₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Demokratikleşme önkoşullarla mı, ortak mücadeleyle mi ilerler?

Kürt meselesinde silahlı çatışmadan demokratik siyasete geçiş ihtimali, Türkiye’nin bütün demokrasi sorunlarını tek adımda çözmeyecek. Asıl soru, farklı mücadelelerin birbirine önkoşul dayatıp sürece hakemlik etmesi mi; açılan alanı ortak mücadeleyle büyütmesi mi?

Türkiye’de siyasal tartışmaların önemli bir bölümü, siyasal süreçleri kendi ilan edilmiş amaçları üzerinden değil, onlardan beklenen sonuçlar üzerinden değerlendirme eğilimindedir. Henüz bir süreç başlamadan, hangi tarihsel sorunları çözmesi gerektiğine ilişkin kapsamlı beklentiler oluşur; ardından da süreç, bu beklentileri karşılayıp karşılamadığına göre başarılı ya da başarısız ilan edilir. Böyle olunca siyasal analiz giderek yerini siyasal temennilere bırakır. Olan biteni anlamaya çalışmak yerine, olmasını istediğimiz şeylerin neden gerçekleşmediğini tartışırız.

Bugün Kürt meselesinde yaşanan tartışmalar da büyük ölçüde bu çerçevede yürümektedir. Kırk yılı aşkın süredir devam eden silahlı çatışmanın ardından PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırma yönünde aldığı karar ve bunun sonucunda Kürt meselesinin demokratik siyaset zemininde ele alınmasına yönelik yeni bir süreç ortaya çıkmıştır. Bu gelişme, tek başına Türkiye’nin bütün demokrasi sorunlarını çözen bir dönüşüm değildir. Ancak ilk kez, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ile demokratik siyasetin genişlemesi arasında yeni bir ilişki kurulma ihtimalini ortaya çıkarmaktadır.

Bu nedenle, bu süreci değerlendirmenin ilk koşulu, onu kendi siyasal amacı üzerinden okumaktır. Bir siyasal girişimi, çözmeyi vaat etmediği sorunlar üzerinden yargılamak analitik olarak sağlıklı değildir. Eksik olmak ile başarısız olmak aynı şey değildir. Demokratikleşme tarihinde birçok dönüşüm, sınırlı hedeflerle başlamış; daha geniş hak mücadelelerinin zemini daha sonra oluşmuştur. Bu nedenle yürüyen sürecin ilk sorusu, “Hangi siyasal sorunu çözmeyi amaçlıyor?” olmalıdır.

Demokratik talepler ne zaman önkoşula dönüşür?

Bu gözden kaçırıldığında tartışmanın ekseni de değişmektedir. Sürecin hangi demokratik alanı açabileceği konuşulmadan önce neden Gezi Davası’nı, kayyım uygulamalarını, KHK mağduriyetlerini, yeni anayasa tartışmasını ya da diğer demokratik talepleri aynı anda çözmediği sorgulanmaktadır. Oysa bu başlıkların her biri kendi içinde meşru demokratik taleplerdir; fakat bunların meşruiyeti ile tek bir siyasal sürecin hedefleri aynı şey değildir. Farklı tarihsel sorunların aynı siyasal süreç içinde çözülmesini beklemek, çoğu zaman sürecin kendi siyasal mantığını görünmez hale getirir.

Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: Bu süreç, sosyalist hareketin başlattığı bir süreç değildir. Liberal demokrat çevrelerin girişimi de değildir. Cumhuriyetçi muhalefetin ya da parlamentodaki diğer siyasal partilerin hazırladığı bir demokratikleşme programı da değildir. Sürecin çıkış noktası, PKK’nin kırk yılı aşkın süredir yürüttüğü silahlı mücadeleyi sona erdirme yönünde aldığı siyasal karardır. Dolayısıyla sürecin ilk anlamı da burada aranmalıdır. Süreci anlamanın yolu, önce onu başlatan siyasal öznenin hangi problemi çözmeye yöneldiğini kavramaktan geçer.

Tartışmanın yönü işte bu aşamada değişmektedir. Çünkü süreç ilerledikçe dikkat çekici bir durum ortaya çıkmaktadır. Sürecin asli öznesi olmayan birçok siyasal çevre, kendi demokratik taleplerini sürecin doğal parçası olarak görmekle yetinmemekte; bunların aynı zamanda sürecin meşruiyet ölçütü olması gerektiğini de savunmaktadır. Böylece tartışma, silahlı çatışmanın nasıl sona erdirileceği sorusundan uzaklaşmakta; giderek “Bizim taleplerimiz neden bu sürecin içinde yer almıyor?” sorusuna dönüşmektedir.

İşte bu yazının temel iddiası tam da burada ortaya çıkıyor. Demokratik taleplerin meşruiyeti ile bu taleplerin herhangi bir siyasal sürecin önkoşulu haline getirilmesi aynı şey değildir. Bir süreci, onu başlatan siyasal öznenin ilan ettiği amaçlar yerine, dışarıdan yüklenen beklentiler üzerinden değerlendirmek, demokratik eleştirinin sınırlarını aşan farklı bir siyasal tutum üretmektedir. Bu tutum, sürece müdahil olmaktan çok, sürecin nasıl ilerlemesi gerektiğine dışarıdan hükmetme eğilimidir.

Silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı alan siyasal öznenin yerine geçerek, hangi koşullarda ilerlemesi gerektiğine karar vermek demokratik dayanışmanın bir biçimi değil, sürecin öznesi adına hüküm kuran yeni bir siyasal vesayet biçimi üretmektir.

Sürecin öznesi kimdir ve tartışmanın sınırlarını kim belirler?

Bir siyasal süreci doğru değerlendirebilmek için önce onun öznesini doğru tanımlamak gerekir. Çünkü her siyasal süreç, onu başlatan aktörün çözmeyi amaçladığı belirli bir tarihsel sorundan doğar. Bu nedenle sürecin hedefleri de, öncelikleri de ve başarı ölçütleri de öncelikle bu siyasal tercihin içinde aranmalıdır. Dışarıdan yapılan her değerlendirme elbette meşrudur; ancak bu değerlendirme, sürecin kendi siyasal mantığını görünmez kıldığı ölçüde açıklayıcı olmaktan uzaklaşır.

Bugün yaşanan tartışmada gözden kaçan temel nokta tam da budur. PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırma yönündeki kararı, Türkiye’deki bütün demokratik sorunları aynı anda çözme iddiasıyla ortaya çıkmış değildir. Bu kararın siyasal anlamı, kırk yılı aşkın süredir devam eden silahlı çatışmayı sona erdirmek ve Kürt meselesini silahlı mücadeleden demokratik siyasete taşımaktır. Sürecin tarihsel ağırlığı da buradan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu süreci değerlendirirken ilk sorulması gereken soru, başka hangi sorunların neden çözülmediği değil; ilan edilen bu siyasal hedefin gerçekleşip gerçekleşmediğidir.

Ne var ki özellikle kendisini sosyalist, demokrat ya da devrimci olarak tanımlayan muhalefetin önemli bir bölümü, tartışmayı farklı bir zemine taşımaktadır. Kendi siyasal mücadelelerinin merkezinde yer alan hak ihlallerini ve demokratik talepleri, sürecin doğal bileşeni olmaktan çıkarıp onun meşruiyet koşulu hâline getirmektedir. Böylece süreç, kendi tarihsel bağlamı içinde değil; dışarıdan yüklenen beklentiler üzerinden değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşım ilk bakışta daha kapsamlı bir demokrasi talebi gibi görünebilir. Oysa siyasal düzlemde farklı bir sonuç üretmektedir. Çünkü süreçten bağımsız olarak savunulabilecek talepler, giderek sürecin ilerleyebilmesinin ön şartı gibi sunulmaktadır. Böylece tartışmanın merkezi, silahlı çatışmanın sona ermesi olmaktan çıkmakta; sürecin neden başka sorunları da aynı anda çözmediği sorusuna dönüşmektedir. Bu ise demokratik talepler arasında ilişki kurmaktan çok, onları birbirinin önkoşulu hâline getiren bir siyasal mantık üretmektedir.

Çerçeve Yasa tartışmasında eleştirinin siyasal işlevi

Bu durumun en görünür örneklerinden biri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan Çerçeve Yasa teklifine yönelik tartışmalarda ortaya çıkmıştır. Teklifin eksikleri elbette tartışılabilir; demokratik siyaset bunu gerektirir. Ancak dikkat çekici olan, birçok çevrenin teklifi geliştirilmesi gereken bir siyasal adım olarak ele almak yerine, eksikliklerini gerekçe göstererek ona mesafeli yaklaşması, ilgisiz kalması ya da doğrudan reddetmesidir. Böylece tartışmanın odağı, teklifin hangi demokratik zemini açabileceğinden çok, hangi başlıkları henüz içermediği olmuştur.

Burada sorun, eleştirinin kendisi değildir. Sorun, eleştirinin siyasal işlevinin değişmesidir. Çünkü demokratik eleştiri, bir süreci daha ileri taşımaya çalışır; onu kendi ilan ettiği hedefler doğrultusunda genişletmeye yönelir. Buna karşılık, sürecin öznesi adına hangi koşullarda ilerlemesi gerektiğini belirlemeye çalışan yaklaşım farklı bir siyasal konuma yerleşir. Artık amaç, ortaya çıkan siyasal imkânı büyütmek değil; o imkânın hangi şartlarda meşru sayılacağını belirlemektir.

Yazının merkez kavramı olan hakemlik, tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Hakemlik, yalnızca eleştirel olmak değildir. Hakemlik; mücadeleyi yürüten öznenin yerine geçerek, onun hangi koşullarda hareket etmesi gerektiğine karar verme iddiasıdır. Başka bir ifadeyle hakemlik, siyasal sürecin parçası olmaktan çok, onun üzerinde hüküm kurmaya çalışan bir değerlendirme biçimidir. Bu nedenle hakemlik, ilk bakışta eleştirel görünse de siyasal öznelik üretmez; tersine, siyasal öznenin yerine konuşma eğilimi yaratır.

Oysa demokratik dayanışma başka bir ilişki biçimidir. Dayanışma, kendi taleplerinden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, farklı mücadelelerin özgünlüğünü tanıyarak ortak demokratik zemini genişletmeye çalışmaktır. Kürt meselesinin demokratik çözümü için yürüyen bir sürece destek vermek, Gezi Davası’nı, kayyım uygulamalarını, KHK’ları, ifade özgürlüğünü ya da emek mücadelesini önemsiz görmek anlamına gelmez. Asıl mesele, bu mücadeleleri birbirinin alternatifi ya da önkoşulu hâline getirmeden, ortak bir demokratikleşme perspektifi içinde buluşturabilmektir.

Dolayısıyla bugün tartışılması gereken soru, Çerçeve Yasa’nın bütün demokratik talepleri neden karşılamadığı değildir. Daha temel soru şudur: Silahlı çatışmanın sona ermesini hedefleyen bu siyasal eşik, Türkiye’deki demokratik mücadeleyi genişletebilecek yeni bir alan açıyor mu? Eğer açıyorsa, demokratik muhalefetin görevi bu alanı büyütmek midir; yoksa henüz bütün talepleri karşılamadığı gerekçesiyle onu siyasal olarak değersizleştirmek midir?

