Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Türkiye önemli bir eşikten geçiyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci üzerinden yalnızca yıllardır süren çatışmanın nasıl sona ereceğini konuşmuyoruz. Bundan daha önemli bir soruyla da karşı karşıyayız: Çatışmanın ardından nasıl bir Türkiye kurulacak?
Bence asıl meselelerden biri burada düğümleniyor. Yeni dönemin siyasal denklemi kimlerden oluşacak? Kürtler, Aleviler, solcular, sosyalistler, farklı inanç grupları ve diğer demokratik güçler bu yeni dönemin kurucu özneleri olabilecek mi? Yoksa bazı kesimleri yeniden dışarıda bırakan dar bir uzlaşmayla mı yetinilecek?
Ben ikinci ihtimalin Türkiye’nin ihtiyacını karşılamayacağını düşünüyorum.
Alevilerin, solcuların ve sosyalistlerin Kürt siyasal hareketiyle yan yana gelmesi, Kürt hareketinin de bu kesimlerle ortak bir demokratik zeminde buluşması, Türkiye’nin siyasal dengelerini değiştirebilecek bir imkân taşıyor. Bu nedenle Kürt hareketini soldan ve Alevilerden uzaklaştıran, onu yalnızca etnik kimlik eksenine sıkıştıran ya da sağcı ve İslami bir hatta yönelten gelişmeleri yalnızca Kürt hareketinin kendi iç tartışması olarak görmemek gerekir.
Çünkü burada Türkiye’nin gelecekteki demokratik ittifaklarının nasıl kurulacağı da tartışılıyor.
Demokratik ittifakın yönü
Kürt siyasal hareketinin Türkiye siyasetine yaptığı en önemli katkılardan biri, Kürt meselesini yalnızca bir kimlik sorunu olarak ele almaması oldu. Demokrasi, özgürlük, eşitlik ve çoğulculuk üzerinden daha geniş bir siyasal çerçeve kurmaya çalıştı. Farklı halkların, inançların ve kimliklerin birlikte yaşayabileceği demokratik bir Türkiye fikri de bu arayışın önemli bir parçasıydı.
DEM Parti’nin bugün barış ve demokratik çözüm sürecindeki rolünü de bu birikimden bağımsız düşünemeyiz.
Bunu söylemek, Kürt siyasal hareketinin bütün politikalarını doğru bulmak anlamına gelmiyor. Tersine, demokratik siyaset eleştiriyi gerektirir. Bir siyasi hareketi desteklemekle o hareketin her tutumunu onaylamak aynı şey değildir. Eleştirmek de düşmanlaştırmak anlamına gelmez. Barış sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesi için bu ayrımın korunması önemli.
Kürt hareketinin bundan sonra hangi siyasal hatta ilerleyeceği de bu yüzden yalnızca Kürtler açısından önemli değil. Demokratik ve çoğulcu damarının güçlenmesi Türkiye’nin tamamı açısından değer taşıyor. Buna karşılık Alevilerden, solculardan ve sosyalistlerden uzaklaşması; etnik kimliğe kapanması ya da sağcı ve İslami bir hatta yönelmesi demokratik siyasetin alanını daraltabilir.
Aynı olmayan tarihler, ortak talepler
Alevilerin bu tartışmadaki yeri ayrıca ele alınmalı.
Alevilerle Kürtlerin tarihleri aynı değil. Siyasal deneyimleri de aynı değil. Birinin diğerinin yerine konuşması doğru olmaz. Ancak farklı tarihlerin ve deneyimlerin ortak mücadeleleri imkânsız kıldığını da düşünmüyorum.
Eşit yurttaşlık, laiklik, inanç özgürlüğü, demokrasi ve hukuk devleti gibi başlıklar, farklı toplumsal kesimlerin buluşabileceği ortak bir zemin oluşturabilir.
Alevi meselesinin özgünlüğünü de burada görmek gerekiyor.
Alevilerin önemli bir bölümü Cumhuriyet’i laiklik ve yurttaşlık anlayışı nedeniyle geçmişte dinsel baskılara karşı önemli bir kazanım olarak gördü. Cumhuriyet’e güçlü bir aidiyet geliştirmelerinin nedenlerinden biri buydu. Fakat Cumhuriyet’e aidiyet, eşit yurttaşlık talebinden vazgeçmek anlamına gelmiyor.
Cemevlerinin hukuki statüsü, zorunlu din eğitimi, inanç özgürlüğü, kamusal alanda eşit temsil ve devletin farklı inançlarla kurduğu ilişkinin niteliği hâlâ çözülmüş meseleler değil.
Bu nedenle Alevilerin eşit yurttaşlık talebini Kürt meselesinin karşısına koymak doğru değil. Aynı şekilde Kürtlerin demokratik haklarını savunmak da Alevilerin taleplerini ikinci plana atmayı gerektirmiyor.
