan kaldırmadı. Fakat o düzen içinde kaybedenlerin öfkesini gördü, ona düşmanlar gösterdi ve güçlü lider vaadiyle siyasal bir kimlik kazandırdı.
Demokratlar ise kurumları ve demokratik normları savunurken bu kurumların insanların hayatında ne ürettiği sorusuna yeterince güçlü bir yanıt veremedi. Kamu yönetimi konut yapamıyor, sağlık hizmeti sunamıyor, altyapıyı yenileyemiyor ve ekonomik güvence sağlayamıyorsa, yurttaşlardan yalnızca kurumlara saygı göstermelerini istemek giderek etkisizleşiyor.
Fukuyama’nın röportajından geriye kalan esas soru bu: Sol, devletin otoriterleşmesine karşı çıkarken onun toplumsal sorunları çözme kapasitesini yeniden kurabilir mi?
Demokrasiyi savunmak ile yönetme kapasitesi arasında tercih yapmak gerekmiyor. Tersine, insanların demokrasiye güvenebilmesi için hukuka bağlı, denetlenebilir ve gündelik hayatta sonuç üreten bir kamu düzenine ihtiyaç var.
İşçiler faşist ve ırkçı partiyi destekledi: Sol, işçi sınıfını nasıl kaybetti?
Fukuyama Trumpçılığı nasıl tanımlıyor?
Fukuyama’ya göre Trumpçılık kendi içinde tutarlı bir muhafazakâr doktrin değil. Kişisel sadakat, intikam, tanınma isteği ve gücün liderde yoğunlaşması etrafında biçimlenen bir iktidar tarzı.
Demokratlar işçi sınıfını neden kaybetti?
Ticaretin serbestleştirilmesi ve sanayisizleşme milyonlarca imalat işini ortadan kaldırırken Demokratlar güçlü bir ekonomik güvence kuramadı. Parti yönetiminin üniversite mezunu profesyonellerin kültürel diliyle özdeşleşmesi, ekonomik kopuşu siyasal ve kültürel bir mesafeye dönüştürdü.
Devlet kapasitesi neden önemli?
Konut, sağlık, ulaşım, enerji ve iklim politikaları yalnızca doğru yasalarla değil, bu yasaları uygulayabilecek nitelikli ve profesyonel kamu kurumlarıyla hayata geçirilebilir. Fukuyama, bürokrasinin siyasallaştırılması ile bürokrasinin işleyemez hale gelmesini demokrasinin birbirini besleyen iki tehlikesi olarak görüyor.
Geleceği geçmişin gölgesinden kurtarmak: Türkiye’de yeni bir sosyalizm arayışı
Kazanılabilir olanın ötesi: Bhaskar Sunkara New York’tan sosyalizmin hedefini hatırlatıyor

