₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Bir X paylaşımından Moda Sahnesi’ne: Kemal Aydoğan ile tiyatronun kırılganlığı ve kamusal faydası üzerine

Moda Sahnesi Sanat Yönetmeni Kemal Aydoğan’ın kültür sanat piyasasının kırılganlığına dair X paylaşımıyla açılan yol, Kadıköy’de tiyatronun ekonomik sıkışmasını, kamusal destek ihtiyacını, sansürü, seyirciyle kurulabilecek yeni ilişki biçimlerini ve sanatın toplumsal gücünü konuştuğumuz uzun bir karşılaşmaya dönüştü.

Bu söyleşinin yolu, Kemal Aydoğan’ın X’te yaptığı bir paylaşımla açıldı. Aydoğan, kültür sanat piyasasının “kırılgan, kaygan, oynak” yapısından söz ediyor; her türden toplumsal olayın “müşterinin diplere çekilmesine” yol açtığını yazıyordu. Paylaşımın merkezindeki kavram “istikrarsızlık”tı. Kapitalizm için yeni hareketlenmelerin de denetimin de zemini olabilen bu istikrarsızlık, sanat için “başucunda bekleyen Azrail’le birlikte ha öldü ha ölecek sarkacında yaşamak” anlamına geliyordu.

Şöyle yazıyordu Moda Sahnesi Sanat Yönetmeni Kemal Aydoğan: “Kırılgan, kaygan, oynak her neyse kültür sanat piyasası işte böyle. Her türden toplumsal olay “müşterinin” diplere çekilmesine sebep oluyor. Toplumun olduğu gibi sanat piyasasının da problemini ifade eden kavram: “istikrarsızlık”. Kapitalizm için bu hem yeni hareketlenmeler olanağı hem de bir tür denetim işlevi görüyor olabilir. Sanat içinse başucunda bekleyen azraille birlikte ha öldü ha ölecek sarkacında yaşamak! Şu muhakkak bugün sen ölürsün yarın başkası dirilir kapitalizme göre. Dayanıklı ol, sen hayatta kal atları da vururlar misali diye zorbalık yapıyor piyasa sistemi. Yani KaKa yıktı viran etti köyü. Öyleyse mezarına bir tas suyu…”

Paylaşımı görünce Kemal abiyi aradım, konu üzerine uzunca konuştuk. Yakın zamanda İstanbul’a geleceğimi, bu meseleyi onunla yüz yüze konuşmak istediğimi söyledim. Sağ olsun, her zamanki içtenliği ve kanlı canlı doğallığıyla kabul etti.

Yıllar sonra Kadıköy Bahariye sokaklarında tek başıma ve sakince yürürken hem kenti hem de yeni yeni anlamaya çalıştığım kamusal yaşamda sanatın yerini düşünüyordum.

Moda Sahnesi’ne vardığımda, aklımda sanatın zor zamanlarda neden ilk vazgeçilen alanlardan biri sayıldığını anlamak isteğinin ötesinde, son zamanlarda sanat ve toplum arasındaki ilişkiye dair merakımı derin sulara çeken Alva Noë’nün Dolanıklık kitabıyla zihnimde kendisine yer açan şu soru da vardı: Sanat hayatımızı nasıl şekillendirir?

Birkaç saat boyunca hem söyleştik hem dertleştik hem de gülüştük. Her soruma verdiği cevap, daha fazla soru sorabilmek için beni cesaretlendirdi. Bir ara içimden “Sanatçının hali başka oluyor be” diye geçirdim.

Kemal Aydoğan’a göre tiyatro, kriz zamanlarında vazgeçilecek ilk şey değil. Tam tersine, insanın kendi kanaatleriyle, önyargılarıyla, korkularıyla ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyle yüzleşebileceği en temel kamusal alanlardan biri. Fakat bugünkü koşullar tiyatroları gişe baskısına, piyasa mantığına ve giderek metalaşan bir kültür alanına doğru itiyor. Aydoğan bu süreci sert bir cümleyle özetliyor: “Köle olduğumuzu, köleleştiğimizi de bilmemiz gerekir.”

“Celladımız tepemizde sallanan kılıç ekonomi”

Kemal Aydoğan, bağımsız tiyatroların bugünkü durumunu anlatırken söze ekonomiden başlıyor. Moda Sahnesi gibi özel tiyatroların her ay belirli bir seyirci sayısına ve gişe gelirine ulaşmak zorunda olduğunu söylüyor. Kira, çalışan maaşları, vergi ve sigorta giderleri bu yapının üzerinde sürekli bir basınç oluşturuyor.

Aydoğan bu baskıyı şu sözlerle tarif ediyor: “Bizim buradaki celladımız, tepemizde sallanan kılıç ekonomi.”

Bu yalnızca Moda Sahnesi’ne özgü bir durum değil. Türkiye’de bağımsız tiyatro alanı, kamusal destekten yoksun kaldıkça ayakta kalma mücadelesini büyük ölçüde gişeye yaslanarak sürdürüyor. Seyircinin ekonomik gücü, siyasal atmosfer ve gündelik belirsizlikler tiyatronun devamlılığını doğrudan etkiliyor.

Aydoğan’a göre Türkiye’de toplumsal gerilim yükseldiğinde seyirci tiyatrodan hızla uzaklaşabiliyor. 19 Mart sonrasında yaşanan siyasal atmosfer, CHP’ye dönük “mutlak butlan” tartışmaları ve geleceğe ilişkin belirsizlik duygusu, insanların tiyatroya gitme kararını erteleyebiliyor. Tiyatro, birçok kişi için hâlâ ilk vazgeçilen harcama kalemlerinden biri.

Bu davranış yalnızca ekonomik güçle açıklanamaz. Aydoğan, tiyatroyla bağın çocukluktan, aileden, eğitimden ve kültür politikalarından başlayarak kurulduğunu hatırlatıyor. Çocukluğundan itibaren tiyatroyla temas etmiş bir kesim için tiyatro yaşamın doğal parçası. Geniş kesimler içinse çoğu zaman “bir akşam etkinliği” ya da başka seçenek kalmadığında gidilen bir yer olarak kalıyor.

Tiyatro, rahatlatmak zorunda değildir: “Bir karşılaşma alanı…”

Tiyatronun “sıkıcı” ya da “can sıkıcı” görülmesine Aydoğan’ın verdiği yanıt, sanatın işlevine dair daha geniş bir kapı açıyor. Ona göre tiyatro çoğu zaman problem konuşan bir yer olduğu için seyirciyi rahatsız ediyor. Ama zaten tiyatronun asıl gücü de burada başlıyor.

Aydoğan, tiyatroyu insanın salona girdiği haliyle çıkmamasını sağlayan bir karşılaşma alanı olarak görüyor. İzleyici orada yalnızca bir hikâye izlemez; kendi bakışını, kanaatlerini, alışkanlıklarını da sınar.

“Tiyatro aslında kanaatlerimizin kırıldığı, bizi salona girdiğimiz halimizi sorgulatan bir yer” diyen Aydoğan, sahnenin ırkçılık, nefret söylemi, ayrımcılık ve toplumsal problemlerle yüzleşme imkânı yarattığını söylüyor.

Bu nedenle tiyatronun “yıkıcı” bir etkisi olması gerektiğini savunuyor. Buradaki yıkıcılık, seyircinin konforunu bozma, onun kesinliklerini sarsma ve yeni bir düşünme alanı açma anlamına geliyor. Tiyatro rahatlatmak zorunda değil; bazen tam da rahatsız ettiği için gerekli.

Korunaklı bir laboratuvar

Aydoğan tiyatroyu “korunaklı bir laboratuvar” olarak tanımlıyor. Gerçek hayatta konuşulması, denenmesi ya da yüzleşilmesi riskli olan toplumsal problemler, sahnede simüle edilebiliyor. Seyirci, gerçekliğin tehlikesine doğrudan atlamadan onunla karşılaşabiliyor.

Bu karşılaşma, sanatın dönüştürücü gücünü oluşturuyor. Aydoğan’a göre sanat, insanın kendisiyle karşılaşma yeridir. Alışkanlıklarımız, beğenilerimiz, estetik sınırlarımız ve düşünme biçimlerimiz sanatla temas ettiğimizde görünür hale gelir.

Tiyatro da bu nedenle yalnızca bir temsil alanı değildir. Seyircinin kendine mesafe almasına, toplumsal meselelerden yalıtılmamasına ve başkalarıyla birlikte yaşamanın imkânlarını düşünmesine yardım edebilir.

Aydoğan’ın tiyatrodan beklediği de tam olarak bu: Birlikte yaşamanın yollarını arayan, başkasının gözünü çıkarmayacak, bir arada durmanın anlamını düşünebilecek insanın oluşmasına katkı sunmak.

Piyasa, repertuarı da belirliyor

Aydoğan, tiyatronun bu işlevini yerine getirebilmesi için gişe baskısına terk edilmemesi gerektiğini düşünüyor. Çünkü tiyatro bütünüyle piyasa koşullarına bırakıldığında, repertuar tercihlerinden sahneleme biçimine kadar her şey seyirci sayısı ve gelir beklentisiyle belirlenmeye başlıyor.

Bu durumda tiyatro, toplumsal fayda üreten bir alan olmaktan uzaklaşıp satılabilir bir kültürel ürüne dönüşüyor. Aydoğan, bugünkü kültür politikasının tiyatroları tam da bu yöne ittiğini söylüyor: “Şu anki kültür politikası, bizim neoliberal varlıklar olmamızı istiyor.”

Bu cümle, tiyatronun bugünkü sıkışmasını özetliyor. Tiyatrocular bir yandan toplumsal bir söz üretmek, seyirciyle eleştirel bir ilişki kurmak ve riskli konuları sahneye taşımak istiyor; diğer yandan salonu doldurmak, giderleri karşılamak ve bir sonraki ayı çıkarabilmek zorunda kalıyor.

Piyasa baskısı yalnızca ekonomik bir sorun yaratmıyor. Zamanla sanatsal tercihi de daraltıyor. Genel seyirciye ulaşmak isteyen bir tiyatro, rahatsız edici olanı, kabul edilmiş kanaatleri kırabilecek olanı ya da seyircinin konforunu bozabilecek içerikleri geri plana itme riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Aydoğan’a göre piyasa, sansürü doğrudan yasak koyarak değil, para üzerinden kuruyor: Bu parayı kazanamazsan tiyatroyu sürdüremezsin. Böylece tiyatro daha baştan bazı sözlerden, bazı biçimlerden ve bazı risklerden vazgeçmeye zorlanıyor.

Metalaşan sanat, köleleşen emek

Aydoğan, sanatın piyasa içinde konumlandırılmasını bir metalaşma süreci olarak görüyor. Tiyatro sanatsal bir değer olarak değil, turistik ya da ticari bir değer olarak ele alındığında, sahnedeki üretim de alınıp satılabilir bir mala dönüşüyor.

Bu dönüşüm, yalnızca bilet fiyatlarını ya da salonların doluluk oranını ilgilendirmiyor. Sanat emeğinin kendisi de bu süreçte piyasanın kurallarına tabi hale geliyor. Aydoğan, “metadaki tüm emek problemlerinin” sanat alanında da oluşmaya başladığını söylüyor.

 

Tiyatronun alınıp satılabilir bir ürüne dönüşmesi, sanatçıyı da seyirciyi de başka bir ilişkiye zorluyor. Sanatçı üretimini satılabilir kılmak zorunda kalıyor; seyirci de ortak bir deneyimin parçası olmaktan çok bir ürünün müşterisine dönüşüyor.

Aydoğan’ın “köleleşme” dediği yer tam olarak burası. Sanat özgürleştirmesi gerekirken, sanatçıyı ve seyirciyi piyasanın davranış kalıpları içinde yeniden biçimlendirebiliyor.

Devletin kontrolü, piyasanın gişesi ve üçüncü yol

Aydoğan, tiyatroyu yalnızca devletin doğrudan belirlediği kültür alanı ile piyasanın gişe baskısı arasında düşünmek zorunda olmadığımızı söylüyor. Ona göre üçüncü bir yol var: Kamusal sanat.

Bu yol, devletin ideolojik kontrolüne de piyasanın ticari zorunluluklarına da teslim olmayan bir alanı işaret ediyor. Kamusal bütçeyle desteklenen, ancak sanatsal kararlarını özerk biçimde alabilen tiyatro yapıları Aydoğan’ın önerdiği modelin merkezinde duruyor.

Bu modelde farklı toplumsal kesimler kendi sözünü ve repertuarını kurabilir. Aydoğan, Kürtlerin, LGBTİ+ bireylerin, kadın gruplarının ve farklı toplumsal kesimlerin kendi tiyatrolarını yapma hakkına sahip olduğunu vurguluyor. Bu üretimler gişeye ya da devletin onayına bağlı kalmadan kamusal destekle var olabilmeli.

Aydoğan’a göre demokratik ve özgür bir toplum fikri, herkesin kendi temsiliyeti içinde söz kurabilmesiyle güçlenir. Sanat alanı da bu sözün kurulabileceği temel yerlerden biridir.

Kamusal bütçe neden sanata ayrılmasın?

Aydoğan, kültür ve sanat alanının kamusal bütçeden aldığı payı da sorguluyor. Ona göre Türkiye’de kimse yeterince açık biçimde “Kamusal bütçeden kültür ve sanata neden daha güçlü bir pay ayrılmıyor?” sorusunu sormuyor.

Aydoğan, Kültür Bakanlığı’na ayrılan payın düşüklüğüne dikkat çekiyor ve yüzde 1’lik bir payın bile büyük bir mücadele başlığı olabileceğini söylüyor. Bu payla kamusal sanat için yeni destek modelleri geliştirilebileceğini savunuyor.

Devlet Tiyatroları ile özel tiyatrolara verilen destekler arasındaki fark da Aydoğan’ın işaret ettiği sorunlardan biri. Verdiği rakamlara göre Devlet Tiyatroları’na milyarlarca liralık bir kaynak ayrılırken, yüzlerce özel tiyatroya toplamda çok daha sınırlı bir destek dağıtılıyor. Bu tablo, bağımsız tiyatroların neden sürekli gişe baskısıyla yaşadığını da gösteriyor.

Aydoğan, kamusal olanakların yalnızca devletin kendi tiyatrosu için değil, özerk tiyatro yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyor. Salon, teknik ekipman, üretim desteği ve düzenli finansman, tiyatronun piyasa kıskacından çıkabilmesi için temel araçlar olabilir.

Salon bulmak bile politik bir mesele

Bağımsız tiyatroların karşılaştığı engeller yalnızca ekonomik değil. Aydoğan, bazı oyunların salon bulmakta zorlandığını, özellikle devlet ya da belediye salonlarında içeriklere göre kapıların kapanabildiğini anlatıyor.

Kürtçe oyunlar, LGBTİ+ temalı üretimler ya da devletin hassas gördüğü başlıklar kimi zaman doğrudan yasaklarla, kimi zaman da salon verilmemesiyle karşılaşıyor. Valilik yasakları yalnızca yasaklanan oyunu etkilemiyor; kültür sanat alanının tamamına yayılan bir korku iklimi yaratıyor.

Bu korku, tiyatrocular kadar seyirciyi de etkiliyor. Bir oyuna gitmek, yalnızca kültürel bir tercih olmaktan çıkıp risk hissi taşıyan bir davranışa dönüşebiliyor. Böylece tiyatronun toplumsal meşruiyet alanı daralıyor.

Aydoğan’a göre kamusal destek burada yalnızca ekonomik bir kaynak anlamına gelmez. Aynı zamanda meşruiyet üretir. Kültür Bakanlığı’nın ya da kamusal kurumların bir üretimi desteklemesi, o üretimin toplum içinde daha geniş bir kabul görmesine de katkı sunabilir.

Seyirci müşteri değil, tiyatronun kurucu parçasıdır

Tiyatronun seyirciyle kurduğu ilişki de Aydoğan için temel meselelerden biri. Tiyatro, sahnede oynayanlarla salonda izleyenlerin birlikte var ettiği bir sanat. Bu nedenle seyirci yalnızca bilet alan bir müşteri değildir; tiyatronun gerçekleşmesini mümkün kılan kurucu parçalardan biridir.

Aydoğan, tiyatroların seyirciyle daha organik, dayanışmacı ve karşılıklı bir ilişki kurması gerektiğini düşünüyor. Bunu “simbiyotik” bir ilişki olarak tarif ediyor. Üreticiyle tüketicinin birbirinden kopmadığı, seyircinin yalnızca izleyen değil, tiyatronun varlığına katkı sunan bir özne olduğu bir ilişki.

Ancak bugünkü hukuk ve ekonomi bu ilişkiyi kolaylaştırmıyor. Aydoğan, tiyatroların bağış toplamasının valilik iznine tabi olduğunu hatırlatıyor. Bu durum, seyircinin doğrudan destek verebileceği modellerin önünü daraltıyor. Abonelik sistemi bir imkân sunsa da çoğu zaman ürünün önceden satın alınmasına benziyor. Aydoğan’ın ihtiyaç duyduğu ilişki ise daha derin: Tiyatro ile seyircinin birbirine ihtiyaç duyduğunu bilen, bunu kalıcı bir ortaklığa dönüştüren bir ilişki.

Bu ortaklığın kurulabilmesi için tiyatrocuların da kendi sözünü daha güçlü kurması gerekiyor. Aydoğan’a göre tiyatrocular, tiyatronun neden gerekli olduğunu topluma daha açık anlatmalı. Tiyatro neden sabah kahvaltısı kadar zorunlu bir ihtiyaçtır? Her insan neden sanatla düşünmelidir? Sanat hayatımızdan çekildiğinde ne kaybederiz? Bu sorular tiyatro alanının kendi iç meselesi değil, kamusal hayatın sorularıdır.

Tiyatro, algoritmalardan uzak bir ortak deneyim alanı

Aydoğan, bugünün algoritmalarla belirlenen gündelik hayatında tiyatronun özel bir yerde durduğunu düşünüyor. Ekranlar, platformlar ve kişiselleştirilmiş akışlar herkesi kendi deneyim balonuna çekerken tiyatro, insanları aynı anda aynı mekânda buluşturuyor.

Bir salonda iki yüz kişinin aynı oyun etrafında toplanması, Aydoğan’a göre ilkel ve güçlü bir ortaklık biçimi yaratıyor. Bu ortaklık yalnızca bir şey tüketmek için kurulmadığında, topluluk olmanın anlamını da yeniden düşündürebilir.

Tiyatronun kökenindeki ritüel duygusu da burada önem kazanıyor. Tiyatro, tarihsel olarak birlikte yapılan, birlikte deneyimlenen, ortak bir duygulanım ve düşünce alanı açan bir insan etkinliği. Bugün bu kökenden uzaklaşmış olsa da sahnenin çekim gücü hâlâ oradan geliyor.

Aydoğan, tiyatrocuların bu kaybı konuşması gerektiğini söylüyor. Tiyatro, ticari bir hareketin ötesinde insan etkinliğini başka insanlarla paylaşma biçimidir. Bu bağ yeniden kurulmadıkça, tiyatronun toplumsal gücü de eksik kalacaktır.