Bu soruya verilecek cevap yalnızca bugünkü sürece ilişkin değil, aynı zamanda Türkiye’de demokratik muhalefetin kendisini nasıl konumlandırdığına da ilişkindir. Çünkü demokratik siyaset, yalnızca doğru taleplere sahip olmakla değil; farklı siyasal öznelerin açtığı demokratik imkânları ortak bir mücadele ufku içinde geliştirebilmekle güçlenir.

Hakemlikten ortak mücadeleye: Muhalefetin siyasal sorumluluğu

Buraya kadar yapılan tartışma, eleştirinin meşruiyetini değil, eleştirinin siyasal konumunu sorgulamaktadır. Demokratik bir toplumda hiçbir siyasal süreç eleştiriden bağışık değildir. Tersine, eleştiri demokratik siyasetin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ancak eleştiri ile siyasal öznelik aynı şey değildir. Eleştiri, süreci dönüştürme iradesiyle birleştiğinde demokratik mücadelenin parçası olur; dışarıdan hüküm verme konumuna yerleştiğinde ise siyasal sorumluluğun yerine geçer.

Tartışılan, sosyalistlerin ya da diğer muhalefet çevrelerinin demokratik taleplerinin haklı olup olmadığı değildir. Bu taleplerin büyük bölümü zaten Türkiye’nin uzun yıllardır çözüm bekleyen temel demokrasi sorunlarıdır. Tartışılması gereken, bu taleplerin yürüyen sürecin önkoşulu olarak ileri sürülmesinin nasıl bir siyasal sonuç ürettiğidir.

Çünkü demokratik mücadelede her siyasal öznenin kendi tarihsel deneyimi, öncelikleri ve mücadele biçimi vardır. İşçi hareketi, kadın hareketi, çevre hareketi, Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi ya da Kürt siyasal hareketi aynı sorunlardan doğmamıştır. Aynı taleplere sahip değildir. Aynı mücadele yöntemlerini de benimsememektedir. Buna rağmen bütün bu mücadeleler, demokratikleşme ortak paydasında buluşabilir. Ortaklaşmanın koşulu ise farklı mücadelelerin birbirinin yerine konuşması değil, birbirinin siyasal özneliğini tanımasıdır.

PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu kararın doğruluğu ya da yanlışlığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak kararın sahibi bellidir; bu nedenle kararın siyasal sorumluluğu da o özneye aittir. Sürecin dışında bulunan aktörlerin görevi, bu iradenin yerine geçerek yeni koşullar dayatmak değil; ortaya çıkan demokratik zemini kendi mücadele alanlarından güçlendirmektir.

Yetersizlik siyaseti demokratik alanı nasıl daraltır?

Bu nedenle son dönemde gözlenen siyasal tutum dikkat çekicidir. Sürecin genişleyebilmesi için parlamentoda atılan sınırlı adımların dahi, “yetersiz” olduğu gerekçesiyle değersizleştirilmesi, demokratik siyasetin önünü açmamaktadır. Aksine, ortaya çıkan her imkânın henüz eksik olduğu gerekçesiyle etkisizleştirilmesine yol açmaktadır. Böylece demokratikleşme, sürekli ertelenen bir ideale dönüşmekte; somut siyasal kazanımlar ise hiçbir zaman yeterli görülmemektedir.

Bu yaklaşım, demokratik mücadeleyi büyütmekten çok, onu parçalı hâle getirmektedir. Çünkü her toplumsal kesim kendi talebini merkeze yerleştirdiğinde ortak demokratik ufuk giderek daralır. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi olmaz diyenlerle, ifade özgürlüğü sağlanmadan hiçbir süreci desteklemem diyenler ya da kayyımlar sona ermeden hiçbir adımı anlamlı bulmayanlar aynı siyasal mantık içinde hareket etmektedir. Her biri kendi talebini ortak mücadelenin başlangıç noktası olarak tanımlamakta; diğer mücadele alanlarını ise bu önceliğe göre değerlendirmektedir.

Oysa demokratikleşme böyle işlemez. Demokrasi, farklı mücadelelerin sıraya dizildiği bir yarış değildir. Her demokratik kazanım, başka bir mücadelenin alanını genişletme potansiyeli taşır. Silahlı çatışmanın sona ermesi, ifade özgürlüğünü kendiliğinden sağlamaz; ancak demokratik siyasetin genişlemesi için yeni bir toplumsal iklim yaratabilir. Aynı şekilde bağımsız yargı, sendikal haklar ya da yerel demokrasi alanında elde edilecek ilerlemeler de başka mücadelelerin önünü açabilir. Demokratikleşmenin tarihsel mantığı, bu karşılıklı etkileşim üzerine kuruludur.

Bu nedenle muhalefetin tarihsel sorumluluğu, her demokratik adımı kendi taleplerinin eksikliği üzerinden yargılamak değil; farklı mücadele alanlarını birbirini güçlendiren ortak bir siyasal strateji içinde buluşturmaktır. Ortak mücadele, taleplerin aynılaşması değil; farklı siyasal öznelerin birbirlerinin meşruiyetini tanıması ve açılan demokratik alanları birlikte büyütmesidir.

Hakemlik ise bunun tam tersidir. Hakemlik, mücadeleye katılmadan mücadeleyi değerlendirmektir. Sürecin öznesi olmadan sürecin sınırlarını belirlemeye çalışmaktır. Demokratik siyasette hakemlerin değil, öznelerin tarihi belirlediği gerçeği unutulduğunda, eleştiri de giderek siyasal etkisini kaybeder. Çünkü tarih, kusursuz koşulları bekleyenlerin değil; eksik ve çelişkili süreçler içinde demokratik alanı genişletmeye çalışanların müdahaleleriyle ilerler.

Ortak mücadele, demokratik öznelik ve muhalefetin tercihi

Yazının başında ortaya koyduğumuz soruya artık daha açık bir biçimde dönebiliriz. Tartışılan mesele, PKK’nin aldığı siyasal kararın herkes tarafından onaylanıp onaylanmaması değildir. Demokratik toplumlarda hiçbir siyasal karar eleştiriden muaf değildir. Asıl mesele, bu kararın doğurduğu siyasal sürecin nasıl değerlendirileceği ve demokratik muhalefetin bu süreç karşısında kendisini nasıl konumlandıracağıdır.

Bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca Kürt meselesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda muhalefetin siyaset yapma tarzına ilişkin bir tartışmadır. Çünkü demokratik mücadele, farklı siyasal öznelerin birbirlerinin yerine geçmesiyle değil, birbirlerinin siyasal meşruiyetini tanımasıyla ilerler. Bir öznenin yürüttüğü mücadeleyi desteklemek, onun bütün siyasal tercihlerini benimsemek anlamına gelmez. Aynı şekilde bir sürecin eksiklerini görmek de o sürecin açtığı demokratik imkânları bütünüyle reddetmeyi gerektirmez.

Çerçeve Yasa karşısında iki siyasal tutum

Bu pencereden bakıldığında, TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa teklifine yönelik tartışmalar yalnızca bir yasa teklifine ilişkin değildir. Bu tartışmalar, demokratik muhalefetin siyasal süreçlere nasıl yaklaştığını da göstermektedir. Teklifin eksiklerini dile getirirken onun açabileceği siyasal zemini büyütmeye çalışmak başka bir tutumdur; eksikliklerini gerekçe göstererek mesafeli durmak, ilgisiz kalmak ya da bütünüyle reddetmek ise başka bir tutumdur. İlkinde demokratik mücadele genişlemeye çalışır; ikincisinde ise süreç, henüz bütün beklentileri karşılamadığı için siyasal değerini kaybetmeye başlar.

Burada belirleyici olan, eleştirinin varlığı değil, eleştirinin yöneldiği yerdir. Eğer eleştiri, süreci daha ileri taşımayı hedefliyorsa demokratik siyasetin parçasıdır. Eğer eleştiri, sürecin hangi koşullarda meşru sayılacağına dışarıdan hükmetmeye dönüşüyorsa artık başka bir siyasal konuma yerleşmiştir. Bu yazıda hakemlik olarak tanımlanan tutum tam da budur.

Hakemlik, mücadele eden öznenin yerine geçerek onun adına siyasal ölçütler belirlemektir. Bu nedenle hakemlik, ilk bakışta eleştirel görünse de demokratik öznelik üretmez. Çünkü siyasal süreçlerin yönünü değiştiren şey, dışarıdan verilen hükümler değil; mücadele içinde kurulan toplumsal ve siyasal ilişkilerdir. Tarih, süreçleri puanlayanların değil, süreçlere müdahale ederek onları dönüştürenlerin eseridir.

Demokratik muhalefetin temel sorumluluğu, kendi taleplerini başka mücadelelerin önkoşulu hâline getirmek değildir. Tam tersine, farklı mücadelelerin birbirini güçlendireceği ortak bir demokratik zemin kurmaktır. Kürt meselesinin demokratik çözümü ile hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, bağımsız yargı, yerel demokrasi, emek mücadelesi ve kadınların eşitlik mücadelesi birbirinin alternatifi değildir. Bunlar aynı demokratikleşme sürecinin farklı cepheleridir. Birinin kazanımı diğerini gereksiz kılmaz; tersine, her demokratik kazanım başka mücadelelerin de siyasal alanını genişletir.

Demokratikleşme, kusursuz başlangıçlarla değil; eksik, çelişkili ve çoğu zaman sınırlı süreçlerin toplumsal mücadeleyle derinleştirilmesiyle gerçekleşir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki tartışmanın merkezinde yalnızca Kürt meselesi yoktur. Asıl tartışma, demokratik siyasetin nasıl kurulacağına ilişkindir. Eğer farklı mücadelelerin birbirinin yerine konuştuğu, birbirine önkoşullar dayattığı ve her süreci kendi talepleri üzerinden yargıladığı bir siyasal anlayış egemen olursa, ortak demokrasi fikri zayıflar. Buna karşılık farklı siyasal öznelerin birbirlerinin meşruiyetini tanıdığı, açılan her demokratik alanı ortak mücadeleyle büyütmeye çalıştığı bir anlayış güç kazanırsa, demokratikleşme de toplumsal bir karakter kazanır.

Bu nedenle mesele, belirli bir süreci desteklemek ya da reddetmekten daha büyüktür. Mesele, demokratik siyaseti hakemlik üzerinden mi, yoksa ortak mücadele üzerinden mi kuracağımızdır. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da bu tercihtir.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı sona erdi: İkinci yüzyılda demokratik dönüşüm çağrısı

Kürt meselesindeki yeni süreç hangi amaçla değerlendirilmeli?

Sürecin temel amacı, kırk yılı aşkın silahlı çatışmanın sona ermesi ve Kürt meselesinin demokratik siyaset zeminine taşınmasıdır. Başarı ölçütü öncelikle bu siyasal hedefin gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinden kurulmalıdır.

Demokratik talepler ne zaman önkoşula dönüşür?

Bir demokratik talebin meşru olması, onun başka bir siyasal sürecin başlaması veya ilerlemesi için zorunlu şart haline getirilmesini gerektirmez. Talepler birbirinin önkoşuluna dönüştürüldüğünde ortak mücadele zemini genişlemek yerine parçalanabilir.

Ortak mücadele demokratikleşmeyi nasıl genişletir?

Ortak mücadele, farklı siyasal öznelerin aynılaşmasına dayanmaz. Her mücadelenin özgünlüğünü ve meşruiyetini tanıyarak açılan demokratik alanları birlikte büyütmeyi amaçlar.

Demokratik siyasetin yeniden inşası: Sosyalist hareket, Kürt siyasal hareketi ve üçüncü yol

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →