₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Muayene odasında cevapsız kalanlar: Regl ağrısı normal mi?

Jinekoloji, adını Antik Yunanca gyne (kadın) ve logos (bilgi) kelimelerinden alır. Ancak gyne, Antik Yunan’da bugünkü kuir anlamıyla kapsayıcı bir “kadın” tanımı değil; daha çok doğuran, regl olan ve —mitolojide de sıkça gördüğümüz gibi— bedeni denetlenmesi gereken bir figürü işaret eder.

Bu tarihsel bakış, jinekolojinin yüzyıllar boyunca kadın bedenini salt bir “üreme işlevi” üzerinden tanımlamasına zemin hazırladı. Kadınlık, çoğu zaman doğurganlıkla eş anlamlı kabul edildi; bunun dışında kalan deneyimler görünmezleşti. “Kadın doğum” ifadesine sıkışan jinekoloji anlayışı da bu biyolojik özcülüğün bugüne kalan izlerinden biridir. 

Bu yaklaşımın bir başka sonucu da dışlayıcılık oldu. Jinekolojinin tarihsel çerçevesi, trans erkekleri, non-binary bireyleri ve “tanımlayamadığı” bedenleri uzun süre dışarıda bıraktı. Bugün dünyada, jinekoloji alanında trans erkekleri ve non-binary bireyleri kapsayacak bilgiye ve dile sahip bilim insanları ve tıp doktorları var.  Ancak mesele artık teoride değil, uygulamada. Bu tarihsel ve kuramsal çerçeve soyut gibi görünebilir. Oysa etkilerini en çıplak hâliyle, muayene odasında, iki kişinin arasında yaşanan o kısa ama belirleyici anlarda görüyoruz. Ve bütün bunları düşünürken, tıp alanının —jinekoloji özelinde— ne kadar eril bir zeminde şekillendiği de elbette göze çarpıyor. Henüz jinekolojinin öznesi olarak kabul ettiği halde cis kadınlar dahi, yaşanan sorunlara bütüncül çözümler üretmek yerine, çoğu zaman bitmek bilmeyen tedavi döngüleriyle yoran bir yaklaşım hâkim.

Tam da bu noktadan hareketle, hem bilgisine hem de feminist duruşuna güvendiğim, uzun yıllardır feminist alanda aktif olan sevgili arkadaşım, doktor Yeşim İşlegen ile konuşmak istedim. Kendi deneyimlerimden de yola çıkarak, jinekolojide “normal” denilerek geçiştirilenleri, sorulmayan soruları ve başka türlü bir yaklaşımın mümkün olup olmadığını konuştuk. Bu söyleşide hem bir jinekoloji muayenesi müdavimi hem bir feminist olarak sorularımı sordum.


Bu konuşmayı tek bir metne sığdırmak istemedik. İki–üç günde bir yayımlanacak dört parçalık bir seri hâlinde, jinekoloji pratiğinde çoğu zaman cevapsız kalan soruların izini sürmeye devam edeceğiz. 

Yeşim İşlegen kendisini bir insan hakları savunucusu olarak tanımlıyor. Dört yıl boyunca İzmir İnsan Hakları Derneği (İHD) şube başkanlığı yaptı; Türk Tabipleri Birliği İnsan Hakları Kolu’nda koordinatörlük görevini yürüttü. Uluslararası insan hakları örgütlerinde çalıştı; uzun yıllardır kadın hakları ve kadın sağlığı alanında aktif olarak emek veriyor.

Son dönemde çalışmalarını ağırlıklı olarak feminist biyoetik, jinekolojik muayenede psikiyatrik ve etik ilkelerin uygulanması üzerine yoğunlaştırmış durumda. İzmir Tabip Odası bünyesinde Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi’nin koordinatörlüğünü yürütüyor. İzmir Kadın Dayanışma Derneği üyesi.

İHD Merkez Yürütme Kurulu’nda görev aldı; Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) çalışmalarında aktif rol üstlendi. Uzun yıllar işkencenin önlenmesi alanında çalıştı; cezaevlerinde sağlık ve mahkûm hakları, F tipi cezaevleri ve sosyal izolasyon konularında saha deneyimi edindi. Sosyal izolasyonun tıbbi ve psikolojik etkileri üzerine yayımlanmış makaleleri bulunuyor. Feminizm ve psikanaliz, klinik pratiğiyle birlikte ele aldığı özel çalışma alanları arasında yer alıyor.

Ayrıca kendisi ben doktor doktor sürünürken ve dönüşü olmayan hastalıklarım olduğunu sanarken beni baştan yaratarak iyileştirmiş kişisel cankurtaranımdır 🙂 

Merhaba Yeşim. Modern jinekoloji, bilimsel ilerlemelerle birlikte hayat kurtarıcı bir alan hâline gelse de, bu tarihsel mirasın izlerini hâlâ taşıyor. İnsanların ağrılarının küçümsenmesi, şikâyetlerinin “normal” kabul edilmesi, bedenlerine dair kararların kültürel normlarla şekillenmesi bu mirasın bir parçası. Regl ağrısının sıradanlaştırılması, vajinal şikâyetlerin yıllarca aynı tedaviyle geçiştirilmesi, korunma yöntemlerinin medeni duruma göre konuşulması bu yapının güncel yansımaları. Bugün birçok insan jinekolog muayene odasından cevaplarla değil, daha fazla soruyla çıkıyor. Bu noktada sana sormam için de oldukça talep aldığım ilk soru şu: Regl ağrısı “normal” mi? Çoğu doktor ya “normal” diyor ya da doğum kontrol hapı veriyor ve bu konunun tamamen çözüldüğü bir örnek göremiyoruz.

Dismenore, yani adet sancısı ile travma arasında bir ilişki mevcuttur. Bu yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda psikososyal düzlemde tartışılması gereken bir konudur. Ben hastalarımda mutlaka çocukluk çağı istismarı, cinsel şiddet ve duygusal travmaları araştırırım; çünkü travmatik deneyimlerin regl olan insanlarda dismenore görülme sıklığını ve şiddetini artırabileceğini gösteren veriler var.

Benim şahsi kanaatim —bu hiçbir yerde okuduğum bir şey değil ama yılların bana kazandırdığı bir deneyim— tarihte kadınların köleleştirilme döneminde erkekler tarafından cinsel şiddete maruz kaldıkları bir dönem olduğu yönünde. Veriler de bunu gösteriyor aslında. Hepimiz biliyoruz ki bir toplumsal bilinç aktarımı söz konusu ama kadınlara ait bir toplumsal bilinçdışı da var. Dismenorenin bununla da ilintili olabileceğini düşünüyorum. Bu konuda araştırmalar da yapıyorum.

Dediğim gibi, araştırmalarda dismenorenin yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda yaşam tarzı ve psikososyal faktörlerle ilişkili olduğu görülüyor. Çünkü travma sonrası gelişen hipotalamus–hipofiz–adrenal eksenindeki bozulmalar ağrı algısını artırır. Travma sonrası bedenin ağrıyı ifade etme biçimi de değişebilir. Dismenore, bu semiyotikleşmenin bir örneği de olabilir. TSSB (Travma Sonrası Stres bozukluğu) ve kronik stres, prostaglandin üretimini ve inflamatuar yanıtı artırabilir.

Dismenorenin iki çeşidi vardır: Primer dismenore, altta yatan organik bir hastalık olmaksızın prostaglandin artışı ile ilişkilidir. Sekonder dismenore ise endometriozis, miyom ve polipler gibi nedenlere bağlıdır. Çok şiddetli alt karın ağrısı, bele vuran ve bacaklara yayılan kramplar, bulantı, baş ağrısı ve halsizlik görülebilir.

Tedavi yaklaşımı bu nedenle yalnızca ilaçla değil; psikososyal destek, travma odaklı terapi ve stres yönetimiyle bütüncül bir şekilde ele alınmalıdır. Dismenoreyi sadece bir adet sancısı olarak değil, kadınların beden hafızasında travmanın yeniden yazıldığı bir alan olarak düşünmek gerekir. Bu, hem klinik hem de pedagojik açıdan dönüştürücü olabilir.

Dismenore, bence bu nedenlerle bir tür sessiz tanıklık olarak da okunabilir. Beden, geçmişte yaşanan şiddeti ya da dışlanmayı her ay yeniden dile getirir. Tabii ki bu durum, abjectleşme ve yeniden travmatizasyon da ilişkilidir. Jinekolojik muayene ve doğum süreçlerinde yaşanan abjectleşme —yani bedenin nesneleştirilmesi, utanç nesnesi hâline gelmesi— travmayı pekiştirir. Adet sancısı, bu bedensel sancının yankısı gibi de görülebilir. Beden, hem biyolojik hem de toplumsal travmayı aynı anda yaşar. TSSB yaşayan insanlarda dismenorenin bu nedenle daha şiddetli görülebildiğini, özellikle işkenceye maruz bırakılanlarda yaptığımız incelemelerde gözlemledik.

