Kültürel Miras Yapıları Nasıl Korumalı?

Ayasofya… Roma imparatoru I. Konstantin döneminde yapımına başlanan ve II. Konstantius döneminde tamamlanan tarihin önemli bir kültürel mirası… Pek çok sanat tarihçisi, mimar ve tarihçi tarafından da dünyanın en özel yapılarından biri olarak görülüyor.

Binlerce yılı devirmiş önemli bir eser olarak göze çarpan Ayasofya, tarih boyunca çeşitli inanç merkezlerinin mabedi oldu ve cumhuriyet döneminde 1930-1935 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmalarının ardından müze olarak kullanılmaya devam etti.

1991 yılında Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde Ayasofya Müzesi’nin bir bölümü cami olarak ibadete açılmış ve ardından, 24 Temmuz 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı cuma namazının ardından törenle cami olarak kullanılmaya başlanmıştı.

6. yüzyıla kadar giden bir geçmişe sahip olan Kariye ise bakanlar Kurulu’nun 29 Ağustos 1945 tarihinde aldığı karar ile müzeye çevrilmişti. 1 Ağustos 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden cami olan Kariye ibadete açıldı.

Ayasofya ve Kariye örnekleri üzerinden yapıların nasıl kullanılması gerektiğine dair çeşitli tartışmalar yürütüldü ve bu tartışmalar bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Elbette, tartışmalar çeşitli soruları beraberinde getiriyor:

Bu tarz tarihi yapılar nasıl kullanılmalı? Yapılar hem cami hem müze olarak kullanıldığında zarar görüyor mu? Yapılan restorasyon çalışmaları ne durumda?

Konuyu Sanat Tarihi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şerif Yaşar, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Osman Erden ve emekli akademisyen Dr. Yalçın Mergen ile konuştuk.

“POLİTİK KAZANIMLAR İÇİN YAPILMIŞ HAMLELER”

Sanat Tarihi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şerif Yaşar’a Ayasofya ve Kariye müzelerinin cami yapılmasından yaşanan çeşitli tartışmaları nasıl değerlendirdiğini sorduk. Yaşar şunları söyledi: “Şöyle bir gerçek var ki tarihte imparatorlukların, krallıkların ve dini kurumların güçlü olduğu dönemlerde (Papalık, Halifelik gibi) her fetih sonrası müslümanlar kiliseleri camiye, Hristiyanlar ise camileri kiliseye dönüştürmüşlerdir. Fakat geldiğimiz noktada bahsi geçen dönem ve kurumların çok uzağında bir bilinç dünyası dönemindeyiz. Yaşadığımız çağda yaşananlar maalesef tarih, siyaset ve sanat tarihi disiplinlerinin asla tahmin edemediği ve konumlandıramadığı olaylar. Bu devirde yüzlerce yıl önceki dünya düzeni anlayışını yeniden canlandırmak nereden bakarsanız bakın asla bir mantık ve gerçeklik zeminine oturtamayacağımız durumlar. Atatürk dönemi ve hemen sonrası dönemde müzeye dönüştürülen dünya kültür mirasının önemli iki mimari yapısının cami statüsüne dönüştürülmesi tamamen politik kazanımlar için yapılmış hamleler ve bunu esasında bir sanat tarihçisi olarak doğru bulmadığımı söylemek isterim.”

“AYASOFYA VE KARİYE DAHA İYİ KORUNMALI”

Bir tarihsel ve kültürel miras olan bu tarz ibadethanelerin nasıl korunması ve kullanılması gerektiğine dair sorumuza Ayasofya örneği üzerinden yanıt veren Yaşar şunları söyledi: “Mevzu bahis yapılardan Ayasofya neredeyse 1.500 yıllık ve müze iken ‘Ayasofya Müzesi Bilim Kurulu’’ (Danışma Görevi gören bir kuruldu, son sözü her zaman bakanlık verirdi), yapının bir an önce büyük bir güçlendirme restorasyonu görmesi gerektiğini açıklamış ve bu restorasyon yapılana kadar Ayasofya’ya aynı anda en fazla 25 kişilik küçük grupların ziyaretine uygun bir sistemi tavsiye etmişlerdi. Çünkü ayasofya o kadar eski ki aynı anda yüzlerce insanın alıp verdiği nefesin neminden bile etkilenip bu durumun yapının daha hızlı çürümesine sebep verdiğini bildiren bir karar metni imzalamışlardı. Fakat görüyoruz ki durum tam tersi. Ayasofya aşırı bir ziyaretçi akınıyla karşı karşıya. Ayrıca zaten kubbedeki çatlaklar derinleşmeye başladı. Benim gözlemlerime dayanarak söylemem gerekir ki Ayasofya ‘Büyük Restorasyona’ başlamazsa beklenen İstanbul depreminde büyük zarar görebilir ya da en fazla 20 yıla kadar dayanabilir ve kubbesinin çökme ihtimali çok yüksektir. Bu durumun yaşanması bizim tüm dünyaya mahcup ve rezil olmamıza sebep olur. Dünyanın en önemli kültürel miraslarından birinin bir an önce ziyaretçi sayısı kısıtlanmalı ve güçlendirme restorasyonu başlatılmalıdır. Kariye’de ise dünyanın en önemli mozaik ve freskleri daha güçlü koruma altına alınarak ömürleri uzatılmalıdır.”

“RESTORASYON SKANDALLARIYLA ANILIYORUZ”

Dünyadaki örneklerin nasıl olduğunu sorduğumuzda ise durumun Türkiye’den çok daha iyi olduğunu belirten Yaşar, “İtalya’daki Colesium’un veya Mısır Piramitleri’nin bizden çok daha güçlü bir koruma bilinciyle ve güçlü restorasyon projeleriyle ömürleri uzatılmaktadır. Maalesef biz ise her gün basına yansıyan yeni bir restorasyon skandalıyla gündeme gelen bir ülke hâline geldik. Bu konuda çok daha ciddi bir restorasyon politikası geliştirilmeli ve denetimler caydırıcı ve yapıcı bir seyir izlemelidir.” dedi.

“RİSK ORANI ÇOK YÜKSEK”

Bu tür yapıların hem ibadethane hem de müze olarak ikili kullanım sırasında zarar gördüğünü belirten Yavuz, “Çünkü dediğimiz gibi bu eskilikte yapıların bu ziyaretçi kapasiteleri risk oranını çok yükseğe çekiyor. Hem camiye gelen sirkülasyon hem de müzeye gelen sirkülasyon sınırın fazlasıyla aşılmasına sebep oluyor. Başta da söylediğimiz gibi bu tarihi yapılar bu kalabalıkları kaldırabilecek mimari güce sahip değiller. Bunu bu yapıların bilim kurulları zamanında bizzat bakanlığa iletip uyardılar. Fakat maalesef yıllardır bir karşılığı yok bu yakarışların. Umarım yetkililer daha fazla görmezden gelmeyip bir an önce önlem-restorasyon ve güçlendirmeleri ile ziyaret politikasını gerçekçi bir seviyeye getirirler.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

“KARARLAR KARŞI BİR TAVRIN GÖSTERGESİ”

