Tarih bazen yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatmaz; bugün nasıl yaşadığımızı ve yarını nasıl kuracağımızı da işaret eder. Türkiye işçi sınıfı tarihindeki bazı kırılmalar da tam olarak böyle anlar yaratır. 15-16 Haziran 1970 de bunlardan biridir.
15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük direnişlerinden biridir. Ancak onu yalnızca geçmişte kalmış büyük bir olay olarak anlatmak, hem o günün ağırlığını hem de bugün taşıdığı anlamı eksik bırakır. Çünkü 15-16 Haziran, sadece bir sendikal düzenlemeye karşı tepki değil; emekçilerin kendi hayatları üzerinde söz ve irade sahibi olma talebinin kitlesel bir ifadesidir.
O gün ortaya çıkan gerilim aslında açıktır: Bir yanda emeği kontrol altında tutmak isteyen bir siyasal ve ekonomik düzen, diğer yanda o düzeni ayakta tutan üretici güçler. İşçiler fabrikalardan çıktıklarında yalnızca bir yasayı değil, kendilerine biçilen sessiz konumu da reddetmiş oldular. Bu yüzden 15-16 Haziran, teknik bir sendikal itirazın çok ötesinde, toplumsal bir itirazdır.
Bir sendikal itirazdan toplumsal direnişe
Bu toplumsal gerilimin arka planında, dönemin sendikal düzenine dair kritik bir müdahale bulunuyordu. 1970 yılında çalışma yaşamını ve sendikal alanı düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda değişiklik yapan tasarı, parlamentoda Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi işbirliğiyle kabul edildi. Düzenleme, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde sınırlandırıyor, sendika değiştirmeyi fiilen zorlaştırıyordu.
11 Haziran 1970’te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın onayıyla yürürlüğe giren bu yasa değişiklikleri, esas olarak o dönemde işçiler arasında hızla güç kazanan DİSK’e yönelen örgütlenme eğilimini sınırlamayı ve işçilerin Türk-İş’ten kopuşunu engellemeyi hedefliyordu. Böylece mesele yalnızca teknik bir hukuk değişikliği olmaktan çıkmış, doğrudan sınıf mücadelesinin seyrini etkileyen siyasal bir müdahaleye dönüşmüştü.
Parçalanan emek, yaygınlaşan güvencesizlik
Aradan geçen yarım yüzyılda dünya da Türkiye de değişti. Üretim biçimleri değişti, çalışma hayatı parçalandı, teknoloji her şeyi hızlandırdı. Emek ile sermaye arasındaki ilişki bugün daha karmaşık ve daha yaygın biçimlerde yeniden kuruldu.
Artık emek yalnızca fabrikada değil; depoda, çağrı merkezinde, kuryede, ofiste, hatta evin içinde görünmez biçimlerde yeniden üretiliyor. Bu parçalanma sadece çalışma hayatını değil, insanların hayatla kurduğu bağı da zayıflatıyor. Güvencesizlik bir istisna değil, neredeyse kural haline geliyor.
Eşitsizliğin ortak zemini
Tam da burada mesele yalnızca ekonomik olmaktan çıkıyor. Çünkü eşitsizlik artık tek bir alanda yaşanmıyor. Gençler geleceksizlikle, emekliler yoksullukla, kadınlar ve LGBTİ+’lar hem sınıfsal hem toplumsal baskılarla, farklı halklar ve inançlar ise eşit yurttaşlık sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor. Doğa bile bu düzenin dışında değil; sınırsız kâr hırsı yaşamın kendisini tehdit ediyor.
İlk bakışta ayrı ayrı gibi duran bu sorunlar aslında aynı yerden besleniyor. Bu nedenle tek tek ele alındıklarında eksik kalıyorlar. Çünkü mesele yalnızca işçinin, yalnızca kadının, yalnızca gencin ya da yalnızca bir halkın meselesi değil; bütün bu alanları kesen ortak bir eşitsizlik düzeni var.
Mücadeleleri karşı karşıya değil, yan yana kurmak
Burada diyalektik bakış önem kazanıyor. Çünkü hayatı parçalayarak değil, ilişkileri görerek anlamak gerekiyor. Emek mücadelesi, demokrasi mücadelesinden ayrı bir yerde durmuyor. Kimliklerin inkârı ile sınıfsal sömürü farklı biçimler alsa da aynı eşitsizlik düzeninin parçasıdır. Kadınların özgürlük mücadelesi, halkların eşitlik talebi, doğanın korunması ve emek mücadelesi aslında aynı yaşamın farklı cepheleridir.
