Zorla yerinden edilme, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) tanımıyla, bir kişinin veya grubun zulüm, çatışma, genelleştirilmiş şiddet, insan hakları ihlalleri veya iklim değişikliğinin olumsuz etkileri nedeniyle evinden veya bölgesinden istemsiz ya da zorla hareket etmesidir. Uluslararası Göç Örgütü’ne (IOM) göre ise zorla göç, “yaşamlarını, özgürlüklerini veya geçim kaynaklarını tehlikeye atan zulüm, çatışma, baskı, doğal ve insan kaynaklı afetler, ekolojik bozulma veya diğer durumlardan kaçmak” amacıyla gerçekleşen göç hareketlerini kapsar. Bu tanımlar, zorla yerinden edilmenin çok boyutlu doğasını ortaya koysa da yerinden edilmenin yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda zamansal, epistemolojik ve politik boyutları olduğu vurgulanmalıdır.

Uluslararası mülteci rejiminin temelinde, yerinden edilmenin geçici bir fenomen olduğu varsayımı yatmaktadır. Başka bir deyişle, mültecilik ve zorla yerinden edilme hali istisnai ve geçici durumlar olarak tanımlanır. Oysa bu varsayım, milyonlarca mülteciyi ve yerinden edilmiş kişiyi geleceksizlik ve güvencesizlikle şimdiki zamana sıkıştıran ve onların haklara erişimlerini sınırlayan bir iktidar mekanizmasını yeniden üretmektedir. 

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin 2025 verilerine göre, dünya genelinde zorla yerinden edilmiş insan sayısı 120 milyonu aşmıştır. Bu rakam İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en yüksek seviyeleri temsil etmektedir ve artık geçici bir insani kriz yerine kalıcı ve yapısal bir olgu ile karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Ortadoğu’da zorla yerinden edilme, sömürgeci iktidar ilişkileri, emperyalist müdahaleler ve yerleşimci sömürgecilik ekseninde üretilen kalıcı ve yapısal bir durum olarak kavramsallaştırılmalıdır. Bu perspektif, zorla yerinden edilmeyi yalnızca fiziksel bir hareket olarak değil, aynı zamanda öznelik, kültür ve kimlik üzerinde yıkıcı etkileri olan bir şiddet biçimi olarak görmemizi sağlar. Zorla yerinden edilmiş kişiler, on yıllar boyunca kamplara ya da kentlerin en yoksul mahallelerine sıkıştırılmakta ve hiçbir zaman tam anlamıyla bir yere ait olamamaktadır. Yerinden edilme yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda duygusal, ilişkisel ve zamansal bir mülksüzleştirme biçimidir. 

Irak’ın işgali, Suriye’deki savaş, Yemen’e yönelik müdahaleler, Filistin’deki yerleşimci sömürgeci şiddetin ardından İran’a dönük saldırılar milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açarken, aynı zamanda bölgeyi süreklileşmiş bir kriz hali içine hapsetmeye zemin hazırlamaktadır. 

Filistinli mülteciler, modern tarihin en uzun süreli ve en karmaşık zorla yerinden edilme vakasını temsil etmektedir. 1948 Nakba’sından bu yana geçen 75 yılı aşkın sürede, Filistinli mülteciler “kalıcı geçicilik” içinde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Ajansı’nın (UNRWA) koruması altındaki bu nüfus, nesiller boyu süren bir yerinden edilme ve işgal altında yaşam mücadelesi vermektedir. 2026 Mart itibarıyla İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına bağlı ölümlerin 100.000’den fazla olduğu tahmin edilmektedir. OCHA’nın 6 Mart 2026 tarihli raporu, insani yardım kuruluşlarının Gazze’ye kritik malzemeleri ulaştırmak için çaba gösterdiğini ancak Refah sınır kapısının kapalı olması, Kerem Şalom’un ise sınırlı kapasiteyle çalışması nedeniyle yardımların yetersiz kaldığını belirtmektedir. İsrail’in Filistin topraklarını sürekli küçülten, Filistinlileri yerinden eden ve onların geri dönüş hakkını fiilen imkânsız kılan politikaları, yerleşimci sömürgeci mantığın bir tezahürüdür.

Yemen’de de on yılı aşkın süredir devam eden çatışmalar, dünyanın en büyük insani krizlerinden birine yol açmış ve milyonlarca insanı zorla yerinden etmiştir. Kronik açlık, salgın hastalıklar ve çöken kamu hizmetleri, milyonlarca insanın hayatta kalma mücadelesi vermesine neden olmaktadır. Yemen’de nüfusun önemli bir bölümü Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun yeni-sömürgeci müdahaleleriyle zorla yerinden edilmiştir. 

Benzer biçimde Suriye iç savaşı da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük zorla yerinden edilme dalgasını yaratmıştır. 2011’den bu yana milyonlarca Suriyeli, ülke içinde yerinden edilmiş veya komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmıştır. Türkiye, Lübnan ve Ürdün’deki Suriyeli mülteciler, “geçici koruma” statüsü altında bulunmakta, bu statü onlara belirli haklar tanımakla birlikte, kalıcı bir çözüm sunmamaktadır. Suriyeli çocukların önemli bir kısmı hala eğitim dışında, yetişkinlerin büyük çoğunluğu kayıt dışı ekonomide düşük ücretlerle çalışmakta, sağlık hizmetlerine erişim sınırlı kalmaktadır. Bulundukları ülkelerde çoğunlukla kentlerin kenar mahallelerinde yaşayan Suriyeliler ne Suriye’ye dönebilme ne de ev sahibi ülkelere tam olarak entegre olabilme umudunu taşımaktadır. On yılı aşkın süredir devam eden bu “kriz”, Suriyeli mültecilerin “kalıcı geçicilik” içinde yaşamalarına neden olmaktadır.

İran’a dönük saldırılar ve yeni zorla yerinden edilme dalgaları

Mart 2026 itibarıyla İran-İsrail-ABD arasında tırmanan gerilim, bölgede yeni bir kitlesel zorla yerinden edilme dalgası riskini beraberinde getirmiştir. The Guardian’ın 6 Mart 2026 tarihli haberine göre, İran’da 28 Şubat’tan bu yana yaklaşık 100.000 kişi yerinden edilmiş, büyük şehirlerden kırsal alanlara doğru nüfus hareketleri gözlemlenmiştir. Tahran’ı terk edenlerin sayısı ilk iki günde 100.000 olarak tahmin edilmektedir. İranlı yetkililer 1.000’den fazla ölüm ve 100’den fazla sivil alanda (konut alanları, sağlık tesisleri, İran Kızılay’ı üsleri ve okullar dahil) hasar bildirmiştir. İran’da çoğunluğu kayıtsız Afganlardan oluşan yaklaşık 4 milyon mülteci yaşamaktadır. Bölgeye yayılan bir savaşın yeni bir kitlesel yerinden edilme dalgasına yol açacağı ortadadır. 

İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki nüfusa Litani Nehri’nin kuzeyine taşınma emri vermesi ve Beyrut’un güneyindeki Dahieh mahallesinin tamamı için zorunlu yerinden edilme emri çıkarması, Lübnan’da da durumun ciddiyetini göstermektedir. Lübnan hükümetine göre, 95.000’den fazla kişi 440’ın üzerinde toplu barınma merkezinde barınmaktadır. Bu gelişmeler, bölgedeki zorla yerinden edilme krizinin ne kadar hızlı yayılabileceğini ve yeni boyutlar kazanabileceğini göstermektedir.

Bu son gelişmeler, Ortadoğu’da zorla yerinden edilmenin artık tek tek ülkelerle sınırlı kalmayan, bölgesel bir nitelik kazandığını göstermektedir. İran’da yaşayan Afgan mülteciler, İsrail saldırıları nedeniyle yerinden edilen Lübnanlılar, Suriye’de savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınanlar… Bu çok katmanlı zorla yerinden edilme deneyimleri, bölge halklarının yeni-sömürgeci çatışmaların ve emperyalist rekabetin nesneleri haline geldiğini, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmaktan çıkarıldıklarını göstermektedir.

Geleneksel “kalıcı çözümler” -gönüllü geri dönüş, yerel entegrasyon ve üçüncü ülkeye yerleştirme- de krize girmiş durumdadır. Gönüllü geri dönüş için güvenlik koşulları yıllar geçse de oluşmamakta, varış noktası olan ülkelerde sosyal uyumla ilgili dirençle karşılaşılmakta, üçüncü ülkeye yerleştirme ise sembolik rakamlarda kalmaktadır. Lübnan’daki ekonomik çöküş, Ürdün’ün su kıtlığı ve Türkiye’nin yerleşik sorunları bu ülkelerin sosyal uyum politikalarını uygulama kapasitesini ciddi şekilde sınırlamaktadır. 

Sürdürülebilir kalkınma hedefleri ve zorla yerinden edilme

Uluslararası sistemin mevcut işleyişi, dengeleri, araçları ve çatışma çözümü mekanizmaları göz önünde bulundurulduğunda, bu iddialı sürdürülebilir kalkınma amaçları ve “kimseyi geride bırakmama” gibi hedeflerin aslen “kriz” yönetme aygıtları olarak tasarlandığını söylemek mümkündür. Zira sorun, yalnızca hedeflere ulaşmadaki teknik yetersizliklerden değil, bizzat bu hedeflerin üzerine inşa edildiği kavramsal zeminin ve bu zemini şekillendiren tarihsel-tarihsel güç ilişkilerinin sorgulanmamasından kaynaklanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen kalkınma söylemi, bir önceki dönemin sömürgecilik söyleminden belirgin kopuşlar içerse de “azgelişmiş” ülkeleri normatif bir “gelişmişlik” hedefine göre tanımlama ve söz konusu ülkeleri pasif birer “kalkınma nesnesi” konumuna indirgeyerek onlara kendi tarihsel, kültürel ve politik bağlamlarından kopuk biçimde “evrensel” reçete dayatma, sömürgeci anlayışın yapısal bir süreklilikle bugüne taşındığını ortaya koymaktadır. Bu eleştirel perspektiften sadece kalkınma hedefleri değil, aynı zamanda kalkınmanın ne olduğuna dair tanımlama yetkisinin tekelleşmesi de sorunsallaştırılmalıdır. Bu yetkinin sorunsallaştırılmaması sömürgecilik bağlamında üretilen eşitsizlikleri yenide üreterek yaygınlaştırmakta ve kalıcılaştırmaktadır.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin (özellikle 1-Yoksulluğa Son, 2-Açlığa Son, 3-Sağlık ve Kaliteli Yaşam, 4-Nitelikli Eğitim ve 8-İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme) zorla yerinden edilmiş nüfusları da kapsayacak şekilde tasarlanmış olduğu belirtilmekte ve dayanıklılığın bir unsuru olarak “yerelleşme” söylemi ile de yerel aktörlerin güçlendirileceği vaat edilmektedir. Oysa “yerel”, homojen, çatışmasız ve otomatik olarak “iyi” olan bir alan değildir. Aksine, “yerel”, birbirinden farklı ve rekabet halindeki aktörlerin mücadele ettiği bir mekândır. Uluslararası örgütlerin “yerel ortak” olarak seçtikleri aktörler, çoğu zaman kendi çıkarlarını gözeten elitler veya belirli bir siyasi ajandayı temsil eden gruplardan oluşmakta ve zorla yerinden edilmişlerin sesi yine duyulmamaktadır. Ayrıca “yerelleşme” söylemi ile uluslararası örgütlerin fon akışları, personel dağılımı ve karar alma mekanizmaları üzerindeki fiili kontrolü gizlenmektedir. Yerel aktörlere “danışılmakta”, ancak stratejik kararlar hala Küresel Kuzey’deki merkezlerde alınmaktadır. Bu çerçevenin zorla yerinden edilmiş kişiler için kalıcı çözümler üretmekteki başarısızlığı, yapısal ve epistemolojik düzeyde ele alınmayı gerektirmektedir. 

“Kriz” kelimesi, etimolojik olarak geçici ve olağanüstü bir duruma işaret eder. Oysa Ortadoğu’da zorla yerinden edilme, çatışma ve güvencesizlik artık bir istisna değil, kalıcı bir durum, bir norm ve sürekli bir varoluş biçimi haline dönüşmüştür. Uluslararası toplumun zorla yerinden edilmeye verdiği yanıt -ister HDP Nexus (Humanitarian-Development-Peace Nexus) gibi yeni çerçeveler isterse iddialı kalkınma hedefleri olsun- sömürgeci bilgi-iktidar ilişkilerini yeniden üreten, sorunları teknikleştirip depolitize eden ve siyasi çözümleri (adil kaynak dağılımı, sömürgeci mirasın tasfiyesi, Filistin’de yerleşimci sömürgeciliğin sona erdirilmesi) sürekli erteleyen bir işlev görmektedir. Ortadoğu’daki mülteci kampları, “kalıcı geçicilik” halinin mekânsal tezahürleri olarak, nesiller boyu varlığını sürdüren kalıcı yerleşimlere dönüşmüştür. Bu ülkelerde artık kalkınmadan değil sadece hayatta kalma stratejilerinden bahsedilebilmektedir. Uluslararası toplumun “kimseyi geride bırakmama” vaadi, zorla yerinden edilmiş milyonlarca insanı sistemli bir şekilde “geride bırakmaya” devam etmektedir. Başarısızlığı gizlemek yerine onu görünür kılmak, geçici olması gerekenin kalıcılığını bir sorun olarak değil, mevcut sistemin iflasının kanıtı olarak okumak yeni bir siyaset imkânını aralayabilir.

Göçmenlere Yönelik Nefret Söylemlerine ve Saldırılara Karşı Ne Yapmalı?

#ZorlaYerindenEdilme #Mülteci #Filistin #Gazze #Suriye #Yemen #İran #Lübnan #Göç #HakTemelliYaklaşım