Bu iki meselenin birbirine tabi olması gerekmiyor. Tam tersine, farklı taleplerin kendi özgünlüklerini koruyarak aynı demokratik zeminde buluşması mümkün.
Hafızayı korumak, bugünü geçmişe hapsetmemek
Son dönemde tarihsel hafıza üzerinden yürüyen tartışmalar da bu açıdan dikkatle ele alınmalı. 1514, Yavuz Sultan Selim dönemi ve Kızılbaşlara yönelik baskılar Alevi hafızasının önemli parçalarıdır. Bu hafızayı küçümsemek ya da yok saymak doğru değildir.
Fakat geçmişi hatırlamak başka, geçmişin siyasal saflaşmalarını bugünün değişmez gerçekliği hâline getirmek başka bir şeydir.
Tarihsel hafızaya sahip çıkmak gerekiyor. Ancak bugünün siyasal ilişkilerini yalnızca geçmişin saflaşmaları üzerinden kurmaya çalışmak, yeni bir ortak gelecek yaratmayı zorlaştırır.
Kamuoyundaki tartışmada “Beyaz Kâğıt”, Yavuz Sultan Selim’in İdris-i Bitlisi’ye açtığı siyasal alanın; “Kara Defter” ise Kızılbaşlara yönelik takibatın ve kıyım hafızasının simgesi olarak kullanılıyor. “Beyaz Kâğıt” ve “Kara Defter” tartışmasını da bu çerçevede görüyorum. Tarihin yalnızca bugünkü siyasal ihtiyaçlara uygun bölümünü öne çıkarmak ne kadar sorunluysa, geçmişteki saflaşmaları bugünün siyasal gerçekliği gibi kabul etmek de o kadar sorunlu.
Tarihsel dürüstlük yaşanan acıları kabul etmeyi gerektiriyor. Bunun yanında bugünün insanlarını geçmişin siyasal kamplarına mahkûm etmemeyi de gerektiriyor.
Eleştiri ile düşmanlaştırma arasındaki çizgi
Öcalan’a atfedilen Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi’ye ilişkin sözler üzerinden yayımlanan bildiri konusunda da aynı dikkat gerekli.
Bildiriyi imzalayanların siyasal tutum alma ve eleştirme hakkı elbette vardır. Bununla birlikte bildirinin tarihsel değerlendirmesi ve ortaya çıkarabileceği siyasal sonuçlar da eleştirilebilir. Bunlar birbirinden ayrı meselelerdir.
Üstelik DEM Parti ve İmralı Heyeti tarafından Öcalan’a ait olmadığı belirtilen bir söz üzerinden kesin bir siyasal hükme varmak doğru değildir. Önce sözün gerçekten kime ait olduğu konusunda dikkatli olmak, ardından bunun etrafındaki siyasal tartışmayı yürütmek gerekir.
“Alevi aydını” olmak da kimseyi eleştirinin dışında bırakmaz. Bildiriyi imzalayanlara, Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri, zorunlu din dersleri, cemevlerinin hukuki statüsü ve Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda geçmişte ve bugün nerede durdukları sorulabilir. Kamusal alanda siyasal söz söyleyen herkesin tutarlılığı tartışılabilir.
Ama aynı ölçünün herkes için geçerli olması gerekir.
Bu nedenle Tuncer Bakırhan’ın bildirinin ilk 53 imzacısına yönelik sözlerini de doğru bulmuyorum. Milletvekilleri bir siyasi partinin lütfuyla değil, seçmenlerin oylarıyla parlamentoya gelir. Bu açıdan kullanılan ifade yanlıştır.
Bakırhan’ın daha sonra sözlerinin maksadını tam olarak karşılamadığını kabul etmesi ise önemlidir.
Fakat bir siyasetçinin yanlış veya talihsiz sözünden hareketle bütün Kürt hareketini Alevi karşıtı ilan etmek de doğru değildir. Bir sözü eleştirmek başka, o söz üzerinden bütün bir siyasal hareket hakkında hüküm vermek başka.
Ortak mücadelenin koşulu
Barışın toplumsal tabanını genişletmenin yolu, farklı kesimlerin kaygılarını bastırmaktan değil, bu kaygıların meşru olduğunu kabul etmekten geçiyor.
Alevi hareketi açısından da benzer bir durum söz konusu.
Kürtlerin demokratik haklarını savunmakla Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini savunmak arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Alevi meselesini Kürt meselesinin karşısına koymak ne kadar yanlışsa, Kürt meselesinin çözülmesiyle Alevi meselesinin kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünmek de o kadar yanlış. Her iki meselenin de kendine özgü bir tarihi, toplumsal zemini ve çözüm bekleyen sorunları var.
Üzerinde durulması gereken konu, bu farklı demokratik taleplerin ortak bir siyasal güç oluşturup oluşturamayacağıdır. Aleviler, Kürtler, solcular ve sosyalistler kendi kimliklerini ve siyasal farklılıklarını koruyarak ortak bir demokratik zeminde buluşabilirlerse Türkiye’nin geleceği açısından önemli bir imkân ortaya çıkar.
Bunun için herkesin aynı şeyi düşünmesi gerekmiyor. Hatta belki tam tersine, farklılıkları koruyabilmek gerekiyor.
Mesele yalnızca kimin kiminle ittifak yapacağı değil, Türkiye’de demokratik siyasetin alanının genişleyip genişlemeyeceğidir.
Ben Türkiye’nin demokratik geleceğini sosyalistlerin, Alevilerin ve Kürtlerin birbirinden uzaklaştırılmasında değil, farklılıklarını koruyarak yan yana durabilmelerinde görüyorum.
Bunun için kimsenin diğerinin yerine konuşmasına gerek yok. Herkes kendi tarihinden, kendi hafızasından ve kendi siyasal talebinden konuşabilmeli. Ama aynı zamanda başkasının hakkını da tanıyabilmeli.
Türkiye’nin tarihi tek bir hikâyeden oluşmuyor. Alevilerin, Kürtlerin, gayrimüslimlerin, işçilerin, kadınların, solcuların, sosyalistlerin ve toplumun başka kesimlerinin hafızaları bu ülkenin tarihinin parçaları. Bunları birbirleriyle yarıştırmadan konuşabilmek zorundayız.
Yeni toplumsal sözleşmenin temeli
Geçmişte yaşananları inkâr etmeden, fakat geçmişin saflaşmalarını bugüne taşımadan yeni bir siyasal ilişki kurmak mümkün.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında yeni bir toplumsal sözleşmeden söz edeceksek bunun temelinde eşit yurttaşlık, laiklik, özgürlük ve demokratik çoğulculuk olmalı.
Kürt meselesinin özgünlüğünü kabul eden, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini gören, farklı siyasal kesimlerin meşru varlığını tanıyan bir düzen…
Bunun kolay olmadığını biliyorum. Türkiye’nin siyasal tarihi, farklılıkların çoğu zaman birbirine karşı konulduğu dönemlerle dolu. Ama bugün önümüzde duran fırsat, aynı döngüyü yeniden üretmek değil.
Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan yalnızca çatışmanın sona erip ermeyeceği değil, çatışmanın ardından nasıl bir siyasal düzen kurulacağıdır.
Eğer Aleviler, Kürtler, solcular, sosyalistler ve diğer demokratik güçler kendi kimliklerini koruyarak bu düzenin kuruluşunda söz sahibi olabilirlerse Cumhuriyetin ikinci yüzyılı gerçek bir demokratik dönüşüm dönemine dönüşebilir.
Gerçek barış, herkesin aynı düşündüğü bir yerde kurulmaz. Farklı düşündüğümüz hâlde birbirimizin hakkını tanıyabildiğimiz yerde kurulur.
Türkiye’nin önündeki asıl tarihsel imkân da bence budur: Yeni bir saflaşma yaratmak değil, farklılıkların eşit yurttaşlık temelinde yan yana durabildiği demokratik bir zemin kurmak.
Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü’nden çerçeve yasa çağrısı: Bir başlangıç mı, yeni bir eşik mi?
Alevi meselesi ile Kürt meselesi aynı siyasal zeminde buluşabilir mi?
İki meselenin tarihleri ve talepleri aynı değil. Ortaklık, bu farklılıkları silmekten değil; eşit yurttaşlık, laiklik, inanç özgürlüğü, hukuk devleti ve demokrasi çevresinde yan yana getirmekten geçebilir.
Alevi Aydınlar Bildirgesi tartışmasının merkezinde ne bulunuyor?
Tartışma, Öcalan’a atfedilen Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi referansının Alevi tarihsel hafızasında yarattığı kaygı ile sözün aidiyetine ve siyasal bağlamına ilişkin itirazların kesişiminde duruyor. Metin, eleştiri hakkını savunurken doğrulanmamış bir söz üzerinden bütün bir hareket hakkında hüküm verilmesine karşı çıkıyor.
Demokratik ittifakın temel koşulu nedir?
Farklı toplumsal kesimlerin kendi kimlikleri ve talepleriyle kurucu özne olarak tanınmasıdır. Eşit yurttaşlık ortaklığın sonunda verilecek bir ödül değil, ortak demokratik siyasetin başlangıç koşuludur.
Geleceği geçmişin gölgesinden kurtarmak: Türkiye’de yeni bir sosyalizm arayışı
Demokratikleşme önkoşullarla mı, ortak mücadeleyle mi ilerler?