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Osman Erden ise Ayasofya ve Kariye’nin müzeye dönüştürülmesinin cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin bir yansıması olduğunu belirterek şunlar söyledi: “Ayasofya’nın 1930’larda Kariye’nin 1940’larda müzeye dönüştürülmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisinin bir yansımasıydı. Cumhuriyetin üzerinde kurulduğu coğrafyanın geçmişindeki bütün uygarlıkları sahiplenmesi, tarih boyunca onların yarattığı kültürel zenginliği kucaklamasının en sembolik örnekleriydi bu kararlar. 1933’te kurulan Sümerbank, 1935’te faaliyete geçen Etibank’a verilen isimlerde, başkent Ankara’nın sembolü olarak seçilen Hitit Güneşi’nde, keza cumhuriyetin ilk kurulan üniversitesi olan Ankara Üniversitesi’nin ambleminde, aynı üniversitede kurulan bölümlerde de aynı tavrı görüyoruz. Dolayısıyla söz konusu müzelerin cami olarak ibadete açılması ayrım yapmaksızın bu topraklardaki bütün medeniyetlerin sahiplenilmesine yönelik tavra karşı bir tutum anlamına geliyor. Üstelik Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasına meşru bir zemin oluşturmak adına öne sürülen kılıç hakkı, Fatih’in vakfiyesinin bir unsuru olduğuna dair gerekçeler Kariye için söz konusu değil. Kariye İstanbul’un fethinden çok sonra, 1511’de II. Bayezid tarafından camiye dönüştürülmüştür. Kariye’nin cami işlevine dönüştürülmesinin anlamı yok, zira etrafında bulunan onlarca caminin ortasında 700-800 metrekarelik alanı ile ibadet için çok küçük bir mekan. Kariye’nin cami olarak ibadete açılmasının ardında kamuoyuna açıklanmayan bir neden olabilir. Bunu önümüzdeki dönemde göreceğiz.”

“AYASOFYA VE KARİYE İKİ ÖNEMLİ ÖRNEK”

Emekli akademisyen Dr. Yalçın Mergen’e Ayasofya ve Kariye müzelerinin cami oluşunu nasıl değerlendirdiğini sorduk. Ayasofya ve Kariye’nin Bizans mimarisinin birer başyapıtı olduğunu belirten Mergen, “Başlarken öncelikle sağlamlaştırma, koruma uzmanı olmadığımı belirtmeliyim. Bununla beraber sorunuzun içeriğinde yer alan her iki yapı, Bizans mimarisinin birer başyapıtı olarak değerlendirilmektedir. Ben ve benim gibi Bizans mimarisi uzmanlarının titizlikle üzerinde durduğu, Anadolu’nun kültür mirasının önemli iki örneğidir. Sadece Anadolu için değil ama aynı zamanda dünya kültür mirası açısından da önemli iki anıttır. Ayasofya kilisesi 1983 yılında Türkiye’nin taraf olduğu UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme çerçevesinde ve 1985 yılında Dünya Mirası Listesine dâhil edildi. Her iki yapı da kültür ve uygarlık tarihinin başlı başına birer katmanıdır. Buna jeolojiden ödünç alınarak arkeoloji terminolojisinde stratigrafi deniyor ve doğru tarihsel yorumlamanın yolunu açabiliyor. Ayasofya ve Kariye hem Anadolu Hristiyanlık hem Bizans hem de Osmanlı kültür ve uygarlığının katmanları arasında yer alıyor ve kendi içlerinde de katmanlaşıyorlar. Yani, her iki yapı da müzeden önce kilise, sonra cami, ardından müze ve tekrar cami olarak işlev kazandırılmış yapılardır. Bundan dolayı kültür ve sanat tarihçisi gözüyle Ayasofya ve Kariye’nin yeniden cami olarak işlevinin değişmesi, gene kültür tarihinin devamlılığı ve katmanlaşması çerçevesinde değerlendirilmesi gereken olgulardır. Demek istediğim, modern çağlar, tarihsel stratigrafiden muaf değildir. Bilim ve dolayısıyla bilimin gerektirdiği nesnel yaklaşım konuya bu şekilde yaklaşmayı zorunlu kılıyor. Bu duruma ek olarak 2013 tarihli ICOMOS (1)  Türkiye Mimari Mirası Koruma Bildirgesi, IV.3.2. numaralı “Müdahale Yaklaşımları” başlığı altında yer alan Yeniden kullanım – Yeni işleve uyarlama şu şekilde açıklanmaktadır: 

Kültür varlığının özgün işlevi dışında başka bir işlev için kullanılması yönünde alınan kararın gerektirdiği müdahalelerin, restorasyon/koruma projesi kapsamında uygulanmasıdır. Bu yeniden kullanım sürecinde yapılar kabul edilebilir bir yaşam standardına yükseltilirken, özgünlüğü, bütünlüğü ve anlamı saygı görmelidir.’ (2)

Her iki yapının işlev değişikliği nedeniyle bu evrensel kavramlar ve ilkeleri ihlal eden uygulamalara maruz kalıp kalmadığını, müze özelliklerini yitirip yitirmediklerini değerlendirmek gerekir ki; Ayasofya Kilisesi / Camii’nde işlev değişikliği sonrasında yaptığım iki ziyarette koruma ve sergileme açısından makul olmayan bir uygulama ile karşılaşmadım. Chora Kilisesi / Kariye Camii’nin ise restorasyon çalışmaları 6 Mayıs itibariyle sonlandığından henüz yapıyı göremedim. Bu nedenle de fikir beyan etmem şu an mümkün değil.” dedi.

“TARTIŞMALAR İDEOLOJİK”

Bu konudaki eleştiri ve tartışmaların duygusal, siyasi ve ayrıca ideolojk nedenlerle ortaya çıkıp genişlediğini belirten Mergen, “Sadece Türkiye çerçevesinde değil ancak dünya çapında da verilen tepkiler ki buna UNESCO da dâhil ‘kimin kültürü’ (3)  bakış açısından besleniyor. Yapıların yeniden cami olarak işlev kazanmasının ardında da benzer bir durum yani duygusal, siyasi ve ideolojik bir tutum olduğu aşikâr. Osmanlı kültüründe yer alan ‘fetih’ ve / veya ‘selâtin’ camii geleneği bu yaklaşımın beslendiği kaynaktır ve hem tarihsel bir gönderme hem de tıpkı tarihsel gönderme yapılan öznenin yani Fatih Sultan Mehmed’in tavrında olduğu gibi dünyaya meydan okumayı içermektedir (4). Bu dönüşüm hikâyesi yaşam biçimlerine müdahaleyi de sembolleştirdiği için az önce dile getirdiğim düşüncelerim de ideolojik sebeplerden kaynaklı duygusal tepkilere maruz kalacak.”

“SORUN İKİLİ KULLANIMDA DEĞİL”

Yapıların ikili kullanım sırasında zarar görüp görmediğini sorduğumuzda ise yapılarda sit alanlarındaki suni yani insan müdahalesi neticesinde ortaya çıkan tahribatın iki nedenle gerçekleştiğini belirten Mergen, “İlki konsolidasyon (sağlamlaştırma) ve restorasyonun bilimsel bir alandan ziyade inşaat sektörünün bir kolu zannedilmesi; ikincisi ise kültür tüketicisinin kültür varlığına yaklaşımındaki entelektüel nakisa. Lafı dolandırmadan söyleyecek olursak toplumsal olarak bu konuda hassasiyet ve nezaket sağlayacak donanıma sahip değiliz. Hayatımın tamamını arkeolojik kazılarda geçirdiğim için bunu yakından müşahede etme imkânım oldu.  Özellikle de Akdeniz bölgesindeki turistik sit alanlarında bu zaafı daha net görebiliyorsunuz. Phaselis, Olympos, Patara’da kentin içinden geçip kentin farkında olmayan bu isimleri plaj isimi addeden öyle çok insan var ki… Bu kişilerin Ayasofya’da veya Kariye’ye ziyarete gittiklerini düşünün! Buna bir de batıl itikadı ekleyince sonuç, kapısı kemirilmiş bir yapı oluyor doğal olarak.

Lafı uzattım, söylemek istediğim eğer ikili kullanımın hasar verdiği düşünülüyorsa tüm sit alanları ziyarete kapatılmak zorunda. Bir örnek belki daha açıklayıcı olur. Aya İrini kilisesi yıllardır konser salonu olarak kullanılır. Efes, Aspendos tiyatroları yüksek desibelli elektrik ve elektronik konserlere ve dans gösterilerine ev sahipliği yapar. Efes Celcius kitaplığı açık hava kokteyllerine, yemeklere tahsis edilir. Bunların hepsi ikili kullanım. Konsere kimse itiraz etmiyor ya da bilinçli çok küçük bir azınlığın dışında hoş karşılanıyor. Oysa yüksek desibelin titreşimlerinin yapı mekaniğine nasıl zarar verdiği ortadadır. Sorun ikili kullanıma açılması değil kullananların kullandıkları mekânlar hakkında farkındalık sağlayacak donanıma sahip olmamasıdır. İnsanları cahil olarak yaftalayıp buralara almamak da faşizmdir. Çözüm sadece tahribatı engellemeye yönelik fiziki tedbirler almakta değil, aynı zamanda aileden başlayarak eğitimin her basamağında gündelik yaşam estetiğini mümkün kılacak ve doğru biçimde kültür tüketimini sağlayacak şekilde bireyleri donatmaktır. Yani uzun lafın kısası, sorun ikili kullanımda değil ikili kullananda.” dedi.

Bu tarz yapıların nasıl kullanılması gerektiğini sorduğumuzda belirli evrensel ilkelerin olduğunu işaret eden Mergen, “Bunlar 1965 yılından itibaren uluslararası camiada ICOMOS tarafından belirlenmiştir. Bunlar bilim ve teknolojinin değişmesi ve gelişmesi ile dönüşebilecek ilkeler ve kurallar. Okuyucularınızın ICOMOS Türkiye sayfasını ziyaret ederek bu ilke ve kurallar hakkında daha detaylı bilgi alması mümkün. Ayrıca sadece bu kuruluş değil Eski Eserler Müzeler Genel Müdürlüğü ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu da bu konuda fikir edinmek açısından faydalı olabilir. Bunlara ek olarak benim düşüncem ise ayakta kalabilmiş ve günümüze ulaşabilmiş mekânların doğru ve ilkeli koruma, sağlamlaştırma ve onarım müdahaleleri ile dönüştürülüp tarihsel geri planına, özgün işlevine ve saygınlığına uygun, yaşayan mekânlar olarak toplumsal hayata katılması doğrultusunda. Örneğin, İzmir Gazi Kadınlar sokağındaki “sıra tipi” levanten evlerine yapılan şey büyük bir haksızlık ve kültürel işkencedir. Toplumsal hafızanın ayakta kalabilmesi ve zaman algısı olan, tarih bilincine sahip bir toplum yaratılabilmesi, İstanbul İnci Pastahanesi, İzmir sokakları, Savur mahalleleri gibi gündelik yaşantının aktığı ama kaybolan mekânlarla da bütünleşik. Yani hatıralarımızla…” diyerek sözlerni sonlandırdı. 

—-

(1): International Council on Monuments and Sites (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi

(2): https://www.icomos.org.tr/Dosyalar/ICOMOSTR_en0605852001542305046.pdf

(3): Harvard Üniversitesi Sanat Tarihi ve Mimarlık bölümünün sitesinde yer alan Whose Culture? (Kimin Kültürü?) başlıklı yazı dünya kamuoyunun bakışını özetliyor (https://projects.iq.harvard.edu/whoseculture/chora-church).

(4): “Ayasofya’nın hukuki statüsü ve kullanımına ilişkin tüm hususlar, 1453 yılından itibaren Türkiye’nin iç meselesidir. Yabancı devletlerin Ayasofya’ya yönelik her türlü müdahale teşebbüsü, Türkiye’nin egemenlik haklarına saygısızlık dışında anlam ifade etmemektedir” (https://www.ayasofyacamii.gov.tr/tr/uluslararasi-hukuk#:~:text).

Kent Ütopyası Bize Ne Anlatıyor?

Kentlerin Öteki Belleği – I

Yaşam Hakkı İçin Dayanıklı Kentler