Bu hafta Diyarbakır gezisinde yerel yönetimlerin çalışmalarını yerinde gözlemleme ve kendileri ile sohbet etme imkânı buldum. Başka bir yaşamın mümkün olduğuna inanarak yol alanlardan biri olan Bişar İçli ile uzun süredir ekoloji mücadelesine emek veren Diyarbakır Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Daire Başkanı Evin Dinar’la, son dönemde yürüttükleri çalışmalara dair bir sohbet gerçekleştirdik.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Daire Başkanlığı bünyesinde Agroekoloji İklim Okulu’nu inşa ederek çocuklar ve gençlerle eğitimler ve uygulamalar yapmaya devam ediyorlar. Atık ayrıştırmadan bitkisel atık yağ toplamaya, ekoloji meclis çalışmalarından stratejik planlara kadar pek çok alanda faaliyet yürütülüyor. Bana göre en önemlisi ise yalnızca kendi sorumluluk alanlarıyla sınırlı kalmadan; park ve bahçelerden kadın birimlerine kadar belediyenin tüm çalışmalarında ekolojik bir duruşu bütünlüklü biçimde oluşturmaya çalışmaları.
Söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Uzun süredir kayyum tarafından yönetilen bir belediyeyi devraldınız. Sizden önce bu birim kurulmuştu. Kayyumdan sonraki süreçte nasıl bir tablo ile karşılaştınız? Ekolojik belediyecilik paradigmasıyla yola çıktınız; bu süreci biraz anlatır mısınız?
Evin Dinar: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Daire Başkanlığındayız. Başlamadan önce bu başkanlığın hangi süreçlerde ve nasıl kurulduğundan bahsetmek iyi olur. İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Daire Başkanlığı, Diyarbakır’da 2023 yılının ekim ayında kurulmuş. Aslında bu birim, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 30 büyükşehirde yönetmelikle kurulmasını zorunlu kıldığı bir yapı. Ancak biz göreve geldiğimizde, bu başkanlık neredeyse yalnızca isminden ibaret bir durumdaydı. Teknik personel yetersizliği vardı, bütçesi uygun planlanmamıştı ve açıkçası bir yazışmanın dahi yapılmadığı bir birimdi.
Türkiye genelinde bu birimler görece yeni sayılabilir; ancak bazı büyükşehirlerde daha önceki yıllarda daha sistematik ve çalışma bütünlüğü açısından daha gelişmiş örnekler vardı. Diyarbakır’da ise nereden başlayacağımızı, neyi referans alacağımızı tam olarak bilmediğimiz bir tablo ile karşılaştık. Biz bu noktada ekolojik belediyecilik bakış açısıyla yola çıktık. Ekolojik belediyecilikten kastımız; iklim krizini ve buna bağlı tüm meseleleri yalnızca teknik bir çevre sorunu olarak değil, insanların yaşam biçimlerinden ekonomik ve sosyokültürel koşullarına kadar her alanı etkileyen bütünlüklü bir kriz olarak ele almak. Dolayısıyla bu başlıkların hiçbirini birbirinden ayrı düşünmeden ilerlemeye çalışıyoruz. Örneğin altyapı çalışmaları da dâhil olmak üzere tüm süreçlere bu bütüncül perspektifle yaklaşılması gerektiğini savunuyoruz. Çalışmaların toplumsallaşmasını çok önemsiyoruz; iklim krizi ve iklim değişikliği konularını da bu çerçevede ele alarak yürütüyoruz. Temelde iklim krizini, teknik bir mühendislik meselesinin ötesinde toplumsal bir sorun olarak konumlandırıyoruz.
Aslında çok önemli bir noktaya değindiniz. Altyapı çalışmalarından yol yapımına kadar her alanda ekolojik bir perspektifle çalıştığınızı söylediniz. Bu, ekolojik bakış açısının kurumsallaşması açısından oldukça önemli. Aynı zamanda halkın katılımından da bahsettiniz. Bu noktada halkın iklim ve sıfır atık politikalarına yaklaşımı nasıl? Bir sahiplenme görüyor musunuz? Örneğin Agroekoloji İklim Okulu bu anlamda nasıl bir rol oynuyor?
Evin Dinar: Daha önce de belirttiğim gibi, hiçbir altyapısı olmayan bir birimi devraldık. Bu nedenle ilk adım olarak bir ekip kurduk. Ardından bir yol haritasına ihtiyaç olduğunu düşünerek Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı’nı hazırladık. Bu planı çalıştaylar, sivil toplum örgütleri ve akademisyenlerin katkılarıyla güçlendirdik; ancak hâlâ istediğimiz düzeyde olduğunu söyleyemeyiz. Planlarımız güncellenebilir ve revize edilebilir bir yapıda. Kentin ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden ele alıyoruz. Daha çok toplumsal boyutunu güçlü kılabilecek mekanizmaları hala yürütüyoruz.
Sabit ve değişmez bir eylem planı anlayışıyla ilerlemiyoruz. İhtiyaçlara göre şekillenen, takip edilebilir ve raporlanabilir bir süreç işletiyoruz. Agroekoloji İklim Okulu’nun detaylarına Bişar daha çok değinecek; ancak bizim için bu okul, kentleşme nedeniyle doğadan kopan yaşam biçimlerine karşı pratik bir karşılık sunması açısından çok kıymetli. Okula gelen çocuklar ve öğrenciler, öğretmenleri ve eğitmenleri ile birlikte bu kopukluğu sıkça dile getiriyor. Bir domatesin ağaçta mı yoksa yerde mi yetiştiğini bilmeyen bir nesilden söz ediyoruz. Bu durum yalnızca çocuklar için geçerli değil; biz yetişkinler de doğadan büyük ölçüde kopmuş durumdayız. Modern kent anlayışı ilk bakışta konforlu, refah seviyesi yüksek ve ekonomik imkânlar sunan bir yaşam vaadi gibi görünse de, bunun beraberinde getirdiği pek çok olumsuzluk var. Daha sağlıksız ve daha tüketim odaklı yaşam biçimleri bunların başında geliyor.
Agroekoloji, bizim için iklim krizine yönelik doğa temelli çözümlerin somutlaştığı bir alan. Yağmur suyunun önemi, güneş ve rüzgar enerjisiyle kendi enerjisini üreten yapılar, kompost üretimi ve sürdürülebilir yapı modelleri –özellikle kerpiç yapılar– gibi pek çok uygulama bu alanda deneyimlenebiliyor. Aynı zamanda agroekoloji okulu, biyoçeşitlilik açısından da önemli bir örnek. Birden fazla türün bir arada yaşamasının iklim uyumu ve iklim değişikliğine karşı direnç açısından ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.
Okulu hayata geçirdiğimiz günden bu yana artan öğrenci grupları ve yoğun talep, hem ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu hem de “iklim krizi yalnızca atmosferik bir olay değildir” düşüncesinin karşılık bulduğunu gösteriyor. Bu okul, tüketim alışkanlıklarımızdan yaşam biçimlerimize kadar pek çok alanda dönüştürücü bir model sunuyor. Çünkü orada yağmur suyunun öneminden güneş enerjisiyle kendi enerjisini üreten bir yapı modeline kadar kompost yapımından sürdürülebilir yapı modellerindan olan kerpiç yapı örneklerine kadar birçok şeyi deneyimleme imkanı yaratmış oluyoruz. Bunun yanı sıra bitkisel atık yağ toplama kampanyası yürüttük.

Bu kampanya o dönemde oldukça ses getirdi. Kampanyanın pratik işleyişinden biraz bahsedebilir misiniz? Evleri tek tek mi dolaşıyorsunuz, yoksa belirli bir bölge mi seçildi?
Evin Dinar: Süreç şu şekilde ilerledi: Öncelikle restoranlar, kafeler ve atık yağ üreten işletmelerle başladık. Lisanslı bir firmayla protokol yaptık; bu firma topladığı bitkisel atık yağları biyodizele dönüştürüyor. Daha sonra bu sürece haneleri de dâhil ettik. Haneler, biriktirdikleri 5 litre atık yağa karşılık 1 litre bitkisel yağ alıyor. Bunun için bir telefon hattı oluşturuldu; 5 litre tamamlandığında arandığında ekipler evden gelip yağı alıyor.