Bu yüzden sınıf mücadelesi ile kimlik mücadelelerini birbirine karşıt görmek, gerçeği eksiltmek olur. Çünkü sömürü de inkâr da aynı düzenin farklı yüzleridir. Bir yerde emek değersizleştirilirken, başka bir yerde kimlik yok sayılır; bir başka yerde yaşam alanı tahrip edilir. Ama kök aynı kalır.
Birlik benzerlikten değil, ortak zorunluluktan doğar
15-16 Haziran’ın gücü tam da burada ortaya çıkar. O gün işçileri bir araya getiren şey aynı kimlikten gelmeleri değil, aynı çelişkiyi farklı yerlerden hissetmeleriydi. Fabrikadan çıkan insanlar aslında ortak bir hayat mücadelesinin parçası olduklarını gördüler. Birlik, benzerlikten değil, ortak bir zorunluluktan doğdu.
Bugün de asıl ihtiyaç bu gerçeği yeniden kurabilmektir. Parçalanmış hayatları, parçalanmış mücadeleleri yan yana getirebilmek; işçiyi, genci, kadını, emekliyi, farklı halkları ve inançları aynı demokratik ve eşitlikçi zeminde buluşturabilmektir.
Çünkü mevcut düzen yalnızca ekonomik eşitsizlik üretmiyor; aynı zamanda insanları birbirinden uzaklaştırıyor, ortak zemini zayıflatıyor. Bu yüzden mücadele de yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir yeniden kurma meselesidir.
Gerçek demokrasi, yalnızca sandıkla ya da temsil mekanizmalarıyla sınırlı bir şey değildir. Eşitliğin yaşamın her alanına yayılmasıyla mümkündür. Bir toplumda emek değersizse, kimlikler inkâr ediliyorsa, kadınlar eşit değilse ya da doğa korunmuyorsa orada demokrasi de eksik kalır.
Geçmişi tekrarlamak değil, geleceği örgütlemek
Bu yüzden 15-16 Haziran’ın mirası, sadece bir direnişi hatırlamak değil, daha derinde bir şeyi hatırlatır: Toplum ancak aşağıdan gelen örgütlü bir iradeyle değişebilir.
Bu irade kendiliğinden oluşmaz. Ama her dönemde yeniden kurulabilir. Bugün yapılması gereken de tam olarak budur: geçmişi tekrarlamak değil, o gün ortaya çıkan cesareti bugünün koşullarında yeniden kurmak.
15-16 Haziran’ın üzerinden uzun yıllar geçti. Ama temel soru hâlâ aynı yerinde duruyor:
Bu toplumda kim söz sahibi olacak? Kim karar verecek? Kim üretecek ve kim yönetecek?
Bu soruların cevabı yukarıdan değil, aşağıdan verilir. Ve bu cevap ancak ortak bir mücadeleyle mümkündür.
O yüzden bugün en büyük ihtiyaç, anıları çoğaltmak değil; umudu yeniden örgütlemektir. Dayanışmayı büyütmek, parçalanmış hayatları birleştirmek ve eşit, özgür, demokratik bir geleceği birlikte kurma iradesini güçlendirmektir.
Çünkü 15-16 Haziran’ın gerçek mirası geçmişte değil, gelecektedir.
Radikal söylem ile kurucu siyaset kapasitesi: TİP üzerine politik bir okuma
15-16 Haziran neyi hatırlatıyor?
15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük kitlesel direnişlerinden biri olarak yalnızca geçmişte kalmış bir olay değildir. Yazı, bu direnişi emekçilerin kendi hayatları üzerinde söz ve irade sahibi olma talebinin tarihsel ifadesi olarak ele alıyor.
Bugünün emeği neden daha parçalı?
Yazıya göre emek artık yalnızca fabrikada değil; depoda, çağrı merkezinde, kuryede, ofiste ve ev içinde de görünür ya da görünmez biçimlerde yeniden üretiliyor. Bu parçalanma, güvencesizliği yaygınlaştırırken ortak mücadele zeminini de zayıflatıyor.
15-16 Haziran’ın bugünkü mirası ne?
Metnin temel iddiası, 15-16 Haziran’ın mirasının yalnızca anılarda değil, bugünün mücadelelerini birleştirme ihtiyacında yaşadığıdır. Emek, demokrasi, eşit yurttaşlık, kadın özgürlüğü, ekoloji ve halkların eşitlik talebi ortak bir gelecek fikri içinde birlikte düşünülmelidir.
Demokratik siyasetin yeniden inşası: Sosyalist hareket, Kürt siyasal hareketi ve üçüncü yol

