TBMM’de bütçe görüşmeleri sürerken, 2026 bütçesinde “kadının güçlendirilmesi” başlığı altında kadın başına düşen payın günlük 51 kuruş düzeyinde kaldığı eleştirileri büyüyor. Zincir market kasasından emekli evine, işsiz yeni mezunun odasına uzanan üç hikâye, yoksulluğun Türkiye’de neden giderek “kadınlaşan” bir deneyime dönüştüğünü gösteriyor.
Bütçe takvimi Ankara’yı her yıl aynı soruya kilitliyor: Kimin hayatı ne kadar “mümkün” sayılacak? Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2026 bütçesi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilirken, “kadının güçlendirilmesi” kalemi üzerinden yapılan hesap—kadın başına günlük 51 kuruş—muhalefet ve kadın örgütleri tarafından, devletin öncelikler hiyerarşisini ele veren bir sembole dönüştürüldü.
Bu rakam tek başına bir hayatı anlatmıyor; ama hayatların nasıl “ölçüldüğünü” anlatıyor. Çünkü yoksulluk, yalnızca gelirin düşüklüğü değil; zamanın, güvenliğin, özgürlüğün ve geleceğin kısılması. Ve Türkiye’de bu kısılma, kadınların gündelik hayatında daha keskin, daha sürekli, daha “normal” hale geliyor.
Marketin deposunda “dişil enerji” yok
Gül, 23 yaşında; bir zincir markette kasiyer. Haftada altı gün, günde sekiz saat çalışıyor. Marketin günlük cirosunun 70 bin lira civarında olduğunu söylüyor; kendisi asgari ücret alıyor. Kasa, raf, temizlik, sayım, depo—“marketin her işi” onun gündeliği.
Gül, sosyal medyada dolaşan “dişil enerji” şakalarına bir cümleyle mesafe koyuyor: “Hani şey diyorlar ya ‘dişil enerji’… İşte o market deposunda bulunmuyor.” 20 kiloluk paketleri erkeklerden hızlı taşıdığı günlerde, bunun “enerji” değil, mecburiyet olduğunu anlatıyor. Üç yıldır çalışıyor; üniversiteyi şehir dışında kazanmış ama gitmemiş. “Ailemi bırakmak istemedim,” diyor. “Birlikte olmazsak dağılır gideriz… Bir kadın olarak ayrı yaşamak istemedim, çok korktum.”
Bu korku yalnız kişisel değil; piyasayla hanenin birbirine kilitlendiği yerde büyüyor. Genç bir kadının “evden çıkması” çoğu zaman yalnız ekonomik değil, sosyal bir maliyet. Gül’ün “paramı aileme veriyorum” cümlesi, tek bir hanenin iç muhasebesi gibi dursa da, aslında daha geniş bir düzeni işaret ediyor: Düşük ücret, yüksek kira, kırılgan istihdam ve kadınlara yüklenen “aileyi ayakta tutma” rolü aynı denklemde buluşuyor.
“Evlenmek istemiyorum,” diyor Gül. “Erkeklerle çalıştıkça hepsinden nefret ettim.” Cümlesi sert; ama sertliğin kaynağı kişisel bir öfkenin ötesinde: işyerinde hiyerarşi, evde geçim baskısı, kamusal alanda güvensizlik. Depodan çağrıldığında cümleyi yarıda kesiyor, koşar adım gidiyor; sanki hız, bu ülkede yoksulluğa karşı geliştirilmiş tek savunma refleksiymiş gibi.
Bütçede aile, kadın değil
Kadın yoksulluğu tartışması, Ankara’da çoğu zaman “aile” başlığıyla birlikte anılıyor. 2025 bütçesinde “Ailenin korunması ve güçlendirilmesi” için 16 milyar 666 milyon 881 bin lira ayrılırken, “Kadının güçlendirilmesi” için ayrılan pay 5 milyar 941 milyon 139 bin lirada kaldı; aradaki fark kamuoyunda “öncelik” tartışmalarını büyüttü.
2026’ya gelindiğinde eleştirilerin odağı, kişi başına düşen çok küçük tutarın sembolik etkisi oldu: “Kadının güçlendirilmesi” başlığında kadın başına günlük 51 kuruş hesabı, Meclis’te ve kamuoyunda, sosyal politikanın kadınları “destek” değil “idare” etmeye ayarlandığı iddiasını güçlendirdi.
Bu tablo, Türkiye’de 2026–2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan edilmesiyle birlikte daha da tartışmalı hale geldi. İktidar, demografik hedefler ve aile merkezli sosyal politikalar vurgusunu büyütürken; eleştirel çevreler, “aileyi güçlendirme” söyleminin kadınların bireysel hak, gelir ve güvenlik ihtiyaçlarını gölgelediğini savunuyor.
“Rahmetlinin maaşı olmasa geçinemezdik”
Nazmiye 65 yaşında. Emekli maaşıyla hem kendine hem de işsiz oğluna bakıyor. Evin içinde en ağır cümleler bazen en sakin tonda kuruluyor: “Adam ölünce maaşını almaya başladım… Yaşarken çok eziyetini çektim ama rahmetlinin maaşı olmasa geçinemezdik.”
Nazmiye’nin hikâyesi, kadın yoksulluğunun başka bir katmanını açıyor: Yaşlılıkta gelir güvencesi. Dul aylığı, emekli maaşı, sağlık giderleri, evin ısınması… Hepsi bir arada “idare”ye dönüşüyor. Market fişini elinde tutuyor; “dişe dokunur ne almışım söyle,” diye soruyor. “Ivır zıvıra dünyanın parasını verdim.”