Bizim birimdeki ekip arkadaşlarımız da işletmeleri ve Esnaf ve Sanatkârlar Odası’nı sürece dâhil ederek sahada aktif bir çalışma yürütüyor. Hem farkındalık yaratmak hem de bilgilendirme ve eğitim faaliyetleriyle bu süreci sürdürülebilir bir politika hâline getirmeye çalışıyoruz. Başlangıçta atık yağını ayrı biriktiren ama nereye vereceğini bilmeyen ya da bu yöntemi hiç uygulamayan haneler vardı. Bugün ise süreci sahiplenen ve atıklarını ayrıştırmaya başlayan bir halktan söz edebiliyoruz.
Çok başlıklı bir mücadele de olmuş oluyor. Gıda krizinin derinleştiği bu günlerde hanelerin mutfağına da küçük bir katkı sunmuş oluyorsunuz. Peki, bu birimin tüm çalışmalarını düşündüğünüzde; mahalleler, kadınlar ve gençler bu süreçlere nasıl dâhil ediliyor?
Evin Dinar: Örneğin bitkisel atık yağ çalışması kapsamında, kadın yaşam merkezlerindeki kadın danışanlar ve kursiyer kadınlarla, Kadın Politikaları Daire Başkanlığımızla birlikte eğitim ve farkındalık çalışmaları yürüttük. Kadın yaşam merkezlerindeki kadınlar da bu sürece dâhil edildi. Bunun yanı sıra bir gönüllü ağ oluşturmak istiyoruz. Zaman zaman sivil toplum örgütleriyle temizlik kampanyaları ve çöp toplama etkinlikleri gerçekleştirdik. Ancak bu çalışmaları, tam da söylediğiniz gibi, gönüllü ekiplerle mahallelerde yurttaşla birlikte yürütülen bir sürece dönüştürme fikrimiz var. Henüz birim olarak sayısal anlamda tam kapasiteye ulaşamadığımız için yurttaşla doğrudan ve sürekli temas kurma konusunda kendimizi eleştiriyoruz.
Atık ayrıştırma konusunda Kayapınar İlçe Belediyemizle birlikte bir pilot çalışma başlattık. 15 siteye atık ayrıştırma kutuları yerleştirdik. Amacımız hem eksiklerimizi görmek hem de doğru yöntemi belirlemekti. Bu kapsamda plastik, cam, kâğıt ve metal ayrıştırması yapılıyor. Siteler seçilirken hem site yönetimleriyle hem de orada yaşayan yurttaşlarla bir dizi toplantı yaptık. Süreci sahiplenmeye daha hazır olan bir grupla başlanmasının önemli olduğunu düşündük. Kayapınar bölgesinin tercih edilmesinin bir diğer nedeni ise sitelerden başlamanın daha kolay olmasıydı. Ayrıca Kayapınar İlçe Belediyesi’nin bir atık getirme merkezi bulunuyor. Toplanan atıkların burada biriktirilerek geri dönüşüme kazandırılması da bu bölgenin seçilmesinde etkili oldu.
Elbette nihai hedefimiz, kaynağında ayrıştırmayı kentin tamamına yaymak. Bu sürecin ilk adımını ise kurum içinden başlattık. Çünkü Bişar’ın da sıkça vurguladığı gibi, değişime kendimizden başlamazsak bunu kente yaymak çok daha zor. Bu nedenle önce kendi belediye binalarımızda atık ayrıştırma kutularını yerleştirdik. Ekip arkadaşlarımız birim birim dolaşarak, bunun neden gerekli olduğunu ve her atığın çöp olmadığını anlattı. Şu anda aylık olarak çıkan atık miktarlarını kaydediyor, ne kadar yol aldığımızı takip ediyoruz. Bugün Büyükşehir Belediyesi birimlerinde hazır su kullanmıyoruz. Bu kentin suyu temiz sudur, biz kendi birimimizde hazır su kullanımını sonlandırdık. Amacımız diğer birimlerde de kullanılmaması.
Bişar İçli: Buradaki asıl kilit nokta şu: Kentte yapılacak tüm çalışmalar ve yapılar, diğer STK’lar ve belediye birimleriyle karşılıklı danışılarak hayata geçiriliyor. Örneğin bir park yapılacaksa, ekolojik yaşama uygun şekilde tasarlanması gerekiyor. Bu bizim için çok önemli. Bizim birimimiz, belediyenin diğer birimleriyle koordinasyonu sağlıyor. Açıkçası süreci bütünüyle inşa etmiş değiliz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Paris Anlaşması sonrasında yalnızca ismine “iklim” kelimesini ekleyip başka bir çalışma yapmadan tabela niteliğinde bir birim oluşturmuştu. Biz ise bu meseleye bir paradigma olarak yaklaşıyoruz. Bu nedenle tüm süreçlere ekolojik belediyecilik anlayışıyla bakmak bizim için temel bir ilke.
En dikkat çekici örneklerinizden biri de Agroekoloji İklim Okulu’nun yapım süreci. Yapıların tamamı ve kullanılan malzemeler atık ve geri dönüşüm malzemelerinden oluşturulmuş, belediyeye ek bir bütçe yükü getirmeden hayata geçirilmiş. Bu süreci biraz anlatır mısınız?
Bişar İçli: Bugünün en büyük problemlerinden biri su meselesi. Dünyanın da en büyük sorunlarından biri su. Kürdistan coğrafyasının en önemli problemlerinden biri kuraklık; ancak aynı zamanda ilk tohumun yeşerdiği coğrafya da burası. Tohum bizim için bir bellek, bir tarih, bir hafızadır. İnsanlığın tohumu evcilleştirmesinden bu yana yaşam onunla birlikte başlamıştır. Bu nedenle agroekoloji iklim okulunu dönüştürmeye tohumlarla başladık.
Ardından kerpiç yapılar kurduk. Kerpiç yapının kültürel ve tarihsel sürecine baktığımızda, bu coğrafyaya ait olduğunu görüyoruz. Kerpiç evleri inşa ederken, belediyelerde bulunan atık malzemelerle bir yaşam alanı oluşturduk. En temel meselemiz tüketim meselesi. Maalesef çok ciddi bir tüketim alışkanlığımız var. Kurumsal ölçekte baktığınızda, kamyonlarla tonlarca atık malzeme çıkıyor. Biz bu işe dört-beş arkadaşla başladık. Kayyumdan önce ilk inşaatlara başladık; ancak bu yapılar iki kez kayyum süreci gördü ve sekiz yıl boyunca hiç bakım yapılmadı. 2024’te yeniden göreve geldiğimizde, belediye bütçesinden hiç harcama yapmadan, atık malzemelerle bu okulu yeniden oluşturduk. Ardından çevre düzenlemesine başladık.
Tohum kütüphanemiz ise dokuz-on yıldır süren bir serüven. Bugün okulda; tohum kütüphanesi, sera, yağmur suyu deposu, hayvan kümesi, kompost alanı, solucan gübresi üretimi, çocuklar için oyun alanları, eski tarım aletlerinin sergilendiği bir müze alanı, rüzgâr ve güneş enerjisi sistemleri gibi pek çok alan bulunuyor. Biz her şeyin bir şekilde mümkün olduğuna inanıyoruz; yeter ki insanlar idealist ruhlarından vazgeçmesin.
Aslında biz yaşamı, “nasıl yaşamalıyız?” sorusuna cevap arayarak kuruyoruz. Sistem bize sürekli bir şey dayatıyor. Kapitalist sistem, tüketim ve açlık üzerinden bir terbiye politikasıyla insanları köleleştirmeye çalışıyor. Biz bunu kırmak istedik. Bu yüzden okul kurma fikriyle yola çıktık. Hiç reklam yapmadan, yalnızca bu yıl içinde 68 grup ağırladık. Devlet okulları, özel okullar ve rehabilitasyon merkezlerinden çocuklarla çalışmalar yaptık.
