₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

ABD-İsrail’in İran savaşı, yeniden üretim krizi ve yeni bir toplumsal ufuk

ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaş yalnızca bölgesel dengeleri sarsmıyor. Enerji yollarını, fiyatları, kamu önceliklerini ve gündelik hayatın maddi zeminini de yeniden zorluyor. Krizin asıl ağırlığı ise yine bakımda, barınmada, gıdada ve hayatı sürdürme çabasında birikiyor; tam da bu yüzden yeni bir toplumsal ufuk arayışı daha yakıcı hale geliyor.

Uzun dönemli sermaye birikim krizinin derinleştirdiği küresel hegemonya mücadelesi ve vekâlet savaşları dönemi, ABD ve İsrail’in İran’a savaş açmasıyla yeni bir eşiğe geldi. Bu savaş yalnızca bölgesel güç dengelerini sarsan bir askeri hamle olarak kalmadı. Enerji yollarını, ticaret hatlarını, finansal beklentileri ve kamu kaynaklarının kullanımını yeniden belirleyen daha geniş bir basınç alanı açtı. IMF’nin dikkat çektiği gibi Hürmüz Boğazı’ndan küresel petrol arzı ile LNG ticaretinin yaklaşık beşte biri geçiyor; Reuters’ın 18 Mart 2026 tarihli haberine göre Brent petrolü 107 doların üzerine çıktı. Bu tablo, savaşın etkisinin cephede kalmadığını, dünya ekonomisinin dolaşım kanallarına doğru yayıldığını gösteriyor.

Türkiye gibi enerjiye dışa bağımlı, enflasyon baskısı yüksek ve kriz yükü uzun süredir aşağıya doğru dağıtılan ekonomiler için bunun anlamı daha ağır. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış ithalat maliyetlerini büyütüyor; o büyüme kur baskısını artırıyor; oradan gıdaya, ulaştırmaya, barınmaya ve üretim maliyetlerine uzanan yeni bir zincir kuruluyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerine göre tüketici enflasyonu yüzde 31,53, yurt içi üretici enflasyonu yüzde 27,56 düzeyinde. Böyle bir zeminde savaş, yeni bir dış politika başlığından ibaret kalmıyor; zaten kırılgan olan fiyat rejimini daha da geriyor.

Birikim krizinin derin hattı

Ama meseleyi yalnızca petrol fiyatlarındaki artışla anlatınca asıl resmi eksik bırakmış oluyoruz. Çünkü kriz dediğimiz şey, ekonomide beliren geçici bir bozulmadan ibaret değil. Daha derinde, sermaye birikiminin kendi sürekliliğini sağlamaya çalışırken ürettiği çelişkilerin tarihsel biçimi olarak işliyor. Kâr oranları üzerindeki basınç, aşırı birikim, borçlanma rejimleri, kamusal kaynakların yeniden tahsisi, bölüşüm mücadeleleri ve emeğin giderek daha yoğun sömürülmesi aynı tablonun birbirine bağlanan halkaları gibi birikiyor.

Savaş da tam burada anlam kazanıyor. Dışarıdan gelen beklenmedik bir sapma gibi değil; birikim krizinin gerilimlerini sertleştiren, maliyetlerini hızlandıran ve yeni tahkim alanları açan bir moment gibi. Enerji yolları yeniden denetleniyor, ticaret koridorları yeniden tanımlanıyor, askeri-sanayi yatırımları genişliyor, jeopolitik nüfuz mücadeleleri sertleşiyor. Ama bunun bedeli yukarıda kalmıyor. Fiyat artışları, vergi yükleri, borç baskısı, gelir erimesi ve kamusal kesintiler üzerinden aşağıya, toplumun içine doğru iniyor. Kazanç belli alanlarda yoğunlaşırken yük çok daha geniş bir zemine yayılıyor.

Krizin indiği yer

Bu yükün en ağır hissedildiği yer ise toplumsal yeniden üretim alanı. Çünkü toplum yalnızca üretim süreçleriyle yürümüyor; beslenmeyle, barınmayla, bakımla, sağlıkla, eğitimle, ulaşımla ve gündelik hayatın örgütlenmesiyle sürüyor. Çocukların büyütülmesi, yaşlıların ve hastaların bakımı, emek gücünün ertesi güne hazırlanması, hanelerin ayakta tutulması ve toplumsal bağların korunması bu alanın temel parçaları. Sermaye birikimi de tam burada işliyor: toplumsal yeniden üretim alanını görünmezleştirerek, ucuzlatarak ve kendi maliyetlerini buraya aktararak.

ABD-İsrail’in İran savaşıyla büyüyen ekonomik sarsıntı da sonunda burada birikiyor. Enerji maliyetlerindeki artış önce ithalat faturasına, oradan kura, oradan da gıdaya, kiraya, ulaşıma ve üretim maliyetlerine yayılıyor. Aynı gelirle daha pahalı enerjiye, daha pahalı ulaşıma, daha pahalı gıdaya ve daha pahalı barınmaya mahkûm edilen haneler, hayatı sürdürebilmek için daha fazla fedakârlığa zorlanıyor. Bu fedakârlık da eşit dağılmıyor. Kadınlar, yoksullar, güvencesiz çalışanlar ve kamusal hizmetlerin bıraktığı boşluğu gündelik emekleriyle telafi etmeye çalışanlar bu yükü daha ağır taşıyor. Kriz tam da burada, ekonomik göstergelerin ötesinde, yorgunlukta, ertelenen ihtiyaçlarda, tükenmede ve daralan gelecek duygusunda görünür oluyor.

Bugün mesele yalnızca savaşın hangi piyasayı nasıl etkilediği değil. Asıl mesele, hayatın neden bu kadar kolay biçimde savaşlara, enerji şoklarına, borç rejimlerine ve birikim krizlerine açık hale getirildiği. Enerjiyi, gıdayı, barınmayı, bakımı ve temel kamusal hizmetleri sermaye birikiminin ritmine bağımlı bırakan düzen sürdükçe, her yeni çatışma yalnızca yeni bir jeopolitik gerilim yaratmıyor; yeniden üretim krizinin daha ağır bir evresini de beraberinde getiriyor.

Yeni bir toplumsal ufuk

Tam da bu yüzden yeni bir toplumsal ufuk, krizin sonrasına bırakılacak soyut bir temenni gibi durmuyor. Krizin içinden yükselen siyasal bir ihtiyaç halini alıyor. Hayatı sürekli aşındıran bu birikim mantığı karşısında, enerjiyi, gıdayı, bakımı, barınmayı ve kamusal hizmetleri toplumsal ihtiyaçlar temelinde yeniden düşünmek gerekiyor. Yükü sürekli hanelere ve görünmeyen emeğe yıkan bir düzene razı olmak yerine, hayatı kamusal güvenceler, eşitlikçi bölüşüm ve kolektif yeniden kurma kapasitesi üzerinden örgütleyebilmek bugün daha yaşanabilir bir toplumsal düzenin en somut eşiği gibi duruyor.

Mollalar, ABD ve “veliaht prens”: İran’ın geleceğine kim yön verecek?

İranlı gazeteci Reza Talebi anlattı: Tek çıkış yolu dayanışma

ABD İsrail İran savaşı, İran savaşı, savaş ekonomisi, sermaye birikim krizi, küresel hegemonya mücadelesi, vekâlet savaşları, toplumsal yeniden üretim, Türkiye ekonomisi, enerji fiyatları, petrol fiyatları, enflasyon, bakım emeği, kamusal hizmetler

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →