₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Neden bir kahramana ihtiyaç duyuyoruz?

Bazen bir insana verdiğimiz anlam, o insanın kendisinden çok bizim içinde bulunduğumuz hâli anlatıyor. Bir sanatçıyı yalnızca yaptığı işle, bir sporcuyu başarısıyla, bir gazeteciyi yazdıklarıyla, bir mizahçıyı ürettikleriyle değerlendirmek yerine onlardan daha fazlasını beklemeye başlıyoruz. Bir gazeteciye yazdıklarından daha büyük bir temsil görevi yükleniyor; bir sanatçı toplumsal bir itirazın, bir sporcunun başarısı ise görmek istediğimiz toplumun işaretine dönüşebiliyor. Bazen de bir insanın söylediği tek bir söz, bütün kişiliğinin önüne geçiyor.

Başka birini büyütme ihtiyacımızın, zaman zaman kendi gücümüzü küçülmüş hissetmemizle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Uzun süren siyasal hayal kırıklıkları insanı yoruyor. Söylediklerimizin karşılık bulmadığını, itirazlarımızın sonuç vermediğini, birlikte hareket edemediğimizi ve ortak bir güç oluşturamadığımızı gördükçe yalnızca bir şeyleri değiştirememekle kalmıyor, kendi sözümüze ve yapabileceklerimize duyduğumuz güveni de yavaş yavaş kaybediyoruz.

Yenilgi duygusunun ağırlığı biraz da burada ortaya çıkıyor. Bir seçimi kaybetmekten ya da bir siyasi girişimin başarısız olmasından ibaret değil; söylediklerimizin duyulmadığını düşünmek, aynı şeyleri tekrar tekrar konuşmak, insanların yan yana gelememesi ve dün önemli görülen bir meselenin bugün unutulması da bu duyguyu büyütüyor. Bir süre sonra insanın zihninde “Ne yaparsak yapalım bir şey değişmiyor” düşüncesi yerleşebiliyor. Tam bu noktada “Peki kim bir şey yapabilir?” sorusu beliriyor.

“Ne yapabiliriz?” sorusundan “Kim yapabilir?” sorusuna

Asıl mesele galiba burada başlıyor. “Ne yapabiliriz?” sorusu bizi doğrudan özne olmaya çağırır. Ortaklık kurmayı, örgütlenmeyi, sorumluluk almayı, bedel ödemeyi, uzun süreli bir mücadeleyi ve kendi gücümüzün sınırlarını kabul etmeyi gerektirir. “Kim bir şey yapabilir?”, “Neden kimse bir şey yapmıyor?” soruları ise bütün bunlardan daha kolaydır. Çünkü sorumluluğu kendimizden alıp başka birinin üzerine koymamıza, kendi etkisizliğimizi başkasının hareketsizliği üzerinden açıklamamıza imkân verir.

Sonra biri çıkar ve bizim söyleyemediğimizi söyler, bizim yapamadığımızı yapar ya da göstermekten çekindiğimiz cesareti gösterir. Uzun zamandır hissetmediğimiz bir duygu geri gelir: “Demek ki hâlâ bir şey yapılabilir.” Belki kahraman üretmek tam burada başlıyor. Çoğu zaman bunu bilinçli olarak yapmıyoruz; önce bir sözünü beğeniyor, bir tavrından etkileniyor, yaptığı bir şeyi önemsiyoruz. Ardından o kişiye kendi beklentilerimizden parçalar eklemeye başlıyor ve bir süre sonra yalnızca onun yaptığını değil, bizim yapmak istediğimiz şeyleri de onda görür hâle geliyoruz.

İşte paradoks burada ortaya çıkıyor: Yenilgi duygusunu aşmak için bir kahraman üretiyoruz; fakat onu büyüttükçe kendi gücümüzü yeniden kurmak yerine, o gücü başka birine devretmeye başlayabiliyoruz. Onun cesareti bize iyi geliyor, onun sözü bizim söyleyemediğimiz sözü söylüyor, onun başarısı kendi başarısızlığımızı bir süreliğine unutturuyor. Bir başkasının yaptığı üzerinden yeniden güçlü hissediyoruz. Fakat bu güç bize ait olmadığı için kalıcı bir değişim yaratmıyor; kişi ne kadar büyütülürse, ondan beklenen de o kadar büyüyor.

Başlangıçta “Bunu söylemesi önemli” dediğimiz kişiden zamanla daha fazlasını bekliyoruz. Bir kez itiraz edenin her durumda itiraz etmesini, cesaret gösterenin hep cesur kalmasını, iktidara karşı çıkanın bütün meselelerde bizim beklediğimiz yerde durmasını istiyoruz. Kişi aynı kişi olarak kalırken ona biçtiğimiz rol değişiyor. Bir söz tavra, tavır siyasal konuma, karşı çıkış bir projeye, cesaret ise liderliğe dönüşüyor. Sonunda gerçek insanla zihnimizde yarattığımız kişi arasındaki mesafe açılıyor.