Şu anda kreşlerimiz ve Kadın ve Aile Hizmetleri Başkanlığına bağlı birimlerimiz var. Mahallelerdeki çocukların, gençlerin ve kadınların bu alana gelmesi için çeşitli çalışmalar yürüttük; geri dönüşüm atölyeleri başta olmak üzere pek çok etkinlik düzenledik. Sanat etkinliklerinden tohum atölyelerine kadar birçok faaliyeti sürdürüyoruz. Bir çocuk toprağa dokunmadan, istediğiniz kadar doğadan bahsedin; bunun etkili olacağını düşünmüyoruz. Çocuklar gübreyi gördüğünde ne olduğunu bilmiyor, keçiyle kuzuyu ayırt edemiyor. Biz bunu değiştirmek istedik. Bu yüzden gelen her gruba en az bir atölyeyi zorunlu kıldık. Sadece gelip fotoğraf çeksinler istemiyoruz; dokunsunlar, hissetsinler, pratik olarak bir şeyler yapsınlar istiyoruz.
Önümüzdeki süreçte taş değirmen kurmayı planlıyoruz. Çocuklar geldiğinde buğdayın nasıl una dönüştüğünü görebilsin, ekmek yapmayı öğrenebilsin istiyoruz. Açık hava sinemaları ve doğa kampları planlarımız arasında. Çocuk doğa kamplarıyla, doğayı deneyimleyebilecekleri alanlar yaratmayı hedefliyoruz.
Agroekoloji okulu başka ilçelerde de bulunuyor mu? Böyle bir hedefiniz var mı?
Bişar İçli: Şu an için yok, ancak ikinci tohum kütüphanemizi hazırlıyoruz. Ekoloji Derneği ile çalışmalarımızı ortaklaştırıyoruz. Aslında hedefimiz, her ilçede bu okulların kurulması ve tohum kütüphanelerinin yaygınlaşması. Bugün tohumlar maalesef şirketlerin elinde. “Gıdayı ele geçirirseniz insanlığı ele geçirirsiniz” denir ya; bu gerçekten çok doğru. Aslında şu an bir biyolojik savaşın içindeyiz. Bu biyolojik savaşa karşı yerel tohumlarımızı yaşatmak, tarihsel yapımızı korumak istiyoruz. Çünkü her bir tohumun bir tarihi, bir belleği, bir hafızası var. Bu nedenle tohum kütüphanelerini büyütmek istiyoruz. Okulun hemen yanında 15 dönümlük bir tıbbi aromatik bitki bahçemiz var. Bu alan, kadınların hem üretim hem de işleme yaptığı bir alan olarak kurgulandı.
Aslında kadınların ve çocukların üretim döngüsüne daha fazla dâhil olduğu bir alan da inşa etmiş oldunuz. Bir de hem dünyada hem de bu coğrafyada en önemli sorunlardan birinin su krizi olduğunu vurguluyorsunuz. Kısa bir süre önce Mezopotamya Su Forumu’nu da gerçekleştirdiniz. Bu forumda neler konuşuldu, neler hedeflendi, biraz anlatabilir misiniz?
Bişar İçli: Bu forum bizim için çok önemliydi. 350 kişinin bir araya gelmesi, dokuz farklı ülkeden yetmişe yakın katılımcının bulunması ve her kesimden insanın orada olması oldukça kıymetliydi. Sadece akademisyenlerin katıldığı bir forum değildi; çiftçiler, yerel yöneticiler, bürokratlar, suyla temas kuran ve bu konuda duyarlılığı olan herkes vardı. Dört farklı dilden simultane çeviriler yapıldı, sonuç bildirgesini ise altı dile çevirdik. Bu coğrafyada o kadar fazla sorun yaşadık ki gıdayı ve suyu unuttuk. En temel varlık meselemiz olan su varlığımızı gözden kaçırdık. Alttan alta, sinsice yürütülen biyolojik savaşı uzun süre göremedik. Şirketler su üzerinde egemenlik kurdu. Ülkeler arasındaki su protokollerine ve anlaşmalarına baktığımızda, müşterek bir varlık olan suyun devasa bir silaha dönüştürüldüğünü görüyoruz.
