₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Özgürlük ve sınır: Özgürleşme

Sayın Gülsen Ayas Altunsoy’un “Özgür çocuk mu, sınırları olan çocuk mu?” başlıklı, kıymetli yazısına katkı…

İnsan yavrusu dünyaya tamamlanmış bir iradeyle gelmez. Önce yoğunluklar vardır: açlık, korku, haz, öfke, yakınlık ihtiyacı, huzursuzluk… Çocuk başlangıçta dünyayla düşünerek değil, etkilenerek ilişki kurar. Bu nedenle çocukluk, yalnızca biyolojik bir büyüme evresi değil; dürtüden iradeye, iç itkiden özneleşmeye doğru ilerleyen uzun bir oluş sürecidir.

Tam da bu yüzden “özgür çocuk” fikri ilk bakışta göründüğü kadar basit değildir. Çünkü özgürlük çoğu zaman yalnızca sınırsızlık olarak anlaşılır. Çocuğun her istediğini yapabilmesi, müdahale görmemesi ya da sürekli serbest bırakılması özgürlükle eşitlenir. Oysa burada temel bir soru ortaya çıkar: İnsan her istediğini yaptığında gerçekten özgür mü olur, yoksa arzularının ve dürtülerinin taşıdığı bir varlığa mı dönüşür?

Çocuk açısından bu soru daha da önemlidir. Çünkü çocukta arzu ile benlik henüz tam ayrışmamıştır. Hemen istemesi, bekleyememesi, öfkelendiğinde kontrolünü kaybetmesi ya da hoşuna gidene yönelmesi çoğu zaman bilinçli bir tercihten çok, anlık yoğunlukların hareketidir. Bu nedenle sınırsızlık bazen özgürlüğün değil, dürtülerin egemenliğinin başka bir adı olabilir.

Burada negatif özgürlük anlayışı devreye girer. Negatif özgürlük, dış müdahalenin yokluğu üzerinden tanımlanır. Çocuk ne kadar az engelleniyorsa o kadar özgür kabul edilir. Fakat dış baskının olmaması, içsel özgürlüğün oluştuğu anlamına gelmez. Çünkü insan yalnızca dış otoriteler tarafından değil; kendi korkuları, arzuları, bağımlılıkları ve dürtüleri tarafından da yönetilebilir.

Bu nedenle “istediğini yapmak” ile “kendi iradesiyle davranmak” aynı şey değildir.

Gerçek irade, arzunun otomatik hareketine mesafe koyabilme kapasitesidir. İnsan bazen istediğini erteleyebildiğinde, yeniden düşünebildiğinde, başkasını hesaba katabildiğinde ve davranışını düzenleyebildiğinde özneleşmeye başlar. Çocuk için sınır deneyimi tam da bu yüzden önemlidir. Beklemek, hayal kırıklığı yaşamak, “hayır” cevabıyla karşılaşmak ya da başkalarının da bir dünyası olduğunu görmek; yalnızca disiplin süreçleri değil, benliğin kuruluş aşamalarıdır.

Burada pozitif özgürlük fikri ortaya çıkar. Pozitif özgürlük, yalnızca engellerden kurtulmayı değil, kişinin kendisini yönetebilmesini ifade eder. Bu yüzden bazı sınırlar özgürlüğün karşıtı değil, koşulu olabilir. Dilin gramerle, müziğin ritimle, birlikte yaşamın etikle mümkün olması gibi; çocuk da belli bir ilişki çerçevesi içinde kendi iç düzenini kurmayı öğrenir.

Elbette bu, otoriter bir disiplin savunusu anlamına gelmez. Çünkü aşırı kontrol altında büyüyen çocuk da özgürleşemez. Sürekli denetlenen, korkuyla yönlendirilen ya da kendi karar alanı hiç oluşmayan bir çocukta irade gelişmez; yalnızca itaate dayalı bir uyum ortaya çıkar. Böyle bir durumda çocuk kendi sesini değil, otoritenin sesini içselleştirir.

Bu nedenle mesele, “sınır koymak” ile “tam serbestlik” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, çocuğun özneleşmesini destekleyen bir ilişki zemini kurabilmektir. Sağlıklı sınır, çocuğu bastıran değil; onu kendi davranışıyla ilişki kurabilecek bir noktaya taşıyan sınırdır.

Belki de özgürlük en temelde şudur:

İnsanın yalnızca dış baskılardan kurtulması değil, kendi iç dünyasıyla da bilinçli bir ilişki kurabilmesi…

Ve çocukluk, tam da bu ilişkinin yavaş yavaş öğrenildiği ilk alandır.

Özgür çocuk mu, sınırları olan çocuk mu?

Özgürlük yalnızca serbestlik mi?

Bu yazı, çocuklukta özgürlük meselesini “her istediğini yapabilme” fikrinin ötesine taşıyor. Özgürlüğün yalnızca dış engellerin yokluğu değil, insanın kendi arzuları, dürtüleri ve korkularıyla bilinçli bir ilişki kurabilmesi olduğunu hatırlatıyor.

Sınırın kurucu tarafı

Sınır burada baskı ya da itaate çağrı olarak değil, çocuğun kendi davranışıyla ilişki kurmasını sağlayan bir deneyim alanı olarak ele alınıyor. Beklemek, hayırla karşılaşmak, başkasının varlığını hesaba katmak ve hayal kırıklığıyla baş edebilmek; çocuğun irade geliştirmesinin parçası haline geliyor.

Özneleşmenin yavaş yolu

Yazının temel meselesi, çocuğu ne sınırsız bir serbestliğe ne de otoriter bir denetime hapsetmeden düşünmek. Özgürleşme, çocuğun kendi iç dünyasını tanıdığı, arzularına mesafe koyabildiği ve başkalarıyla birlikte yaşayabilecek bir benlik kurduğu uzun bir süreç olarak beliriyor.

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →