Demokratik Bir İstisna Olarak 1921 Teşkilat-ı Esasiyesi

Anayasaların Tarihinden – IV

Demokratik Bir İstisna Olarak 1921 Teşkilat-ı Esasiyesi

23 Temmuz 1908’de İttihatçı / İTC-Taşnak ittifakının bir oldubittiyle II. Abdülhamid’e Meşrutiyet’i ikinci kez ilan ettirmesinin ardından, İTC başlangıçtaki taahhütlerinin aksine II. Abdülhamid’i halletmekten vazgeçip, perde arkasından ülkeyi yönetmeye ve adım adım köşe başlarını tutmaya karar verdiği için, radikal kararları alması zaman almıştı. Böylece 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’nin 3, 6, 7, 10, 12, 27, 28, 29, 30, 35, 36, 38, 43, 44, 53, 54, 76, 77, 80, 113 ve 118. maddelerinin değiştirilip 119. madde yerine üç yeni madde konması 1909 yılında gerçekleşti. Tek tek yapılan düzenlemeleri aktarmak, girişin boyutlarını zorlar; bu yüzden genel bir değerlendirme ile yetineceğim. Bülent Tanör gibi anayasacıların yapılan değişikliklerin radikalliğinden dolayı “1909 Anayasası” diye adlandırdığı bu metinde yapılan değişikliklerden amaç, Sultan’ın yetkilerinin azaltılması ve (her ne kadar ilerleyen tarihte kastedilenin asker-sivil bürokratların iradesi olduğu anlaşılacaksa da) “halkın iradesinin” gerçekleştirilmesiydi. 

Bunu sağlamak için kanun tekliflerinin hazırlanmasında Ayan Meclisi ve Mebusan Meclisi’nin, padişahtan izin alma koşulu terk edilmiş, padişahın mutlak veto yetkisi, “geciktirici ve zorlaştırıcı veto yetkisi”ne dönüşmüştü. Padişahın hükümet ile meclis arasındaki herhangi bir uyuşmazlıkta meclisi feshedebilme yetkisi zorlaştırılmıştı. Nihayet yürütme üzerinde padişahın yetkisi kısıtlanmıştı. Ayrıca bakanların sorumluluğunun da artık padişaha karşı değil Mebusan Meclisi’ne karşı olduğu kabul edilmişti.

İTC 1912’den 1916’ya kadar, siyasi açıdan sıkıştığı her dönemde anayasa değişikliği önerisinde bulunmuş, kimini de meclise kabul ettirmişti. Dolayısıyla ilk metinden oldukça uzaklaşmış olsa da 1876 tarihli Kanun-ı Esasi, Cihan Harbi yıllarında da hatta biraz önce anlatacağım üzere 1921’e değil 1924’e kadar yürürlükte kaldı. Ancak ülkede anayasanın uygulanmasının mümkün olmadığı siyasi bir kriz, dahası işgal ve ona karşı direniş durumu vardı.

KONGRE HÜKÜMETLERİ

Bu kaotik dönemde Ahıska Hükümet-i Muvakkatası, Aras Türk Hükümeti, Kars İslam Şurası, I. ve II. Kars Kongresi, I. ve II. Ardahan Kongresi, Cenubi Kafkas Hükümeti, Oltu Şura Hükümeti, Oltu İslam Terakki Fırkası; batıda ise Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi adlı oluşumlar; İzmir’in 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlılar tarafından işgalinden sonra batıda Birinci ve İkinci Balıkesir Kongresi, Nazilli Kongresi ile doğuda Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi oluşumların kararları ve beyannameleri ülkedeki “anayasal boşluğu” doldurmaya çalışıyordu. 

Ayrıca Anadolu’da ve İstanbul’da 1917 Bolşevik Devrimi’nin ve Almanya’daki Spartakist hareketin etkisiyle bir dizi sosyalist, komünist örgütlenme ortaya çıkmıştı. Bunlardan en önemlisi İstanbul’da Şefik Hüsnü ve Ethem Nejat’ın başını çektiği, bilimsel sosyalizmi ideoloji olarak kabul eden ve Marksist-Leninist düşünceleri kitlelere yaymayı amaçlayan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası idi. Kemalist hareketin İtilaf Güçleri’ni ülkeden çıkarmak için Sovyet Rusya’nın askeri ve mali yardımına muhtaç olduğunun iyice ortaya çıktığı 1920 yılında komünizme sempati zirveye çıkmıştı. Damar Arıkoğlu “Hatırlarım” adlı eserinde şöyle özetliyor durumu: 

“Bazı mebus arkadaşların komünizmin ilan edilmemesinden dolayı canı sıkılıyordu. Daha ne bekliyoruz? Niçin komünizmi ilan edip halkımıza yeni bir ruh, yeni bir heyecan aşılamıyoruz? Hangi mal, servet kaldı ki korkalım? O günlerde komünizmin işareti sayılan kırmızı renk moda olmuştu, bilerek veya bilmeyerek bu rengi kalpaklarında taşıyanlar çoktu. Kravatları kırmızı olanlar da yok değildi.” 

YEŞİL ORDU VE HALK ZÜMRESİ

23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da TBMM’nin toplanmasıyla başlayan yeni dönemin ilk anayasal metni, 13 Eylül 1920’de hazırlanan ve 18 Eylül 1920 günü Mustafa Kemal’in Meclis’e sunduğu Halkçılık Programı üzerine yürütülen uzun ve ateşli tartışmalardan sonra ortaya çıkan “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” (Kuruluş Kanunu) idi. Kanun, 23 asıl madde ve “gayeye ulaşıncaya kadar Meclis’in sürekli toplantı hâlinde” olmasına dair geçici maddeyle birlikte yaklaşık bir sayfalık bir metinden oluşuyordu.

Halkçılık Programı daha önce Meclis’te yayımlanan Halk Zümresi Siyasi Programı’ndan esinlenmişti. Halk Zümresi, bir yandan yukarıda andığım sol akımlardan etkilenen Tokat Mebusu Dr. Nazım gibi vekillerin, bir yandan Yunus Nadi, Adnan Adıvar ve Hakkı Behiç gibi Mustafa Kemal’in yakın çevresinden kişilerin, bir yandan Rusya’daki Sultan Galiev’den etkilenen Şeyh Safvet Efendi gibi İslamcı solcu vekillerin, bir yandan kendilerine yeni düzende yer arayan eski İttihatçı unsurların oluşturduğu Yeşil Ordu adlı cemiyetin TBMM içindeki koluydu. Cemiyetin Eskişehir’deki kolu Çerkes Ethem’in kontrolüne geçmişti. Bu kol “Yeni Dünya” adlı bir de dergi çıkarıyordu. Ankara’daki Sovyet Rusya temsilcisi Şerif Manatov’un başını çektiği bir grup da Hafi [Gizli] Türkiye Komünist Partisi adıyla faaliyet yürütmeye başlamıştı. 10 Eylül 1920’de Bakü’de Mustafa Suphi ve Ethem Nejat tarafından Türkiye Komünist Partisi de kurulunca Sovyet Rusya ile ilişkileri bozmadan komünist hareketlerin önünü kesmenin yollarını arayan Mustafa Kemal’in bulduğu yöntem Kasım 1920’de Resmi Komünist Partisi’ni kurmak oldu. Ankara’nın oyunu boşa çıkarmak için Türkiye Komünist Partisi, Halk Zümresi ve Yeşil Ordu içindeki unsurlar, Aralık ayında Dr. Nazım’ın liderliğinde Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası adıyla birleşti.

Nazım Bey aynı zamanda TBMM’deki Halk Zümresi’nin de liderliğini yapıyordu. Farklı ideolojik eğilimleri bünyesinde toplamasına rağmen Zümre’nin hazırladığı 28 maddelik bu programda hilafet ve saltanatla ilgili tek bir sözcük yer almıyordu. Birinci maddesinde, Zümre’nin halkı kayıtsız şartsız egemen kılmak üzere kurulduğu belirtilmiş, Meclis yerine “Şura” sözcüğü kullanılmış, Şura’nın livalardan (vilayetlerden) 18 yaşını doldurmuş (kadın-erkek) kişilerin genel oyuyla (yani tek dereceli seçimle) 2 yılda bir seçileceği belirtilmişti. Dolayısıyla metin gayet devrimciydi.

Mete Tunçay, “Mustafa Kemal Paşa, Halk Zümresi’nin İttihatçı bir grup olarak meclise egemen olmasından çekinerek, Zümre’nin başlıca görüşlerini hükümete mal etmiştir” görüşünü ileri sürer. Gerçekten de 18 Eylül’de Meclis’e sunulan “Halkçılık Programı”nın temel maddeleri ile “Halk Zümresi Siyasi Programı”ndaki maddeler aynı doğrultudadır. Ancak Meclis’e hükümetin programı olarak sunulan “Halkçılık Programı”nda Hilafet ve Saltanat makamının geleceğine ilişkin maddeler de yer almaktadır, yani bu açıdan daha “gerici”dir. 

“MESLEKİ TEMSİL” Mİ “ŞÛRADAN ŞÛRAYA TEMSİL” Mİ?

Özel komisyon çalışmalarını, 21 Ekim 1920’de tamamlayıp hazırladığı beyanname ve kanun tasarısını 18 Kasım 1920’de Meclis’e sundu. Özel komisyonun raportörü olan Burdur mebusu İsmail Suphi (Soysallıoğlu) Bey bu kanun tasarısını sunarken oldukça uzun ve tarihi bir konuşma yaptı.

Meclisteki görüşmelerde Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun (sadeleştirilmiş dille) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim şekli halkın kararını bizzat ve bilfiil idare etmesine dayanmaktadır.” diyen 1. maddesi ile “Yürütme gücü ve kanun çıkarma yetkisi milletin tek ve hakiki temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde gerçekleşir ve toplanır.” diyen 2. maddesi ve “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti ‘Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ unvanını taşır.” diyen 3. maddesi tartışma yapılmadan kabul edildi. (Sadece 3. maddedeki “Türkiye Halk Hükümeti” ibaresi “Türkiye Devleti”ne dönüştürülmüştü.)

Halk Zümresi’nin halkın yönetime gerçek anlamda katılması için tek yol olarak gördüğü “mesleki temsil” sistemini öneren 4. madde ise, yoğun tartışmalara yol açtı. Mesleki temsil kavramı, 19. yüzyılın sonlarında Çarlık Rusyası’nda küçük köylülüğün kurtuluşunu hedefleyen Narodnik (Halka doğru) hareketiyle, Fransız sosyalizminin bir türevi olan Solidarizmi (Dayanışmacılık) birleştiren İTC’nin ideoloğu Ziya Gökalp’in ortaya attığı kavramlardan biriydi. Solidarizme göre “hukukça birbirine eşit olmayı kabul eden bütün sınıflar halk olarak” tanımlanırdı. Ancak Gökalp’e göre “sınıf” yoktu, “meslek” vardı. “Mesleki temsil” sayesinde mecliste her kesimden (sınıftan) insanın temsil edilebileceğini düşünenlerin başında İzmir Mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) geliyordu. Bu görüşe en büyük muhalefet ise Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey ve Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) tarafından yapılmıştı. Hilmi Bey’e göre daha doğru bir temsil şekli, en küçük birimden başlayarak aşağıdan yukarıya, her birimin kendi arasından seçeceği “şuraların” bir üst seviyedeki şuraları belirlediği (kısaca ”şûradan şûraya seçim”) sistemiydi. Sonunda madde şu şekli aldı: “Büyük Millet Meclisi, Vilâyetler halkınca seçilen üyelerden oluşur.”

Benzer şiddetteki tartışmalar 5. ve 9. Maddeler için de yapıldı. Hüseyin Avni Bey 7. maddede meclisin neleri yapabileceğinin tek tek sayılması usulünün meclisin yetkilerini sınırlandırdığını ileri sürerek şunları söyledi: 

“Oysaki, Büyük Millet Meclisi kayıtsız ve şartsız memleket mukadderatına el koymuştur. Bunu yerine getirmek için de vekiller tâyin eder ki; bu vekillerin görevleri sınırlandırılabilir. Fakat Büyük Millet Meclisi’nin görevi sınırlandırılamaz. Aksi hâlde, meclisten kısılan yetkiler hükümete kalmış olur. Fakat kendi yetkimizi tespite lüzum yoktur. Zaten kayıtsız ve şartsız egemen olan biziz.”

Bu görüşün ağır basması üzerine Mustafa Kemal, “Sanırım ki, milletin gerçek vekillerinden kurulu olan Yüksek Meclis’imiz, artık bu yetkileri bir kişiye bırakmak istemiyor. Kendi kullanmak ve tamamen kendi üzerine almak istiyor. Bunu açıklamak gerekir.” deyince Hüseyin Avni Bey de Mustafa Kemal’e cevap niteliğinde şu konuşmayı yaptı: 

“Mustafa Kemal Paşa buyurdular ki, 1. madde zaten isteneni sağlamıştır, yalnız padişah haklarından meclisçe kullanılacak olanları burada açıklıyoruz. O hâlde bunu tamamlayalım, padişaha ait olup da meclisçe okunmak istenen hakların hepsini burada gösterelim. İdam kararlarını onaylama, rütbe yükseltilmesi, madalya verilmesi, Heyet-i Vekile üyelerinin seçilmesi ve düşürülmesi gibi daha böyle pek çok haklar vardır. Hepsi bu maddede gösterilmelidir. Bu hususta evvelce verilmiş önergeler komisyona gönderilmiştir. Bu madde de komisyona gitmeli, tamamlandıktan sonra gelmelidir.”

Hüseyin Avni Bey’in padişaha ait tüm yetkilerin meclise verilmesini isteyen bu konuşmasını Mahmut Goloğlu şu şekilde yorumlar: 

“Bu konuşmaların gerçek anlamı, padişahın artık devlet yönetiminden uzaklaştırılması demekti. Oysaki, günün şartları henüz açıktan açığa böyle bir yola girmeye elverişli değildi. Kayıtsız ve şartsız millet egemenliğine dayanarak padişahın bütün haklarını millete vermek gerekli idi ama yüzyılların gelenekleri, alışkanlıkları ile henüz padişahına ve halifesine sahip çıkmak için halk topluluğunu da ürkütmemek, tedirgin etmemek gerekirdi. Bunun içindir ki, Mustafa Kemal Paşa konuşmasında padişah ve halife kelimelerini söylememeye dikkat etmiş ‘Bu hakların kime ait olduğunu bilirsiniz.’ demekle yetinmiştir. Tekrar söz alarak bu konuda açıkça konuşmanın doğru olmadığını anlattı, ‘Bendeniz diyorum ki, bugün bunları açıkça söylemek doğru değildir. Biz prensip olarak halifelik ve padişahlık makamlarını kabul ediyoruz. Bunu kabul ettikten sonra, şeriatın ve tabiatın gereği olan bazı hakları ve yetkileri onlara vereceğiz. Bugün konuştuklarımız, onlara vermeyeceklerimizdir. Vermek istemediklerimizi söz konusu ediyoruz. Fakat vereceğimiz ve vermek istediğimiz şeylerden söz etmenin zamanı değildir.’ dedi.” 

Sonunda 7. madde ve onun tamamlayıcısı olan 8. madde değişiklik önergeleri de dikkate alınarak son şeklini aldı ve kabul edildi. BMM Başkanını (ki aynı zamanda Vekiller Heyeti’nin de doğal başkanıydı) Meclis adına imza koymaya ve Vekiller Heyeti’nin kararını onaylamaya yetkili kılan 9. madde de ufak bir değişiklikle kabul edildi.

ANAYASANIN MUHTARİYETLE İLGİLİ MADDELERİ

Yazıya “demokratik bir istisna” başlığı koymama neden olan bölüm “İdare” başlığını taşıyan 10. madde ve sonraki maddelerdi. 10. maddede (sadeleştirilmiş dille) “Türkiye coğrafi vaziyet ve ekonomik ilişkiler açısından vilayetlere, vilayetler kazalara bölünmüş olup, kazalar da nahiyelerden oluşur.” derken, “Vilayetler” başlığı altındaki 11. maddede “Vilâyet, yerel düzlemde, manevi şahsiyet ve muhtariyet (özerklik) taşır. Dış ve iç siyaset, dini, adli ve askeri alanlar; uluslararası ekonomik ilişkiler ve hükümetin genel teklifi ve menfaatleri ile birden fazla vilayeti kapsayan durumlar hariç, Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak kanunlar uyarınca Vakıflar, Medreseler, Eğitim, Sağlık, İktisat, Ziraat, Bayındırlık ve Sosyal yardımlaşma/Dayanışma işlerinin düzenlenmesi ve yönetimi vilayet şûralarının (meclislerinin) yetkisi dâhilindedir.” diyordu.

12. madde “Vilayet şuraları vilâyetler halkınca seçilen üyelerden oluşur. Vilayet şuralarının toplanma dönemi iki senedir. Seçim süresi senede iki aydır.” derken 13. madde vilayet şurasının işleyişini düzenliyor, 14. madde ise “muhtariyetle ipin ucunu kaçırmamak” için olsa gerek TBMM Hükümeti’nin temsilcisi olarak valinin “devletin umumi menfaatlerine aykırı durumlarda” yerel yönetime müdahale etmesine kapı açıyordu.

“Kaza” başlığı altındaki 15. maddede “kaza” tanımı yapılıyor, “Nahiye” başlığı altındaki 16.-21. maddelerde ise halka en yakın idari birim olarak ‘nahiye’nin muhtariyeti (özerkliği) belirtiliyor, nahiye şurasının halk tarafından seçileceği ve bu şuranın ‘idari, iktisadi ve mali’ yetkilere sahip olduğu belirtiliyordu.

22 ve 23. maddelerde, yine bir “emniyet supabı” olarak vilayetlerin ekonomik ve sosyal ilişkiler itibariyle birleştirilerek, “Umumi Müfettişlik” yönetimleri oluşturulacağı ve bunların vilayetlerdeki ortak işlerdeki ahengi düzenleme görevi olduğu belirtiliyordu.

Kanunun sonundaki “Madde-i Münferide’ (“Ayrı Madde”) ise “bu meclisin” kesin olarak amaca varılıncaya, yani barış yapılıncaya kadar süreceğini kayıt altına alıyordu. 

İKİ ANAYASALI DÖNEM BAŞLIYOR

20 Ocak 1921 günü, anayasal teamüllere göre üçte iki çoğunluk ve açık oyla değil; salt çoğunluk ve işaret oyuyla kabul edilen kanun metninde 1876 tarihli Kanun-i Esasî’yi ortadan kaldırdığına dair hiçbir ifade olmadığı için aynı anda iki anayasanın birden yürürlükte olduğu garip bir durum ortaya çıkmıştı. 

Adından da anlaşıldığı kadarıyla “anayasa” olmaktan çok, bir “teşkilat kanunu” olan 1921 Anayasası’nı 1876 tarihli Anayasa’dan ayıran en önemli husus 1. maddede tanımlanan “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.” ilkesiydi. Ancak halkın kaderini “bizzat ve bilfiil” idare etmesi için gerekli olan genel ve tek dereceli seçim hakkı olmaması; referandum hakkı ve halkın kanun teklifi vermesi gibi uygulamaların kabul edilmemesi yüzünden bu “anayasa” kâğıt üzerinde kalacaktı. 

Bu anayasanın ilginç bir yanı, vatandaşlık tanımına özel yer vermemesiydi. Bu da 1876 tarihli Kanun-i Esasî’nin “tebaa” anlayışının zımnen devam ettiğini düşündürüyordu.

Bu anayasanın bir diğer önemli yanı, 3. maddede “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti unvanını taşır.” denerek Osmanlı Devleti’nden farklı bir devlet kurulduğunu ima etmesiydi. Maddenin tamamı, “kuvvetler birliği” ilkesinin en katı uygulamalarından biri olan Meclis Hükümeti sistemini ilan ediyordu. Bu da yetmezmiş gibi 9. Madde ile hem TBMM’nin, hem hükümetin başı olan Mustafa Kemal’e, 5 Ağustos 1921 tarihli Başkomutanlık Kanunu ile ordunun komutası da verilince, daha sonra Kars Mebusu ve Matbuat Müdürü Ahmet (Ağaoğlu) Bey’in dediği gibi, 1921 Anayasası Meclis’e, dolayısıyla da Mustafa Kemal’e “diktatörlük hukuku” vermişti. 

1921 ANAYASASI İDEAL BİR METİN Mİ?

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in mecliste, orduda ve toplumda bir dizi odakla uğraşmak zorunda olduğu için kendisini nispeten zayıf gördüğü bir dönemde kabul ettiği bir metindi. Ancak elbette ortaya çıkan metin dönemin ruhunu da yansıtıyordu. Doğuda ve batıda kısa süreli de olsa egemen olan “Yerel kongre iktidarları”nı; Milli Mücadele’yi finanse eden Sovyet Rusya’yı, Bolşevik fikirlerden etkilenen Halk Zümresi’ni ve İngilizlerle Kemalistler arasında kafası karışmış olan Kürtleri farklı nedenlerle etkilemeyi amaçlayan “şuracılık/muhtariyet” fikirleri anayasanın neredeyse yarısını şekillendirmişti. Söz konusu maddelerde etnik temele dayalı bir özerklikten söz edilmediği hâlde ileriki yıllarda (ve bugün) bazı Kürt çevreleri tarafından “Anayasa ile Kürtlere özerklik verildiği” şeklinde yorumlanacaktı. Mustafa Kemal’in çeşitli tarihlerde özerklikle ilgili açık veya üstü kapalı ifadeleri düşünüldüğünde, bu kanının bir temeli vardı. 

Ancak Mustafa Kemal, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun TBMM’de kabul edilmesinden sadece sekiz gün sonra Milli Mücadele’ye katkı yapmak amacıyla Bakü’den Ankara’ya gelirken bir “Ankara komplosu” ile yolları Trabzon’a çevrilerek 28/29 Ocak 1921 gecesi Sürmene açıklarında boğdurulan Türkiye Komünist Fırkası (TKF/TKP) lideri Mustafa Suphi ve 14 (veya daha fazla) arkadaşının hesabının sorulmasını engellemekle kalmamış, kendi kurdurdukları da dâhil komünist partileri “tehlikeli” ilan ederek; Halk Zümresi’nin lideri Tokat Mebusu Dr. Nazım Bey’i “ajanlık”la, Yeşil Ordu’nun askeri gücünü oluşturmasından endişe ettiği Çerkes Ethem’i “hainlik”le, İkinci Grup altında toplanan muhalif milletvekillerini “gericilik”, “hilafetçilik”, “saltanatçılık”la, 1921 baharında anayasanın muhtariyetle ilgili maddelerini bizzat hayata geçirmek için Ankara’yı sıkıştırmayı amaçlayan Kızılbaş Koçgirilileri “isyancılık”la suçlamış, Şafii Kürtleri ise Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Görüşmeleri’nde, Ermenilerle birlikte bağımsızlık peşinde koşmasınlar diye, aşiret reislerine gönderdiği mektuplarla oyalamayı başarmıştı. Özetle, 1921 Teşkilat-ı Esasiyesi’nin neredeyse hiçbir maddesini uygulamadan, Nisan 1924’e kadar rafta bekletmişti. 

Bu açıdan bakınca, dönemin özgül şartlarıyla Mustafa Kemal’in pragmatik zekasının sonucu olarak ortaya çıkan bu metnin kısacık da olsa “demokratik bir istisna” olarak tarih yazımında ayrıksı bir yer edinmesinin nedeninin Cumhuriyet tarihi boyunca bu metnin ruhuna yaklaşan bir başka anayasa yazılamaması olduğunu söylemek mümkün. 

Özet Kaynakça: Bülent Tanör, Türkiye’de Kongre İktidarları, 1918-1920, YKB Yayınları, 2016, agy., Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY Yayınları, 1998, Murat Sevinç ve Dinçer Demirkent, Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası, 1921 Anayasası ve Tutanakları, İletişim Yayınları, 2017, Dinçer Demirkent, Bir Devlet İki Cumhuriyet, Ayrıntı Yayınları, 2017, Ergun Özbudun, 1921 Anayasası, Atatürk Araştırma Merkezi, 2008, Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, Sevinç Matbaası, 1967, Ahmet Demirel, Tek Partinin Yükselişi, İletişim Yayınları, 2021, Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet 1920, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1970, a.g.y., Cumhuriyete Doğru (1921-1922), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1971.

HAFTAYA: “TÜRK” ULUS DEVLETİNİN KURUCU BELGESİ: 1924 ANAYASASI

 

18. Yüzyılda Anayasa Rüzgârı Yeni Dünya’dan mı, Eski Dünya’dan mı Esti?

Osmanlı’da Anayasa Fikri Nasıl Ortaya Çıktı?