“En büyük mahcubiyetim torunuma,” diyor. Torunu oyuncak istediğinde “kırk takla atarak” konuyu değiştirdiğini anlatıyor. “Yıllarca çalıştım, gençliğimi verdim… ‘Param yok oğlum’ demek gücüme gidiyor.” Torunu geldiğinde kırmızı et pişiriyormuş; “Ayda bir kere alabiliyorum,” diyor. “Torunsuz yesem boğazımdan geçmez.”
Kapıdan uğurlarken cümle bir anda ısınmaya, doğalgaza geliyor: “Doğalgazı daha yakmadık, üşümedin inşallah.” Bu, yoksulluğun en tanıdık dili: Misafiri üşütmemek, ama evin içini de “yakmamak.”
Okul “bedava”, masraf gerçek
Yaren 32 yaşında; zincir bir markette kasiyer. İki çocuğu var: biri 8, diğeri 6 yaşında. “Devlet okulu okumak bedava diyorlar ama her şeyden para istiyorlar,” diye başlıyor. “Kağıt parası, tahta kalemi parası, okuma kitabı parası, tuvalet kağıdı parası derken maaşım geldiği gibi bitiyor.”
Yaren’in cümleleri, kadın yoksulluğunun çocuklar üzerinden nasıl genişlediğini gösteriyor: Ev içi bakım yükü, okul masrafları, sağlık harcamaları, gıda enflasyonu. “Dua ediyorum çocuklar hasta olmasın diye,” diyor. “İlacıydı, meyvesiydi derken eksiye düşüyoruz.”
Her gün onlarca ürünün etiketini değiştirdiklerini söylüyor: “Her gün zamlanıyor her şey.” Kasada ürün bırakan insanları anlatırken sesi düşüyor: “İçim nasıl acıyor…” Sonra bir karşılaştırma kuruyor: “1 litre sütün fiyatı buysa bir bebek maması kaç paradır? Ben yine iyi zamanda büyütmüşüm. Allah bebeği olana sabır versin.”
Yoksulluk burada yalnız “az kazanmak” değil; her gün yeniden yapılan bir seçimler rejimi. Çocuğun meyvesi mi, elektrik faturası mı? Okulun kağıdı mı, evin pazarı mı? Yaren’in anlattıkları, bütçe tablolarına sığmayan bir şeyi hatırlatıyor: Yoksulluk kadınlar için çoğu zaman “zaman yönetimi”, “kriz yönetimi” ve “mahcubiyet yönetimi.”
“İşsiz kızın ne işi var tek başına evde?”
Canan 24 yaşında; yeni mezun ve işsiz. En iyi devlet üniversitelerinden birine dereceyle girmiş, bitirmiş. Ama iş bulamıyor. Görüşmelere gitmiş; teklif edilen ücretlerin emeğini karşılamadığını söylüyor. “Ailemi ikna edemiyorum,” diyor. “Ya iyi kötü bir işte çalışacağım ya memlekete döneceğim.”
Cümle, bir sonraki cümleyle daha da ağırlaşıyor: “Babam ‘İşsiz kızın ne işi var tek başına evde’ diyor.” Ailenin maddi durumunun iyi olmadığını, onu okutmak için ellerinden geleni yaptıklarını anlatıyor. “Onlara karşı çok mahcubum,” diyor. “Mezun olunca kendimi bu halde hayal etmemiştim hiç.”
Canan’ın hikâyesi, kadın yoksulluğunun diplomanın ardında da devam ettiğini gösteriyor: Genç kadınlar için işsizlik, sadece gelir kaybı değil; hareket alanının daralması, şehir değiştirme özgürlüğünün kısılması, “tek başına yaşama” ihtimalinin toplumsal baskıyla daha da kırılganlaşması.
Yoksulluğun kadınlaşması ne demek?
Bu üç hikâye aynı yere çıkıyor: Kadın yoksulluğu tek biçimli değil; ama ortak bir duygu dili var—gelecek sıkışması. Kimi hayata çocukları için tutunuyor, kimi ailesini “dağılmasın” diye bir arada tutmaya çalışıyor, kimi okuduğu halde emeğinin karşılığını bulamıyor. Ve hepsinde yoksulluk, sadece gelir eksikliği değil; güvenlik, özgürlük ve onur sorunu olarak beliriyor.
Devletin aile merkezli sosyal politika vurgusunun büyüdüğü bir dönemde, “kadının güçlendirilmesi” gibi başlıklara düşen kişi başı çok küçük tutarlar, bu tartışmayı daha da sertleştiriyor: Kadınlar “aile” içinde tanımlandıkça, yoksulluk da daha çok “hanenin iç meselesi” gibi görülüyor. Oysa Gül’ün deposu, Nazmiye’nin soğuk evi, Yaren’in okul masrafları ve Canan’ın işsizlik baskısı aynı soruyu soruyor: Bu ülkede kadınların hayatı, bütçede hangi satıra sığıyor?
Bayetav İzmir Barometresi Güz 2025: Krizle yaşayan kentte kadınların sessiz verileri ve ötesi
#yoksulluk #kadın #bütçe #asgariücret #emeklilik #çocukyoksulluğu #işsizlik #sosyalpolitika #yaşamMaliyeti #eşitlik