Evet, coğrafyada savaş politikaları daha görünür ve ön planda; bu mücadele hattı nedeniyle diğer mücadele alanları ne yazık ki geri planda kalabiliyor. Buradan biraz da sosyal eşitsizlik meselesine geçmek istiyorum. Su ve gıda krizi bu coğrafyayı nasıl etkiliyor?
Bişar İçli: Dünyada su konseyleri var, ancak bunlara alternatif yapılar oluşturmamız gerekiyor. Suyu yalnızca bir devlet politikası olarak ele almamalıyız; halkın taleplerini de görmek zorundayız. Politik duruş elbette önemli, ancak suyun gerçek sahipleri olan diğer canlıları da düşünerek hareket etmek gerekiyor. Bizim temel yaklaşımımız bu.
Örneğin su komünleri kurulmalı. Bununla birlikte ulusal düzeyde bir su meclisi de oluşturulmalı. Bu meclis, suya ilişkin politikalar üreten bir yapı olmalı. Alternatif bir mücadele alanı yaratmak zorundayız. Geleceğin savaşlarının ne olacağı ortada; su meselesi korkunç bir noktaya gidiyor. Şirketler ve devletler suyu bir meta olarak görüyor. Oysa su yaşamdır, canlıdır. Su krizi demek gıda krizi demektir. Bu krizden en fazla etkilenen coğrafyalardan biri de Mezopotamya’dır.
Su krizini tetikleyen en önemli unsurlardan biri tarım politikalarıdır. Kurak bir bölgede pamuk ve mısır ekiliyor, üstelik ortada bütünlüklü bir tarım politikası yok. Bugün hâlâ mısır vahşi sulama yöntemleriyle yetiştiriliyor. Buna gerçekten ihtiyacımız var mı, yoksa endüstriyalizmin ve para hırsının bir sonucu mu? Her gün yeni kavramlar ortaya atılıyor; örneğin “susuz tarım”. Toprakta ciddi bir tuzlanma var, nem yok. Nem olmayan toprakta susuz tarım nasıl yapılacak? Eskiden dokuz-on metrede çıkan su, bugün yüzlerce metre derinlikte su aranıyor.
Mezopotamya Su Forumu bize çok ciddi bir bilgi akışı ve güç sağladı. Bugün Rojava’ya baktığımızda, suyun ve enerjinin yok edilmesiyle tüm canlı yaşamın hedef alındığını görüyoruz. Su ve gıda birer silah olarak kullanılıyor. Oysa su ve gıda, yaşam hakkının temel unsurlarıdır. Birçok devlet bunu bilinçli olarak yapıyor. Coğrafyamızda yüzlerce maden ruhsatı veriliyor. Doğal yaşam alanları ve su varlıklarımız hiçe sayılarak talan ediliyor. Yağmur suyu depo sistemleri kuruyoruz. On ila on beş noktada pilot yağmur suyu hasadı alanları oluşturduk.
Buradan biraz da bulunduğunuz birimin merkezi idareyle ilişkisine gelmek istiyorum. Belediyenin içindeki yetki alanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yeterli mi, geliştirilmesi gereken noktalar var mı? Teknik kapasite açısından durumu nasıl görüyorsunuz?
Evin Dinar: Çok önemli bir noktaya değindiniz. Merkezi yönetimlerin yerel yönetimlerle koordinasyon sağlaması ve yerel yönetimlerin yetki alanlarını genişletmesi son derece önemli. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bu birimleri zorunlu tutarak otuz büyükşehir için bir yönerge yayımlamış olsa da, bu birimlerin yetki alanları hâlâ net değil. Örneğin Hevsel Bahçeleri söz konusu olduğunda, yetkinin tam olarak kimde olduğu belirsiz. Ayrıca Dicle nehrinin çıkışından Bismil’e kadar olan yaklaşık 100 km’lik kısmi nehir olarak tanımlanmadığı için kıyı koruma kanunu da uygulanamıyor. Bu da ciddi tahribatlara yol açıyor.
Biz kendi yetki alanlarımızı genişletmek ve birimlerimizi güçlendirmek için çaba gösteriyoruz. Dikilen bir ağaçtan bir asfalt çalışmasına, geçirimli yüzeylerden yağmur suyu toplamaya kadar her aşamayı tartışarak ele almak istiyoruz. Bunun için ilgili birimlerle koordineli ve eşgüdüm içinde çalışmaya gayret ediyoruz. iklim değişikliğini göz ardı etmeden, hatta merkeze alarak çalışmalar yürütülmesi için çaba harcıyoruz. Kadın politikaları, kırsal hizmetler, park bahçe, çevre koruma gibi birimlerle ortaklaşabildiğimiz noktalarda birlikte ilerliyoruz. Göreve geldiğimizden bu yana da belirli bir yol kat ettiğimizi açıkça görebiliyoruz.
Emeklerinize sağlık, birçok çalışmayı eş zamanlı yürütüyorsunuz. Özellikle kendi içinizde kalmadan diğer birimlerle koordineli çalışmanız oldukça önemli. Önümüzdeki süreçte belirlediğiniz temel hedefler neler?
Evin Dinar: Enerji, su ve atık meselesinin yanı sıra bir de emisyon başlığı var. Sera gazı emisyon envanterine baktığımızda bu üç temel alan öne çıkıyor: sabit enerji kullanımı, ulaşım ve atık yönetimi. Bunlara ek olarak ormanlaştırma meselesi de çok kritik bir yerde duruyor. Brezilya’da gerçekleştirilen COP30 kapsamında Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın yayımladığı bir raporda, 2024 yılı emisyon miktarlarının 2023’e kıyasla arttığı belirtiliyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri olarak da ormansızlaşma ve arazi kullanımındaki değişiklikler gösteriliyor. Devasa sanayi tesislerinin artan emisyonları ile birlikte orman alanlarının yok edilmesi bu tablonun başlıca sebepleri arasında. Oysa ormansızlaşmanın engellenmesinin, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmada ne kadar önemli olduğu hem bilimsel olarak kanıtlanmış durumda hem de bizim “ekolojik hafıza” ya da “kadim bilgi” dediğimiz tarihsel deneyimlerle de örtüşüyor.
Özellikle bölgemiz açısından ormanlaşma hayati bir öneme sahip. Diyarbakır’da son yıllarda yaşanan aşırı sıcaklık artışlarını, iklim krizinin doğrudan bir sonucu olarak görüyoruz. Ekstrem hava olayları ve kuraklık artık gündelik hayatın bir parçası hâline geldi. 2025 yılında Diyarbakır’da ölçülen en yüksek sıcaklık 46,7 dereceydi. Şehir merkezleri; betonlaşma, asfalt ve yapı yoğunluğu nedeniyle kırsal alanlara göre çok daha fazla ısınıyor. Isı birikiyor ve kent içinde bir “ısı adası” oluşuyor. Bunun önüne geçmenin en etkili ve aynı zamanda en doğal yollarından biri ağaçlandırma ve kent içi orman alanlarının oluşturulması. Elbette bunu yaparken bölgeye uyumlu, yerel bitki türlerinin tercih edilmesi çok önemli. Bu doğrultuda Ekoloji Derneği ile birlikte meşe palamudu ekim çalışmalarına başladık. Ormanlaşma bizim en temel hedeflerimizden biri ve bu konuda somut planlamalar yaparak ilerliyoruz.
Çocukları korumaya bir öğün okul yemeğiyle başlayabilir miyiz?
Kesinti değil, gasp: Polen Ekoloji ile su adaleti krizi üzerine
Etiketler: Diyarbakır, ekolojik belediyecilik, iklim eylem planı, sıfır atık, agroekoloji, tohum kütüphanesi, kompost, yağmur suyu hasadı, atık ayrıştırma, bitkisel atık yağ, su krizi, Mezopotamya Su Forumu, kent ısı adası, ormanlaşma, yerel yönetimler