Ağrı algısı yalnızca sinir sistemiyle değil, toplumsal cinsiyet normları tarafından da şekillenir. Kadınların dayanması beklenen bir sancı, aslında travmanın normalleştirilmiş bir biçimi olabilir. Dismenoreyi yalnızca tedavi edilmesi gereken bir semptom olarak görmek, travmanın tanıklığını da siler. Bu sancıyı etik bir tanıklık olarak kabul etmek gerekir. Kadınların bedenleri travmayı görünür kılar ve bu görünürlük toplumsal hafızayı mümkün kılabilir. Klinik pratikte bu baskıları bastırmak yerine, nasıl görünür kılabileceğimizi araştırmamız gerekiyor.

Asla atlanmaması gereken bir diğer konu da şudur: Adet sancısıyla gelen hastalarda “bu basit bir adet sancısı” deyip analjezik verip göndermek yanlıştır. Endometriozis ve başka organik sorunlar da dismenore ile kendini gösterebilir. Bunlar atlanırsa ileride çok ciddi sıkıntılara yol açabilir; erken teşhis olmazsa. Sadece hekimler değil, regl olan insanlar da adet sancısını normal kabul ediyor. İş yerleri de bunu normal kabul ediyor. Ben dismenoreyle gelen hastalarıma genellikle üç gün, beş gün rapor veriyorum. O sancıyı şahsen deneyimlemiş biriyim. Ama işyerlerinde normal kabul ediliyor, aile içinde normal kabul ediliyor. Bir hekim olarak, bu sancının altında travma araştırdığınızda ya da tetkikleri ilerlettiğinizde, eğer sürekli takip etmediğiniz bir hastaysa, ilk kez karşılaştığınız bir hastaysa, bu incelemeleri yaptırmakta zorlanıyorlar. Yani aslında kadınların kendi bedenlerine yabancılaşması sadece klinik pratikle ilgili değil; popülasyonun tümünde bu düşünme tarzı var.

Bununla ilgili yapılmış bazı kesitsel araştırmalar da mevcut. Örneğin 2024 yılında İnönü Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada Türkiye’de kadınlarda dismenore ile ilişkili faktörler incelenmiş. Sonuçlar, dismenorenin yüzde yetmiş beşe varan oranda görüldüğünü ve psikososyal faktörlerin, stresin, yaşam tarzının ve duygusal deneyimlerin önemli rol oynadığını göstermiş. Yine Marmara Üniversitesi’nde 2014 yılında yapılan bir araştırmada dismenore etkilenmişlik ölçeği geliştirilmiş ve bu ölçek, kadınların dismenoreyi yalnızca biyolojik nedenlerle yaşamadığını ortaya koymuş.

Elbette tedavi tarafında şöyle bir durum da var: Dismenore tedavisinde oral kontraseptifler sık kullanılıyor; bunun nedeni progesteron etkisinin dismenore üzerinde faydalı olduğunun bilinmesi. Benzer şekilde gebelik süreçlerinde vücudun yoğun progesterona maruz kalması söz konusu. Bu süreçlerin ardından kadınların yaklaşık yarısında dismenorenin kaybolduğu ya da belirgin şekilde azaldığı görülüyor. Bu durum uzun yıllar boyunca doğrudan progesteron etkisiyle açıklama geldi.

Ancak burada başka bir ihtimali de düşünmek gerekiyor. Belki de mesele yalnızca hormonal değil. Gebelikle birlikte kadının toplumsal olarak özneleşmesi —tırnak içinde söylüyorum, çünkü bu özneleşme aynı zamanda belirli bir nesneleşme sürecini de içeriyor— yani görünmezlikten çıkıp toplum tarafından tanınan, korunan, meşru bir bedene dönüşmesi ve dışlanmadan görece kurtulması, ağrıların azalmasında etkili olabilir. Başka bir deyişle, dismenorenin gebelik sonrası azalması yalnızca progesteronla değil; kadının bedeninin ve varlığının toplumsal olarak farklı bir yere konmasıyla da ilişkili olabilir.

*Bir sonraki bölümde, vajinal şikâyetlerde yıllarca süren tedavi döngülerini ve “Candida” tanısının neden bu kadar kolay konulduğunu konuşacağız.

Jinekolojik muayenenin politikleşen mahremiyeti: Kadın bedeni, hak ve siyaset

Good Girls Revolt: Basında cam tavanlar hiç kırıldı mı? 

Kadınlar için güvenlik ayrıcalık değil hak: Enif Yavuz Dipşar İstanbul’un şiddetle mücadele hattını anlatıyor

Gazi hekimler, göç eden gençler ve sağlıkta kalite hareketi

Etiketler: regl, dismenore, regl ağrısı, endometriozis, kadın sağlığı, jinekoloji, travma, TSSB, feminist biyoetik, hasta hakları, İzmir