₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Kent konseyleri ve yerel demokrasi: Birlikte yönetmek mi, katılım süsü mü?

Yerel yönetimlerin en çok tekrarladığı sloganlardan biri şu: “Gelin birlikte yönetelim.”

Bu cümle yıllardır kent konseylerinin, alt meclislerin, çalıştayların ve yuvarlak masa toplantılarının meşruiyet cümlesi olarak dolaşımda. Özellikle İzmir gibi demokrasi iddiasını sıkça dillendiren bir kentte bu slogan neredeyse sorgulanamaz kabul ediliyor.

Ama artık sormak gerekiyor: Birlikte yönetmek tam olarak nerede başlıyor?

Ve daha önemlisi, nerede bitiyor?

Kent konseyleri ve onların altındaki meclisler, özellikle de engelli meclisleri, kağıt üzerinde katılımcı demokrasinin en “ilerici” araçları olarak sunuluyor. Oysa pratiğe bakıldığında tablo bambaşka. Toplantılar yapılıyor, raporlar yazılıyor, iyi niyetli öneriler sıralanıyor. Fakat karar anına gelindiğinde, bu yapıların tamamı sistemin dışına itiliyor.

Çünkü ortada açık bir gerçek var: Kent konseyleri yetkisizdir.

Yetkisiz olan her katılım biçimi ise, eninde sonunda göstermeliktir.

Engelli meclisleri bu göstermeliğin en çarpıcı örneklerinden biridir. Engelliler konuşur, ama kent onlar konuşmadan planlanır. Ulaşım projeleri çizilir, sonra “erişilebilirlik eklentisi” düşünülür. Kentsel dönüşüm kararı alınır, sonra engelliler davet edilir. Yani engellilik, sürecin kurucu unsuru değil; sonradan hatırlanan bir detay olarak ele alınır.

Bu bir ihmal değil, bir tercihtir.

Bir başka yapısal sorun da temsiliyet meselesidir. Kent konseyleri ve meclisleri çoğu zaman aynı isimler, aynı dernekler ve aynı çevreler etrafında dönüp durur. Belediyeyle çatışmayan, eleştirisini yumuşatan, sınırını bilen yapılar sistem içinde tutulur. Gerçekten rahatsız eden, hak temelli ve ısrarcı olan sesler ise ya davet edilmez ya da bürokratik süreçlerle etkisizleştirilir.

Bu durumda ortaya çıkan şey katılım değil, seçici bir katılımcılıktır.

Yani yönetenin işine gelenin konuşabildiği, işine gelmeyenin susturulduğu bir düzen.
Engellilik alanında bu durum daha da yakıcıdır. Çünkü burada konuşulan şey soyut bir hak değil, gündelik hayatın kendisidir. Erişilebilirlik sağlanmadığında insanlar evlerinden çıkamaz. Ulaşım planları engellileri dışladığında, kent fiilen yasaklanır. Buna rağmen engelli meclisleri hâlâ “görüş bildiren” ama yönetime dokunamayan yapılar olarak tutulmaktadır.

Bu noktada “birlikte yönetmek” söylemi, katılım çağrısı olmaktan çıkıp bir meşrulaştırma aracına dönüşmektedir. Belediyeler bu yapılar sayesinde “danıştık”, “katılımcıydık”, “paydaşlarla görüştük” deme imkânı bulur. Ama karar değişmez, bütçe değişmez, öncelikler değişmez.

Bu katılım değil, yük devridir.

Sorumluluğu paylaşmadan, eleştiriyi emerek rahatlama hâlidir.

Eğer gerçekten birlikte yönetmek isteniyorsa, bunun ölçütü nettir. Engelli meclisleri ve kent konseyleri:

Bütçe süreçlerinde söz sahibi olmalı
Planlama ve ulaşım kararlarında bağlayıcı etki yaratmalı
Temsiliyeti belediye onayına değil, tabanın iradesine dayanmalı
Bunlar yoksa geriye kalan şey süslü sloganlardır.
İzmir’in demokrasi iddiası, kaç toplantı yapıldığıyla değil; kimin karar aldığıyla ölçülür. Bugün kent konseyleri ve engelli meclisleri, birlikte yönetmenin değil, yönetime alkış tutmanın araçları gibi durmaktadır.

O yüzden soru artık daha açık sorulmalıdır:

Biz birlikte mi yönetiyoruz, yoksa katılıyormuş gibi yaparak bu düzeni mi sürdürüyoruz?

Siyasal Modernleşme ve Kent Hakkı

Engellilerin Sesini Duymayan Kent Üzerine: Mustafa Ün’le Söyleşi

 

Gündelik Hayat ve Kent Hakkı

Etiketler: yerel yönetimler, katılımcı demokrasi, kent konseyleri, engelli meclisleri, erişilebilirlik, kent hakkı, İzmir, planlama, ulaşım politikaları, bütçe katılımı