₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Senin bedenin, benim gözlerim, hakimin ahlakı

Manifest, 6 genç kadının dans ve şarkı performanslarıyla kazanarak oluşturduğu bir kadın müzik grubudur. Küçükçiftlik Park’ta 6 Eylül 2025 tarihinde yaş sınırlı sergilenen sahne performansları ardından grup hakkında “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” suçlarından soruşturma başlatıldığı kamuoyuna bildirildi. Açıklamada, grubun konserdeki dans ve gösterilerinde “edep, iffet, ar ve haya duyguları, edep törelerine saldırı niteliği taşıyan” hareketlerde bulunduğu iddia edildi.

Savcılık bu hareketlerin çocukları ve gençleri olumsuz etkilediğini söyledi. 

AYDEED olarak bilinen Ayça Dalaklı’ya ve Manifest grup üyelerine ayrı ayrı 3 ay 22 gün hapis cezası verildi. Hükmün açıklanması geri bırakıldı. Ayrıca yurtdışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol kararı da kaldırıldı. 

7 genç kadının sahne performansının müstehcen niteliğinde görülerek hapis cezasına çarptırılması,   bizlere suç ve ceza uygulamalarını tekrar sorgulattı. Hapis cezası ile sonuçlanan “müstehcen hareketler”, kanunda yer alan açıklaması konusunda akıllarda soru işareti bıraktı. 

Müstehcenlik, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 226’da farklı fiil biçimleri ile tanımlanıp (üretme, yayma, çocukların kullanılması, şiddet/insan dışı ögeler içeren içerikler vb.) için farklı cezalar öngörülmüştür. Ancak kanunda “müstehcen” sözcüğüne ilişkin net, tekil ve nesnel bir tanım yoktur; bu nedenle sınırların belirlenmesinde mahkemeler (Yargıtay, Anayasa Mahkemesi) ve uluslararası içtihat (AİHM) ile akademik tartışmalar belirleyicidir. Dolayısıyla sınırlar, toplumsal normlar çerçevesine uygun şekilde belirlenmekte diyebiliriz. Fakat unutulmamalıdır ki toplumsal genel ahlak ve yargısal takdir, göreli ve sübjektiftir. 

Türk Ceza Kanunu’na baktığımızda 5237 sayılı TCK, TBMM’de 2004’te kabul edildi, yürürlüğe girişi ise 1 Haziran 2005. Dolayısıyla müstehcenlik, modern TCK’ya göre düzenlenmiş olup günümüzde uygulanmaktadır. 

Bu durumda aklımızda canlanan ifade/basın/sanat özgürlüğü için ise, “Basın hürdür, sansür edilemez” açıklaması yapılsa da Anayasa md.13 uyarınca sınırlamalar “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” kriterlerine uygun olmalıdır. Aksi halde AYM tarafından ifade ya da sanat özgürlüğünün ihlal edilmesi şeklinde yargılanır. 

Manifest grubunun aldığı yurt dışı yasağı cezasının ardından hapis cezasına çarptırılması, sosyal medyada iki farklı görüşe yol açtı. Kamuoyunun bir kısmı, sahne kıyafetleri ve dans figürlerinin “sanat” amacıyla yapıldığını; toplumda huzursuzluğa yol açacak bir durum olmadığını düşünmekte. Bazı yorumlar ise kadınların sahne kostüm ve tavırlarına gösterilen tepki ve yatırımların erkekler için geçerli olmadığını, ayrımcı bir yaklaşımın sergilendiğini belirtirken; diğer bir görüş ise kadınların sahne performanslarının eril bir metalaştırmayla erkekler tarafından erkekler için kurgulandığını vurguluyor.

Yargı süreci boyunca Manifest üyelerinden bir açıklama gelmedi, sürecin devam etmesi sebebiyle konuşmak istemediklerini ifade ettiler. 

Aynı sebeple yayından kaldırılan bir diğer sanat içeriği ise “Jasmine” dizisi idi. RTÜK’ün dizi içeriğine yönelik başlattığı inceleme ile. “Genel ahlak, aile yapısı ve toplumsal değerlere aykırılık” iddialarıyla Jasmine, dijital yayından tamamen kaldırılmış oldu.

Türkiye’de yargı sistemi nereye evriliyor?

Türkiye’de yargı sistemi, yalnızca bireysel davalar üzerinden değil, hukukun işleyiş mantığındaki dönüşüm üzerinden de tartışmalara yol açıyor. Özellikle ceza hukukunun uygulanma biçimi, normatif hukuk anlayışından uzaklaşılarak ahlaki ve toplumsal normlara dayalı bir düzenleme aracına dönüştüğüne işaret etmekte. 

Son dönemde “toplumsal hassasiyet”, “genel ahlak” gibi kavramların yargı kararlarında belirleyici olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla hukuk, nesnel normlardan sübjektif değer yargılarına doğru kaydığı bir izlenim yaratıyor. 

Bu durum, suçun tanımının fiilden çok toplumsal algıya bağlanmasına yol açıyor. Aynı fiilin farklı bağlamlarda, farklı mahkemelerce farklı değerlendirilmesi, hukukun eşitlik ilkelerini zedelemekte. 

Manifest olayında, “müstehcenlik”, “hayasızca hareketler”, “genel ahlaka aykırılık” olmak üzere belirsiz kavramlardan oluşan suç tipleri yer alıyor. Dolayısıyla ceza hukukunda sınırlı ve istisnai alanda kullanılması gereken yargısal takdir, neredeyse sınırsız hale gelmiş durumda. 

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi ve AİHM, sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun, zorunlu ve ölçülü olması gerektiğini vurgulamakta. Ancak alt derece mahkemeleri incelediğimizde, ifade ve sanat özgürlüğü alanında yerleşik içtihatlara sahip mahkemelerin bu içtihatları bağlayıcı bir norm olarak değil de çoğu zaman soyut referanslar olarak tanımladığını gözlemleyebiliriz. AYM kararlarına rağmen ihlal edilen kararlar, anayasal denetiminin fiili etkisinin zayıfladığının en belirgin kanıtıdır. Bu durumda anayasanın “üst norm” olma niteliği nesnelliğini kaybetmek üzeredir. 

Manifest’in aldığı cezanın hukuka göre toplumsal davranışları şekillendirme ve normlara uyum sağlamaya zorlama amacıyla uygulandığını görüyoruz. Halbuki ultima ratio yani son çare, ancak başka bir araçla korunamayacak hukuki değerler söz konusu olduğunda devreye girmesi gereken bir yaptırımdır.

Manifest grubunun aldığı cezanın kamuoyunda dikkat çekmesi, ultimato raito’nun ceza ile adaleti sağlamaktansa kamuoyuna sembolik bir mesaj verme işlevi üstlendiğini düşündürüyor. Bu cezalar yoluyla hangi davranışımızın, kıyafetimizin, eylemimizin kabul edilebilir ya da edilemez olduğunu anlamamız bekleniyor. Fakat günün sonunda ceza hukuku, bireyi koruyan bir mekanizma görevinden çoktan istifa etmiş, toplumu hizaya sokan bir araç üniformasını giymiş haldedir. 

Temel sorumuz, Türkiye’de yargı kararlarında hukuki normların mı yoksa toplumsal hassasiyetler ve ahlaki değerlerin mi belirleyici olduğudur. Eğer cevap normlar değilse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devleti olmaktan çıkmış, ahlak temelli bir düzene geçmeye doğru ilerlemekte denebilir. 

Peki yargının görevi ne zamandan beri toplumsal talepleri doğrudan tatmin etmekti? Bu talepler neden çocuk işçilerin ölümünde parmak izi silinmeyen eğitim bakanının yargılanmasında mahkemeye sunulmuyor? Ya da yapılan istismarlarla gündeme gelen vakıflar, kurumlar toplumun bu konudaki ahlaki talepleriyle uyuşmayan davranışlar sergilediğinde yargı birden hukuki normlar ile belirleniyor?

Müstehcenliğin göreceliliği

Sınırları en belirsiz suç kavramlarından biri olan müstehcenlik, yalnızca tanımsal değil; doğrudan hukuk devleti ilkesini ilgilendiren yapısal bir sorun. Kanuni belirlilik, ceza hukukunun temel ilkelerinden olup bir fiilin suç sayılabilmesi için açık ve net biçimde tanımlanmış olması gerekmekte. Türk Ceza Kanunu’nda tekil ve objektif olmayan bu ve bunun gibi kavramlar, bireyin hangi davranışının suç teşkil ettiğini ve hangi ölçütlere göre suç sayılacağını önceden öngörememesine yol açar. Bu da ceza hukuku açısından ciddi bir meşruiyet sorunu doğurur. 

Diğer bir yandan müstehcenliğin değerlendirilmesinde başvurulacak potansiyel ölçütler hukuksal değil, ahlaki nitelikte olacaktır. Edep, ar, haya gibi kavramlar içeriği gereği somut değildir. dolayısıyla müstehcenlik, fiilden çok fiile yüklenen anlam üzerinden yapılmaktadır. 

Bir diğer pürüz ise bu suçun evrensel ve sabit olmaması. Kanunda eksik tanımlanmış soyut kavramlar, kültürel ve dönemsel olarak değişen algıya dayanmakta. Toplumların ahlak anlayışı sabit değildir, zamanla siyasi iklimle de birlikte dönüşmesi kaçınılamaz. Şu anda kabul edilebilir sayılan bir ifade, farklı bir dönemde suç sayılabilir. Dolayısıyla evrensel ve sabit bir içeriği olmayan kavramların suç sayılması, günümüzde hukuki değil; toplumsal ve siyasi bir kavram olarak işlediğini gösterir.  

Göreceli kavramlarla özgürlük sağlanabilir mi?

Tanımı belirsiz, göreceli, sınırları değişken kavramlar üzerinden nasıl özgürlükten bahsedebiliriz? Bir fiilin suç sayılması, toplumsal rahatsızlık düzeyine veya hakimin ahlaki kanaatine bağlı ise şayet, hukuki güvenlik ortadan kalkmış demek değil midir? 

Günümüzde sahne performanslarının, dizi/film içeriklerinin göreceli kavramlar üzerinden ceza alması, hukuk devletinin değil; ahlaki düzenleme rejimi özelliğidir. Bu da ceza hukukunu, bireyi koruyan bir sistem olmaktan çıkarıp davranışları denetleyen bir araca dönüştürür. 

Suç ve ceza: Bir fiil neye göre suç sayılır?

Manifest grubunun sahne kostümleri ve dans figürleri nedeniyle “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” suçlamalarıyla hapis cezasına çarptırılması, ceza hukukunun temel sorularından birini yeniden gündeme getirmiştir. 

Ceza hukukunun temel prensiplerinden biri, suçun somut bir zarar doğurmasıdır. Manifest vakasında ise mahkeme kararlarında, sahne performanslarının kime, nasıl ve ne ölçüde zarar verdiğine dair somut bir tespit bulunmamaktadır.

Konserin yaş sınırlı olması, mekânın kontrollü bir alan olması ve izleyicilerin kendi iradeleriyle etkinliğe katılması, “zarar” iddiasını daha da tartışmalı hale getirmektedir. Buna rağmen verilen hapis cezası, gerçekleşmiş bir zarar yerine varsayılan bir etki üzerinden kurulmuştur.

Bu noktada ceza hukuku, gerçekleşmiş bir fiili değil; fiilin doğurabileceği varsayımsal sonuçları cezalandırmakta. Oysa ceza hukuku, ihtimaller değil, kanıtlanabilir olgular üzerinden işlenmelidir. 

Manifest vakası, suçun artık bir kişiye karşı değil, toplumsal normlara karşı işlendiği varsayımıyla ele alındığını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımda ceza hukuku, hak ihlallerini gidermekten ziyade, “nasıl giyinilmeli, nasıl hareket edilmeli” sorularına cevap veren bir düzenleme aracına dönüşmektedir.

Bu da şu temel soruyu kaçınılmaz kılar:
Ceza hukuku bireyleri korumak için mi vardır, yoksa toplumu belli bir ahlak anlayışı etrafında şekillendirmek için mi?

Müstehcenlik neden yalnızca kadınlar üzerinden yaptırıma sebep oluyor?

Türkiye’de “genel ahlak”, yargı pratiğinde cinsiyetli bir kavram olarak işleniyor. Kadın bedeni kamusal alanda hala temsil edilmesi, korunması gereken ve sınırlandırılması “meşru” görülen bir “obje” olarak algılanıyor. Erkek sanatçıların sahnedeki bedeni bir “ifade” iken; kadınlarınki ise “potansiyel tehdit” olarak algılanıyor. 

Erkek performansı “şov”, kadın performansı “teşhir”
Benzer kostüm, dans veya cinsellik içeren sahne performanslarında erkekler için enerji, sahne şovu, özgürlük iken kadınlar için hayasızlık, edep ihlali. Dolayısıyla aynı fiil farklı hukuki anlamlara bürünüyor. Bu, hukukun değil toplumsal cinsiyet normlarının devreye girdiğinin bir kanıtıdır. 

Müstehcenlik gibi tanımı belirsiz suçlarda hakimin kişisel kanaati belirleyici oluyor. Bu takdir alanı, erkek söz konusu olduğunda daraldığı gibi kadın söz konusu olduğunda genişliyor. Çünkü rahatsız edici olan, “kadının görünürlüğü” oluyor. Bu, kadınların ifade biçimlerinin daha kolay suç sayıldığının göstergesidir. 

Gelelim gerekçelere: Gençleri koruma, toplumu muhafaza etme.
Bu söylem, kadını özne olarak değil, denetlenmesi gereken bir nesne olarak konumluyor. Kaldı ki ekranlardaki şiddet, ensest ilişkiler, çocuk gelinler, ataerkil düzen için aynı “koruma” refleksi söz konusu olmuyor. 

Yani Manifest grubuna verilen ceza, yalnızca bir sahne performansının değil; ceza hukukunun neyi suç saydığına dair yaklaşımının da yargılandığı bir dosya haline gelmiştir. 

Muayene odasında cevapsız kalanlar: Regl ağrısı normal mi?

Yıl sonunda Bob Dylan: İnsan durumlarının eşiğini aşkın bir ikon kırıcı

Kayıp kardeşlerin izinde: “Ben, Eski Ben Değilim”le sessiz bir tarihle yüzleşmek

Etiketler: #manifest #aydeed #ifadeözgürlüğü #sanatözgürlüğü #yargı #genelahlak #kadınbedeni #sansür #rtük #jasmine