Başarılara yüklediğimiz siyasal anlam

Bunun örneklerini farklı alanlarda görebiliyoruz. Deniz Göktaş’ın politik mizahı, Mabel Matiz’in müziği ve kamusal görünürlüğü, Ebrar Karakurt’un voleyboldaki başarısı ve görünürlüğü, A Millî Kadın Voleybol Takımı’nın uluslararası başarıları ve Sıla’nın sahnede giydiği kıyafetler üzerinden yürütülen tartışmalar birbirinden oldukça farklı olaylar. Bunları aynı siyasal anlam içinde değerlendirmek doğru olmaz; fakat bu olayların etrafında oluşan toplumsal ve siyasal okumaların ortak bir tarafı bulunabiliyor. Kişinin ya da grubun yaptığı şey, kendi doğal bağlamının dışına çıkarılarak daha büyük bir mücadelenin işareti hâline getirilebiliyor.

Bir voleybol takımının kazandığı maç, yalnızca bir spor karşılaşmasının sonucu olarak kalmayıp toplumsal özgüvenin, kadınların görünürlüğünün ya da belirli bir yaşam anlayışının sembolü olarak okunabiliyor. Bir sanatçının sahnede tercih ettiği kıyafet, müziğinden bağımsız olarak kişinin kimliği, değerleri ve toplumsal konumu üzerinden tartışılabiliyor. Bir mizahçının yaptığı politik mizah, yalnızca mizah olarak değerlendirilmek yerine ondan sürekli daha belirgin bir siyasal tavır göstermesi beklenmesine yol açabiliyor. Böylece doğal seyrinde yaşanan bir olay, bir süre sonra iktidara karşı verilmiş bir mücadele, bir savaş ve hatta yer yer bir zafer olarak ifade edilebiliyor. Olayın kendisi değişmiyor; fakat ona yüklediğimiz anlam büyüyor.

Siyasal iklim de bu süreci besleyebiliyor. Kamusal alanda ifade, protesto, örgütlenme ve görünürlük alanlarının daraldığı dönemlerde, insanların siyasal ve toplumsal beklentilerini görünür hâle gelen kişilerin davranışlarına yüklemesi daha kolay olabiliyor. Türkiye’de ifade özgürlüğü, protesto hakkı, medya özgürlüğü ve LGBTİ+ kişilerin kamusal görünürlüğü konusunda yaşanan çeşitli kısıtlamalar ve soruşturmalar, uluslararası insan hakları kuruluşlarının güncel raporlarında da belgeleniyor. Böyle bir ortamda bir insanın söylediği söz ya da aldığı tavır, taşıdığı somut anlamın çok ötesinde okunabiliyor; kişi, görmek istediğimiz değişimin sembolüne dönüşebiliyor.

Sedat Peker örneği ise bu mekanizmanın siyasal alandaki başka bir yüzünü gösteriyor. 2021’de yayımladığı videolar, iktidar çevrelerinden çeşitli kişilere ilişkin çok sayıda iddiayı gündeme taşıyarak Türkiye’de geniş bir siyasal tartışma yaratmıştı; bu iddialar suçlanan kişiler tarafından reddedilmişti. Peker’in açıklamalarının yarattığı siyasal tartışma ile bunların belirli bir siyasal dönüşüm projesinin parçası olduğu düşüncesini birbirinden ayırmak gerekiyor. Bir kişinin iktidarla çatışması, kamuoyunda etkili olması veya iktidara ilişkin ciddi iddialar ortaya koyması, onu kendiliğinden bir siyasal alternatif hâline getirmiyor. Muhalif olmak başka, bir siyasal dönüşüm projesinin taşıyıcısı olmak başka bir şey.

Buradaki mesele olayların değerini küçümsemek değil, onları kendi gerçeklikleri içinde görebilmek. Bir voleybolcunun başarısı gerçekten büyük bir başarı olabilir; bir sanatçının tavrı gerçekten cesaret verici olabilir; bir gazetecinin yazısı önemli bir kamusal tartışma yaratabilir; bir insanın iktidara karşı çıkması gerçekten etkili olabilir. Fakat bunların her birine bizim ulaşamadığımız siyasal anlamları yüklediğimizde, kişinin yaptığı şey ile bizim ondan beklediğimiz şey birbirine karışmaya başlıyor. Kahraman üretme süreci de çoğu zaman tam bu karışıklığın içinde ortaya çıkıyor.

Kahramanlaştırmadan değersizleştirmeye

Beklenti karşılanmadığında ise aynı mekanizmanın diğer yüzü ortaya çıkıyor. Dün büyüttüğümüz insanı bugün küçültmeye başlayabiliyoruz; dün cesaretin sembolü yaptığımız kişi, bugün “aslında öyle değilmiş” denilerek değersizleştirilebiliyor. Oysa çoğu zaman değişen kişi değil, bizim ona yüklediğimiz anlam oluyor. Kahramanlaştırmakla sonradan acımasızca reddetmek bu nedenle birbirine uzak davranışlar değil: Birinde insanı olduğundan daha büyük, diğerinde olduğundan daha küçük görüyoruz. Her iki durumda da onu kendi gerçekliği içinde görmekte zorlanıyoruz.

Bu durum yalnızca karşımızdaki insana zarar vermiyor; kendi yenilgi duygumuzu da yeniden üretiyor. Çünkü kendi gücümüzü kurmak yerine bir süreliğine başka birinin gücüne tutunmuş oluyoruz. O kişi beklediğimiz şeyi yapmadığında yalnızca ona duyduğumuz güven sarsılmıyor, onun üzerinden kurduğumuz umut da dağılıyor. Ardından yeni bir isim, yeni bir yüz, yeni bir cesaret arıyoruz. Kahramanın adı değişiyor ama ona yüklenen işlev aynı kalıyor.

Bence meselenin psikolojik tarafı kadar politik tarafı da burada. Kendi sözümüzün etkili olduğuna inanmadığımızda yüksek sesle konuşan birini büyütüyor; örgütlenemediğimizde bir kişinin etrafında toplanıyor, ortak bir irade oluşturamadığımızda tek bir insanın iradesini bütünün yerine koyuyoruz. Böylece siyasal değişim, insanların birlikte hareket etmesinden çok belirli kişilerin ortaya çıkmasına bağlanıyor. Kişi merkezde büyüdükçe ortak güç düşüncesi geri çekiliyor ve yeni bir kahramana duyulan ihtiyaç yeniden ortaya çıkıyor.

Neden bir kahramana ihtiyaç duyuyoruz?

Bu döngüyü yalnızca “yanlış kişiyi kahraman yaptık” diyerek açıklamak bana eksik geliyor. Daha zor soru “Neden bir kahramana ihtiyaç duyduk?” sorusu. Neden kendi sözümüze güvenmedik, neden birlikte hareket edemedik, neden örgütlenemedik, neden ortak bir irade oluşturamadık ve neden kendi gücümüzü başka birinin cesaretinden devşirmeye çalıştık? Bu soruların kolay cevapları yok. Fakat bizi yeniden özne olmaya çağıran tarafları da tam burada.

Ben de bu mekanizmanın tamamen dışında olduğumu düşünmüyorum. Zaman zaman birinin söylediği bir sözün ya da aldığı bir tavrın anlamını büyüttüğümü fark ediyorum. Böyle zamanlarda mesele o kişiyi küçültmek değil, kendime dönüp “Ben bu insanda gerçekten ne gördüm ve ona ne yükledim?” diye sormak oluyor. Bazen beni etkileyen şey gerçekten onun yaptığı şey, bazen de kendi ihtiyacımı onun davranışına yansıtmam oluyor. Bu ayrımı görebilmek, başkasını değerlendirmekten önce kendi payımızı anlamamızı sağlıyor.

Elbette bir insanın cesaretinden etkilenebilir, bir sözünü değerli bulabilir, bir sanatçının işinden, bir gazetecinin yazısından, bir sporcunun başarısından veya bir insanın iktidara karşı çıkmasından güç alabiliriz. Bunların hiçbirinde başlı başına bir sorun yok. Sorun, bir noktadan sonra bunların bizim yerimize yapılmasını beklediğimizde başlıyor. Bir insanın bizim için anlamlı olması başka bir şey; bizim yerimize siyasal özne olması başka.

Üstelik kahramanlaştırma, kahraman yaptığımız kişiye karşı da haksızlık içeriyor. Onun kendi hayatını, sınırlarını, çelişkilerini ve tercihlerini görmezden gelip onu bizim ihtiyacımızın taşıyıcısına dönüştürüyoruz. Böylece onun söylediklerine yalnızca kendi anlamını değil, söylemesini istediğimiz anlamı da yüklüyoruz. Sonra da kendi yarattığımız beklentiye uymadığı için onu suçluyoruz.

Belki de kahraman üretmenin en büyük yanılgısı burada. Bir başkasını büyüttüğümüzde kendimizi de büyütmüş olduğumuzu sanıyoruz; oysa bazen kendi gücümüzü başka birinin gücüyle telafi ederken kendimize olan güvenimizi biraz daha dışarıya taşıyoruz. Böylece yapabileceğimiz şeyleri düşünmek yerine bir başkasının ne yapacağını beklemeye başlıyoruz.

Sorumluluğu yeniden kendi ellerimize almak

Bu yüzden “Neden yanlış kişiyi kahraman yaptık?” sorusundan önce “Neden bir kahramana ihtiyaç duyduk?” diye sormak gerekiyor. Birinin çıkmasını, konuşmasını, itiraz etmesini beklemek; neden konuşamadığımızı, neden yan yana gelemediğimizi ve neden ortak bir güç oluşturamadığımızı düşünmekten daha kolay geliyor. Kahraman bir süreliğine bütün bu soruların üzerini örtebiliyor ve bize yeniden “Bir şey yapılabilir” duygusunu verebiliyor.

Fakat bu duyguyu kendi gücümüze dönüştürmediğimiz sürece aynı boşluk geri geliyor. Bu kez yeni bir isim buluyor, ona yeni anlamlar yüklüyor ve yine kendi taşıyabileceğimizden daha büyük bir rol veriyoruz. Böylece yenilgi duygusunu aşmak için başladığımız arayış, farkında olmadan o duygunun yeniden üretilmesine hizmet edebiliyor.

Belki de yenilgi duygusunu aşmanın yolu burada başlıyor: yeni bir kahraman aramak yerine neden sürekli bir kahramana ihtiyaç duyduğumuzu anlamakta. Bir başkasının cesaretinden etkilenmek, onun sözünü önemsemek ya da başarısından umutlanmak mümkün; fakat bunların hiçbiri kendi sözümüzün, kendi cesaretimizin ve kendi sorumluluğumuzun yerine geçmemeli.

Çünkü hiçbir insan, bizim taşıyamadığımız bütün siyasal anlamı taşıyamaz. Bir insanın cesareti bir tartışmayı büyütebilir, görünmeyeni görünür hâle getirebilir, başka birine cesaret verebilir. Fakat toplumsal ve siyasal değişimin bütün yükünü olağanüstü kişilerin ortaya çıkmasına bırakmak, birlikte hareket etme ve ortak bir irade oluşturma meselesini ikinci plana itebilir. Kendimizi değişimin öznesi olarak göremediğimiz sürece kahramanların değişmesi, çoğu zaman yalnızca beklentilerimizin değişmesi anlamına gelir.

Belki de “Bizi kim kurtaracak?” sorusundan “Biz ne yapacağız?” sorusuna geçmek gerekiyor. Çünkü yeni bir kahraman bulmak kolay; zor olan, neden sürekli bir kahramana ihtiyaç duyduğumuzu görmek. Daha da zoru, kendi gücümüzden neden uzaklaştığımızı kabul etmek ve sorumluluğu yeniden kendi ellerimize almaya çalışmak.

Belki de kahraman üretmek, yalnızca bir başkasını büyütmenin yolu değildir. Bazen kendimizi küçültmenin de bir biçimidir. Yenilgi duygusunu gerçekten aşmak ise yeni bir kahraman üretmekten çok, kahramana neden ihtiyaç duyduğumuzu anlayıp kendi gücümüzü yeniden hatırlamakla mümkün olabilir.

Laiklik ve popülizm

Kahramanlaştırma nasıl başlıyor?

Uzun süren siyasal hayal kırıklıkları, insanların kendi sözlerine ve birlikte hareket etme güçlerine duydukları güveni aşındırabiliyor. Görünür bir kişinin cesareti umut verirken, o kişiye kendi yapamadıklarımızı gerçekleştirme görevi yüklemeye başlayabiliyoruz.

Beklentiler karşılanmadığında ne oluyor?

Bir kişinin davranışıyla ona yüklenen temsil görevi arasındaki mesafe büyüdükçe hayal kırıklığı ortaya çıkabiliyor. Daha önce kahramanlaştırılan kişinin değersizleştirilmesi, ona bağlanan umudun dağılmasına ve yeni bir kahraman arayışına yol açabiliyor.

Yenilgi duygusunu aşmak için ne gerekiyor?

Yazı, kahramana neden ihtiyaç duyduğumuzu sorgulamaya çağırıyor. Başkasının cesaretinden alınan umudun kendi sözümüze, sorumluluğumuza ve ortak iradeye dönüşmesi, değişimin öznesi olabilmenin temel meselesi olarak öne çıkıyor.

Mumun sözleri: Bir şiirin yüzyılı aşan hafızası

Barışın gerçek sınavı: Tribün, tarla ve sokak

 

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →