₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

ABD – Rusya rekabetinin üç cephesi: Ukrayna, Suriye ve Venezuela’da neler oluyor?                                                                 

Soğuk Savaş sonrası ABD ve Rusya arasındaki rekabet, geleneksel iki kutuplu konjonktürden çok daha karmaşık bir çok kutuplu dünya düzenine evrilen küresel siyasetin parçası haline geldi. Ukrayna, Suriye, Venezuela’daki gerilimler, Washington-Moskova ilişkisinin rafine bir yansıması olabilir fakat artık olgu, sadece bu iki aktörün rekabetine indirgenemeyecek bir düzeyde. 

Bu dosya, Ukrayna, Suriye ve Venezuela’yı yalnızca ABD–Rusya rekabetinin cepheleri olarak değil; çok kutuplu dünya düzeninin sınandığı test alanları olarak ele alıyor. Trump dönemi ABD dış politikası ise bu yeni gerçekliğe uyum sağlamak adına normatif iddialardan bilinçli biçimde geri çekiliyor.

Çok kutupluluğun yükselişi

Münih Güvenlik Raporu’na göre ABD merkezli tek kutuplu düzen, artık son demlerinde. Bu, ABD-Çin rekabetini, Avrupa’ınn konumunu ve Küresel Güney’de yükselen aktörlerin rolünün önemini ortaya çıkarıyor. Sonuç olarak ABD, artık tek başına liberal düzeni otomatik biçimde sürdürme kapasitesine sahip değil. Çin, Hindistan, Rusya gibi alternatif siyasi-ekonomik modeller ise bölgesel liderliği hedeflemekte. Dolayısıyla çok kutuplu hiyerarşi söz konusu. 

bu eğilim ise, sovyetler sonrası sistemin sabit dengeler yerine dinamik adaptasyon süreçleriyle şekillendiğini göz önüne seriyor. 

“First America”

Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin küreselden ziyade ulusal çıkar odaklı ve bölgesel öncelikli liderliğini yansıtıyor. Avrupa’ya oldukça eleştirel yaklaşan Trump, özellikle Batı Avrupa’nın Ukrayna’ya desteğini sorguluyor. Bununla birlikte Batı Yarımkürenin güvenliğine odaklanmayı teklif edip Rusya’yı ana tehdit unsurlarında birinci sıraya koyma işine bir ara vermeye karar vermiş görünüyor. 

Trump yönetimi, klasik Atlantik savunma ittifakına şüpheci yaklaştığı bu dönemle, kendi çıkarları öncelikli olacak şekilde ikincil ittifaklar yaratmak eğiliminde. Bu yeni yaklaşımı, özellikle Avrupa ile ABD arasındaki gerginliği daha da körükleyen, küresel dengeleri yeniden tanımlayacak bir strateji olabilir. 

ABD’nin Venezuela’ya baskı kampanyasının hedefinde petrol gelir kaynağına doğrudan etki söz konusu. Sadece siyasi değil; ekonomik çökertme kampanyası olarak okunabilen Trump’ın baskı kampanyası ilk etapta uyuşturucu, narkoterörizm gibi daha yüzeysel gerekçelerle başlamıştı, şimdi ise Venezuela’nın en kritik gelir kaynağı olan petrol ihracatını hedef alan ekonomik bir savaşa dönüştürülmek üzere. Bu durum, Maduro’yu maddi olarak oldukça yıkıma sürükleyebilecek bir strateji. 

Trump’ın kullandığı “blockade” (abluka) terimini uluslararası hukukta incelediğimizde, sıradan bir yaptırım uygulamasından çok daha güçlü bir askeri ve deniz hukuku anlamı taşıdığını görüyoruz. Uluslararası hukukta abluka, savaş veya çatışma durumunda kullanılan bir savaş eylemi. ABD’nin açıkça “abluka” beyanında bulunması bir askeri baskıdır. Sonuç olarak Trump yönetiminin sadece ekonomik yaptırımlar değil; uluslararası hukuk çerçevesinde de agresif bir baskı aracı kullandığını görüyoruz. 

Trump, Venezuela’nın ABD’ye ait kaynakları ivedilikle iade etmesini talep ediyor. bu açıklamalar, petrol hedeflerinin ötesinde bir “ekonomik geri talep” niteliğinde.
Venezuela’nın geçmişte uluslararası alanda Amerikan petrol şirketlerinden el koyduğu varlıkları ortaya atan Trump, bunların iadesini talep ediyor. Bu talep, sadece yaptırım değil, varlık mücadelesi ve ekonomik tazminat talepleri olarak okunuyor. Yani Trump, Maduro’yu zorlamakla kalmayıp ABD’nin ekonomik çıkarlarını yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. 

Ukrayna: Savaşın diplomasiye dönüş çabaları

Ukrayna sahası, ABD-Rusya rekabetinin askeri boyutundan ziyade çok kutuplu sistemde kriz yönetiminin sınandığı bir alan haline gelmiş durumda.
Zelenski ile Trump’ın gergin iletişimi, bir süre önce medyada yerini bulmuştu. En başından beri ABD-Rusya çatışması olarak indirgenmeyen bu durum, Trump tarafından bir nevi sorumluluğu alınan barış planları, taraflar arası müzakerelere yeniden odaklanıldığı algısını yarattı. ABD diplomatları ile Rusya-Ukrayna temsilcileri görüşmelerde ilerleme kaydettiklerini bildirdi. Moskova tarafından mevcut kontrolde stabilitenin sağlanmak istenmesi ise, diplomasi sürecini en çok zorlayan durumlardan birisi. 

Çok kutuplu güç hegemonyasına baktığımızda ise ABD’nin müttefikleri ve rakipleriyle diplomasi odaklı yaklaşım izlemesi, askeri mücadeleye bağlı kalmaması oyunun yeniden kurgulandığının bir göstergesi durumunda. 

Suriye: Bölgesel aktörler

2025 itibariyle yaşanan savaşlar Suriye’yi yalnızca savaş sahası olmaktan çıkarmış, jeopolitik pazarlıkların yapıldığı bir kara haline getirmiş durumda. ABD askerleri, IŞİD hedeflerine yönelik hava saldırı operasyonlarıyla bölgesel istikrarı kendi çıkarına göre yeniden şekillendirme amacını gütmekte.

Diplomatik normalleşme çabaları; Şam rejimine uygulanan yaptırımların kaldırılması ve ekonomik yeniden yapılanma ile sağlanması planlanmakta. Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı ise Suriye’nin jeopolitik pazarlığın koz merkezi olduğunun bir göstergesi. 

Suriye’yi incelediğimizde, ABD’nin Rusya ile diyalog kanalları açtığı fakat Rusya’nın Suriye’yi sadece bir savaş sahası olarak görmeyip stratejik müzakereleri açık bir alan olarak konumladığını görebiliriz. Zira Suriye olayı, Trump dönemi ABD dış politikasının normatif hedeflerden stratejik gerçekliğe yönelişinin en açık göstergelerinden biri.

ABD, Suriye’ye yönelik yaptırımları daha önce kaldırmıştı. Fakat bunu hangi söylemle yaptığı, Suriye’nin gündemdeki yerini oldukça vurguluyor. ABD, dış politikada yapılanlardan çok yapılmayanların anlamlı olduğu durumlardan birini Suriye’ye yaşatıyor.
Geçmişte benzer adımları “demokratik geçiş süreci”, “insan haklarında ilerleme”, “meşru ve kapsayıcı bir yönetim”, “hesap verilebilirlik ve hukukun üstünlüğü” söylemlerinin ABD tarafından kullanılıp Suriye tarafından bilinçli biçimde kullanılmaması, Washington’un rejiminin niteliğini ikinci plana ittiğini göstermekte. Normatif dış politika söyleminden bilinçli bir geri çekilme söz konusu. 

ABD’nin mevcut yaklaşımından “Suriye’de demokratik ve Batı’ya yakın bir rejim ihtimali artık gerçekçi değil, dolayısıyla asıl mesele, yönetilebilir ve öngörülebilir bir düzen kurmak.” mantığını çıkarabiliiriz. Bu durum, Suriye’yi artık rejim dönüşümü hedefleyen bir ülkeden ziyade, risk yönetimi yapılması gereken bir alan olarak görüldüğünü göstermekte. Zira ABD için öncelikli olan durumlar da bu süreçte: IŞİD’in yeniden güç kazanma ihtimalini sarsmak, İran etkisinin kontrol altında tutulması, bölgesel istikrarsızlığın çevre ülkelere yayılmaması şeklinde. Hiçbirinin doğrudan demokrasi ile ilgili olmadığını vurgulamak isterim. 

Trump, genel dış politik çizgisiyle uyumlu bir şekilde ABD’nin dünyayı dönüştüren aktör rolünden uzaklaşıp onun zarar görmesini engelleyen aktör rolüne evrilmesini amaçlıyor. Suriye ise bu dönüşümün adet bir laboratuvarı. Bu durum, Rusya için açık bir sinyal. Zira ABD, Moskova’nın sahadaki varlığını tamamen reddetmese de Suriye’nin geleceğinin sadece Rusya tarafından belirlenmesine izin vermek istemiyor.  

Bu yaklaşım, 2011 sonrası “Esad gitmeli” çizgisinden adeta bir kopuş niteliğinde. Liberal müdahaleciliğin de fiilen terk edilmek üzere olduğunu gösteriyor. İnsan hakları söyleminin ise araçsallaştırıldığı bu diplomasi alanında artık bırakılması anlamını göstermekte. Sonuç olarak ABD, “normatif hedefler ile stratejik gerçeklik arasındaki uçurumun” artık kapatılmadığını derin bir paradigma değişimi edasında kabul ettiğini gösteriyor.

Venezuela: Monroe Doktrini’nin yeni güç rekabeti 

Venezuela, ABD–Rusya rekabetinin askeri değil; enerji, hukuk ve ekonomik baskı araçları üzerinden yürütüldüğü çok kutuplu güç mücadelesinin bir başka test alanı.

Venezuela, ABD-Rusya ikilisinin dolaylı olarak karşı karşıya geldiği bir bölge. Washington, Monroe Doktrini’ni yeniden somutlaştırmaya çalışarak bir yandan Maduro yönetimine de rejim değişikliği yönünde baskı yapıyor. trump yönetimi, bu doktrini oldukça sert şekilde uygulamaya koyuyor. Latin Amerika’yı kendi nüfuz bölgesi olarak tanımlayan Trump, petrol ticaretine yönelik ambargolar ve bölge üzerindeki jeopolitik kontrol iddialarını da güçlendirmekte. 

Bir yandan Venezuela’nın müttefikleri olan Rusya ve Çin’in Venezuela ile ekonomik ve teknik iş birlikleri kurması, ABD tarafından Latin Amerika’da kıta dışı aktörlerin büyüyen etkisi olarak algılanmakta. Bu durum, Monroe anlayışını zorlayan bir uluslararası dinamik olarak yorumlanıyor. 

21. yüzyılın iki kutuplu hegemon düzeninin çok aktörlü güç mücadelesine evrilmek üzere süregelen mücadelesinde Çin, rusya, Avrupa ve Küresel Güney ülkeleri çeşitli aksiyonlar almakta: Çin, yalnızca ekonomik olarak kalmayıp siyasi ve askeri bir rakip olarak da küresel sahneye ağırlığını koyarken; Rusya’nın, Ukrayna sonrası yeni ittifak ilişkileri ve Avrasya nüfuzuyla farklı aktörlerle etkileşime girdiğini söyleyebiliriz. Avrupa ise, ABD’nin sttratejik dönüşümü karşısında kendi savunma ve diplomasi politikalarını yeniden değerlendirme baskısı altında görünüyor. Diğer bir yandan Küresel Güney ülkeleri hem ekonomik hem güvenlik alanında alternatif aktörlere yönelmiş durumda. 

Ukrayna, Suriye ve Venezuela olayları, ABD–Rusya rekabetinin artık tek başına küresel düzeni açıklamaya yetmediğini gösteriyor. Bu alanlar, çok kutuplu dünya düzeninde büyük güçlerin askeri zaferden çok kriz yönetimi, ekonomik baskı ve diplomatik denge arayışlarıyla hareket ettiği test sahalarına dönüşmüş durumda. Trump dönemi ABD dış politikası ise bu yeni gerçekliğe, normatif hedeflerden geri çekilerek ve daha dar, çıkar odaklı bir strateji benimseyerek yanıt veriyor.

Trump’ın yeni güvenlik doktrini Avrupa’yı sarstı: ‘Yurtsever partiler’ çağrısı ve kopuş ihtimali

Karayiplerde savaş oyunu: Trump Venezuela’yı mı vuracak?

Ateşle oynamak: Trump yönetimi Venezuela’ya doğrudan savaşa yürüyor

Etiketler: ABD Rusya rekabeti, çok kutupluluk, Münih Güvenlik Raporu, Trump 2025 ulusal güvenlik stratejisi, Ukrayna müzakereleri, Suriye yaptırımları, Venezuela petrol yaptırımı, deniz ablukası, jeopolitik kriz yönetimi, küresel güç dengesi