Tiyatronun elinden alınan güç nasıl geri kazanılır?

Aydoğan’ın en sert uyarısı tiyatroculara dönük. Ona göre tiyatrocular, mesleklerinin kazanç, ün ve piyasa başarısı üzerinden kurulmasına itiraz etmek zorunda. Tiyatro yalnızca bir gelir kapısı ya da tanınma aracına dönüştüğünde kendi gücünü de kaybediyor.

Aydoğan, tiyatrocuların kendi payını da sorgulaması gerektiğini söylüyor:

Tiyatronun etkileşimindeki titreşimler nasıl sönümlendi? Tiyatro, eğlenceye, ticarete ve alınıp satılabilir bir ürüne nasıl daraldı? Bu dönüşüm yalnızca dışarıdan mı dayatıldı, yoksa tiyatrocular da bu sürecin parçası mı oldu?

Bu sorular Aydoğan için yalnızca mesleki bir muhasebe değil, bir özgürleşme çağrısı. Tiyatronun elinden alınmış bir güç var ve bu güç yeniden kazanılmadıkça sanatın toplumsal bağlamı da zayıflıyor.

Aydoğan, bu nedenle “köleleşme” kavramını kullanıyor. Sanatçının piyasa tarafından ikna edilmesini, sanatın da bu piyasa ilişkilerini yeniden üretmesini köleleşme olarak görüyor. Buna karşı tiyatrocuların kendi özgürlüğünü talep etmesi gerektiğini savunuyor.

“Köle olduğumuzu, köleleştiğimizi de bilmemiz gerekir” diyen Aydoğan için tiyatronun bugünkü krizi yalnızca salonların, bütçelerin ya da bilet fiyatlarının krizi değil. Bu kriz, toplumun kendisiyle karşılaşma imkânının daralmasıdır. Tiyatro yeniden kamusal bir güç haline gelecekse, hem seyirci hem tiyatrocu bu karşılaşmanın değerini yeniden kurmak zorunda.

Sanat ve felsefeden gelen bir davet: İnsan kendini yeniden kurabilir mi?

Tiyatro neden yalnızca eğlence değildir?

Kemal Aydoğan’a göre tiyatro, seyircinin kanaatlerini, alışkanlıklarını ve toplumsal meselelerle kurduğu ilişkiyi sorgulatan bir karşılaşma alanıdır. Bu yüzden tiyatro yalnızca boş zaman etkinliği değil, ortak yaşamı düşünmenin yollarından biridir.

Bağımsız tiyatrolar neden gişe baskısı altında?

Özel tiyatrolar kira, maaş, vergi, sigorta ve teknik giderleri büyük ölçüde bilet gelirleriyle karşılıyor. Seyirci ekonomik ya da siyasal belirsizlik dönemlerinde geri çekildiğinde, tiyatroların sürdürülebilirliği hızla tehlikeye giriyor.

Kamu sanatı ne anlama geliyor?

Kamu sanatı, devletin doğrudan kontrol ettiği ya da piyasanın gişe baskısına bıraktığı sanat alanının dışında, kamusal bütçeyle desteklenen özerk üretim modellerini ifade ediyor. Aydoğan’a göre bu model, farklı toplumsal kesimlerin kendi sözünü ve repertuarını özgürce kurabilmesi için gerekli.

Siyaset her yerde, sonuç nerede: Hiperpolitik çağ ne anlatıyor?

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

“16 Ton”dan “İhtimal Eşikleri”ne: Adil dönüşüm nasıl ortak dile dönüşür?

Ödüllü çocuk oyunu yönetmeni Ayşe Kör: “Her çocuğa dokunmak istiyoruz”

Zehra Çiçek Sanat Atölyesi’nden bir hikâye: “Sanat çocukluk hayalini bırakmayanların işi”

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →