₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Aşk kimin için?

Her yıl 14 Şubat geldiğinde vitrinler kırmızıya boyanıyor, kalpler çoğalıyor, romantizm pazarlanıyor. Kapitalizmin en parıltılı günlerinden biri olan Sevgililer Günü, aşkı hediyeler ve tüketim üzerinden tanımlarken; toplumun “makbul” gördüğü bedenleri, ilişkileri ve hayatları merkezine alıyor. Peki ya o çerçevenin dışında kalanlar?

Engelliler, yaşlılar, yoksullar, LGBTİ+ bireyler, göçmenler… Yani sistemin “dezavantajlı” dediği ama aslında dezavantajı üreten sistemin kendisi olduğu gruplar. 14 Şubat’ta en görünmez olanlar yine onlar.

Aşkın da normali mi var?

Toplum, engelli bireyi çoğu zaman ya “bakıma muhtaç” ya da “kahraman” olarak konumlandırıyor. Ama bir özne olarak, arzulayan, seçen, sevilen, terk eden, flört eden bir birey olarak görmüyor. Engelliliği cinsellikten ve romantizmden arındırılmış bir alana hapsediyor.

Bu bakış açısı tesadüf değil; sağlamcı (ableist) kültürün bir sonucu. Sağlam bedenin norm kabul edildiği bir dünyada aşk da o normun etrafında şekilleniyor. Dizilerde, reklamlarda, sosyal medyada kaç engelli çift görüyorsunuz? Kaç kampanya, erişilebilir bir akşam yemeğini, tekerlekli sandalyeye uygun mekânları, işaret diliyle hazırlanmış romantik içerikleri hatırlıyor?

Sorun yalnızca temsil değil; erişim meselesi.

Bir kafeye giremeyen, toplu taşımada ayrımcılığa uğrayan, ekonomik olarak dışlanan bir bireyin “romantik akşam planı” ne kadar gerçekçi olabilir?

Yoksulluk ve aşkın sınıfsal hâli

14 Şubat, aynı zamanda sınıfsal bir eşitsizlik vitrini. Hediyelerin fiyatı yükselirken, geçim derdi büyürken; aşk bir “alışveriş performansına” indirgeniyor. Yoksul bir çift için romantizm, çoğu zaman borçlanma baskısı demek. Engelli bireyler ise zaten iş gücü piyasasında sistematik olarak dışlanıyor; ekonomik bağımsızlıkları sınırlandırılıyor.
Bu durumda 14 Şubat, bazıları için mutluluğun değil, yetersizlik hissinin günü oluyor.

Devlet politikaları ve görünmezlik

Engelli bireylerin bağımsız yaşam hakkı, erişilebilir kentler, istihdam eşitliği, sosyal güvence gibi temel başlıklar hâlâ yeterince karşılık bulmuyor. Oysa aşk, yalnızca bireysel bir duygu değil; kamusal koşullarla şekillenen bir deneyimdir.

Erişilebilir olmayan bir şehir, aslında aşkı da erişilemez kılar.

Bakım politikaları yetersizse, sosyal destekler sınırlıysa, dezavantajlı gruplar için romantik ilişki kurmak bile mücadeleye dönüşür.

Aşkı romantikleştirmek mi, eşitlemek mi?

Belki de 14 Şubat’ı yeniden düşünmek gerekiyor. Aşkı yalnızca iki kişi arasındaki duygusal bağ olarak değil; eşitlik, adalet ve onur talebi olarak görmek.

Gerçek bir Sevgililer Günü, engelli bireyin kamusal alanda özgürce var olabildiği, yoksulun hediyeyle ölçülmediği, farklı kimliklerin dışlanmadığı bir toplumsal düzenle mümkündür.
Aşk, ancak eşit koşullarda yaşanabildiğinde gerçekten evrenseldir.

Aksi hâlde 14 Şubat, yalnızca ayrıcalıklıların bayramı olmaya devam eder.

Belki de bugün sorulması gereken soru şudur: Toplum kimi sevmeye değer görüyor, kimi yalnızlığa mahkûm ediyor?

Afet doğal, eşitsizlik politik: Engellilik deprem yönetiminde neden hâlâ görünmüyor?

Engellilik, sol ve eksik kalan cesaret

Devlet kime yürüme hakkı tanır?

Etiketler: kent hakkı, mekânsal adalet, kamusal alan, kentsel dönüşüm, barınma hakkı, müşterekler, kolektif bellek, planetary urbanization, neoliberal kentleşme, dijital altyapı, gözetim, ekolojik adalet